Sıradan, siyah taş tavanın hemen altında havada asılı kaldıktan sonra tekrar avucuma düştü. Son bir saattir yaptığım gibi, yadigarla ne yapacağımı düşünürken taşı bir kez daha havaya fırlattım.
Bu sırada yan tarafta Regis’in kuyruğunun ritmik vuruşlarını duyabiliyordum. Neredeyse ben odaya geçtiğimden beri yatağımın kenarında oturmuş, ödül maması bekleyen aç bir köpek gibi gözlerini taştan ayırmıyordu. Manzaradaki tek eksik, dilinin dışarı sarkıp ağzından salyalar akmasıydı.
Asuralar tarafından zor zamanlarımda bana hizmet etmesi için bahşedilen, kitlesel yıkım gücüne sahip, bilinçli bir silah… Tabii, kesin öyledir.
Regis’in bilinçaltımdan bana ulaşan yalvarışlarına rağmen, ciddi bir suratla, “Bunu sana vermiyorum,” dedim.
“Hadi ama! Tükettiğin tüm eterin belli bir yüzdesini bana vereceğine söz vermiştin,” diye feryat etti.
“Bu yadigardan eter çekip çekmeyeceğime henüz karar vermedim.”
“Neden çekmeyesin ki? Bu Agrona’nın bile yapamadığı bir şey; yoksa muhtemelen işe yaramaz yadigar parçalarını bile istiflerdi,” diye çıkıştı şaşkınlıkla.
Yataktan doğrulup siyah taşı havada yakalarken, “İşe yaramaz olsun ya da olmasın, bu hala bir yadigar,” diye üsteledim.
Küp şeklindeki bu yadigara verdiğim isimle, kilit taşı üzerindeki ilerlemem yavaş olsa da içinde barındırdığı bilginin ne kadar güçlü olduğu her geçen gün daha net anlaşılıyordu.
“Eğer bir şekilde bu yadigara da sızabilirsem, belki yeni bir tanrı rünü hakkında fikir edinebilirim,” diye devam ettim. “Ya da belki bu şey aslında bir silahtır, ya da bir tür alet.”
Regis kulaklarını hayal kırıklığıyla indirdi. “Tanrı bilir ne kadar zamandır yadigarlarla uğraşan Agrona bile bunu çözemediyse, sen nasıl yapmayı bekliyorsun?”
“Çözene kadar kendi doğamdan gelen avantajları kullanırım herhalde?” diyerek omuz silktim. “Çekirdeğimi geliştirmek için içindeki eteri tüketmek beni de cezbediyor ama geri dönüşü olmayan bir şey yapmak istemiyorum.”
Regis gözlerini öfkeyle kısarak, “O zamana kadar ne yapacaksın peki? O ihtiyar gibi bir bastonun ucuna mı takacaksın?” diye laf soktu.
Dişlerimi göstererek gülümsedim. “Belki de bir sopanın ucuna bağlar, seni şehirde sürerken gözünün önünde sallarım.”
“Kaba.”
Hafifçe güldüm. “O zaman şuna havuçmuş gibi bakmayı kes.”
Kudretli bineğim burnundan soluyarak arkasını döndü ve köşesine çekilip somurtmaya başladı.
Kafamı iki yana sallayıp Aramoor’un ana caddelerinden birine bakan büyük pencereye doğru yürüdüm. Kaldığımız odaların aşağısındaki geniş yol ve yanındaki yüksek kaldırımlar büyük bir hareketlilikle çalkalanıyordu. Atlar ya da mana canavarları tarafından çekilen arabalar gürültüyle geçiyor; canlı, renkli kıyafetleriyle Alacryalılar yüksek binaların gölgesinde laklak ederek yürüyor ve bir düzine dükkan sahibi, iş yerlerinin renkli tentelerinin altında durup yoldan geçenleri mallarını incelemeye çağırıyordu.
Yeni edindiğim yadigarı boyutsal rünüme yerleştirip kapıya yöneldim.
Ayak seslerimi duyan Regis’in kulakları dikildi. “Yine mi kütüphaneye gidiyorsun?”
“Hıhı,” diye geçiştirdim. “Yine burada mı kalacaksın?”
“Kalırım herhalde. Oraya gelirsem zaten uyuyakalacağım,” diye homurdandı. “En azından burada, etraftaki doğal eteri içime çekebilirim.”
“Yeniden Geçitler’e döndüğümüzde eterimi emmene yine izin vereceğim, söz,” diyerek gönlünü aldım ve dışarı çıktım.
Kalabalık caddeye çıktığımda etrafıma bakındım. Her seferinde farklı bir rota kullanmayı alışkanlık haline getirmiştim; amacım sadece bu hareketli şehrin sunduğu manzaraları değil, insanların nasıl davrandığını da gözlemlemekti. Ayrıca her gün aynı yoldan geçerek kimsenin dikkatini çekmek istemiyordum.
Aphene ve Pallisun ile yaptığım düellonun üzerinden dört gün geçmişti. Gönülsüz Cromely’den ödülümü alıp hazırladığı kayıt yadigarını yok ettikten sonra, sakin ve huzurlu Maerin Kasabası’na veda etmiştim.
Giderken gerçekten önemsediğim tek kişiler Loreni, Mayla ve Şef Mason’dı. Mayla’nın da bizimle Aramoor’a geleceğini sanıyordum ama doğuştan gelen yeteneği o kadar nadir bir gözcü rünüydü ki, onu düzgünce test edebilecek daha büyük bir şehre gönderileceği ortaya çıktı.
Normalde çenesi durmayan Mayla, Loreni tüm bunları olabildiğince hevesli bir tonla anlatırken tek bir kelime bile etmemişti, ben de üstelemedim. İki kız kardeş Maerin Kasabası’ndayken bana çok yardımcı olmuşlardı ve onlara minnettardım, ama hepsi buydu.
Beni ustası yapmaya çalışan darmadağın saçlı çocuk Belmun, Braxton ve Maerin Kasabası’ndan tanımadığım yaşlı bir adamla birlikte Stormcove ekibine katılıp gelmişti.
Stormcove Akademisi’nin tüm partisi, düelloda onları yendiğimden beri berbat bir ruh halindeydi ama yenilgiyi kabul etmişlerdi. Neyseki Aramoor yolculuğu kısa sürdü, hatta neredeyse anlık denecek kadar çabuk bitti. Akademi arazisinin kenarındaki iniş limanında Cromely elime bir kağıt tutuşturdu, rahatça kalabileceğim bir hanın yolunu tarif etti ve ardından soğuk bir şekilde veda etti.
Belmun, Braxton ile birlikte Stormcove Akademisi temsilcilerinin peşinden hevesle gitmeden önce bana genişçe sırıtmıştı. Arkalarından ise sessizce Maerin Kasabası’ndan onlara refakat etmekle görevlendirilmiş yaşlı bakıcı geliyordu.
Omzuma hafifçe çarpan biri beni düşüncelerimden sıyırdı.
“Affedersiniz! Önünüze baksana—” Gözlerini belirginleştiren renkli makyajıyla mavi saçlı kadın, kafasını kaldırıp beni gördüğü an donakaldı. Yanakları kızarmıştı ama bu sadece makyajından da kaynaklanıyor olabilirdi. “Ş-şey, kusura bakmayın.”
İfadesiz suratımı bozmadan, “Sorun değil,” dedim.
Yoldan geçenlerin üzerimde kalan bakışlarını görmezden gelerek yürümeye devam ettim. İtiraf etmek zor olsa da, Aramoor gibi küçük olduğu söylenen bir şehir bile Xyrus ile rahatça aşık atabilirdi.
Farklı bölgelerin mutfaklarında uzmanlaşmış restoranlar her yerdeydi; iyi giyimli Alacryalıların içkilerini yudumlayıp keyifle sohbet ettikleri açık hava kafeleri de öyle.
Caddenin yukarısından sert bir ses, “Bir daha da gelme buraya!” diye kükredi.
Yüzü kıpkırmızı, gözleri yarı kapalı, iri yarı yaşlı bir adam, şık bir restoranın hemen önünde yerde yatıyordu. Mekanın sahibi gibi görünen iyi giyimli bir adam, belindeki beyaz havluya ellerini siliyor ve sarhoş adama öfkeyle bakıyordu. Sonunda dükkan sahibi içeri girip ağır kapıyı öyle bir çarptı ki, tüm vitrin tehlikeli bir şekilde zangırdadı.
Yerdeki sarhoş, elindeki şişeyi kapıya fırlatarak, “Hadi oradan! Zaten romunuzun tadı da buzlu sidik gibiydi,” diye geveledi.
O sırada etrafında küçük bir kalabalık toplanmıştı; adam yere tükürüp darmadağınık, uzun gri saçlarını kaşırken çevredeki insanların kınayan fısıltıları duyuluyordu. Sarhoşun bunları pek umursadığı yoktu, ya da belki de bunu fark edemeyecek kadar kendinden geçmişti.
Yine de kalabalığın arasından beni gözüne kestirdi ve alkolün etkisiyle buğulanmış gözlerini üzerime dikti. Sonra o sarhoş haline rağmen şaşırtıcı derecede çevik adımlarla yürüyüp gitti.
Üzerinde fazla durmayarak restoranlar sırasını geçtim ve tekstil bölgesi gibi görünen bir yere geldim. Bir an yeni kıyafetler alıp almamayı düşündüm. Maerin Kasabası’ndan aldığım sade gömlek ve pantolonla bile çok fazla dikkat çekiyordum ve bunu en aza indirmek istiyordum.
Sonunda böyle boş işlerle uğraşmamaya karar verdim. Alışveriş bölgesini de arkamda bırakarak, Aramoor’a geldiğimden beri her gün uğradığım o küçük binaya yöneldim: kütüphaneye.
Sıkılmış görünen genç görevli çocuk, okuduğu kitaptan kafasını kaldırmaya bile tenezzül etmeden, “Hoş geldiniz,” diye mırıldandı.
Şehrin geri kalanının aksine kütüphane boş ve son derece sadeydi; içindeki kitap sayısına kıyasla gereğinden fazla ahşap raf vardı.
Rafların arasında gezinerek son birkaç günde henüz okumadığım ilginç bir kitap aradım. Sonunda deri ciltli, oldukça eski bir kitap gözüme çarptı. Dikkatimi çeken şey, kapağın köşelerindeki ve sırtındaki kırmızı lekelerdi. Kitabı açıp sayfalarını karıştırdığımda, kelimelerin sanki gerçekten kanla yazılmış gibi durduğunu fark ettim.
“Bak, bu yeniymiş.”
Kan lekeli kitabı okunacaklar yığınıma ekleyip kütüphanenin uzak bir köşesindeki her zamanki yerime geçtim. Bu küçük masayı sadece gözlerden uzak olduğu için değil, aynı zamanda bulabildiğim en az sallanan sandalyeye sahip olduğu için seçmiştim.
Kitap yığınına bakarak sesli bir şekilde içimi çektim. Kapaklarını bile açmadan ne tür kitaplar olduklarını zaten biliyordum ama yine de denemeye devam etmek zorunda hissediyordum.
Neredeyse tanrı sayılan varlıklar tarafından yönetilen totaliter bir kıta olduğundan, bu kütüphanede bulunan kitapların çoğu propaganda ve yanlış yönlendirmelerle doluydu. Agrona ve Vritra’nın Alacrya’ya halka yardım etmek, yeni bir büyü ve teknoloji çağı başlatmak ve tabii ki tüm aşağılık canlıları yok etmeye yemin etmiş diğer tanrılardan onları korumak için indiği süslü bir tarih anlatılıyordu.
Son birkaç gündür, kitaplardaki iddiaların saçmalığı karşısında birkaç kez kendimi gülmekten zor alıkoymuştum. Çoğu kitapta Agrona, güçlü olanları ödüllendiren adil ama katı bir tanrı olarak tasvir edilirken; Epheotus’un asuraları ise Agrona’nın biz aşağılıklara olan sevgisi ve şefkati yüzünden ondan nefret eden, hepimizi yok etmeye kararlı iblisler gibi gösteriliyordu.
Her ne kadar anlatılanlar Agrona ve klanının lehine çarpıtılmış olsa da, aralarında bazı gerçek kırıntılarının olduğunu da kabul etmek gerekiyordu. En nihayetinde, kadim büyücüleri yok edenler gerçekten de Epheotus’un tanrılarıydı.
Bu gerçeklerin Alacrya halkı arasında açıkça bilinmesi beni şaşırtmıştı. Indrath Klanı'nın kadim büyücüleri soykırıma uğratışına dair anlatıların Dicathen genelinde yayılmasının nasıl engellendiğini merak etmeden duramadım. Bizzat Lord Indrath'ın bu hikayeyi bastırmakta parmağı olmasına şaşırmazdım. Diğer yandan, eğer bu katliamı doğrudan Sylvia'dan öğrenmemiş olsaydım ve anlattıkları Yadigar Mezarları'ndaki djin yansıması tarafından doğrulanmasaydı, muhtemelen ben de bunu Agrona'nın uydurduğu sıradan bir propagandadan ibaret görürdüm.
İşe yarar ufak bir bilgi kırıntısı bile bulabilmek için kurgudan ibaret bir tarihin, Agrona ve Vritra Klanı'na duyulan o körü körüne hürmetin içinde eşelenmeye devam etmek zorundaydım. Yalanlarla dolu, sıkıcı kitapları birer birer tarıyordum.
İşte bu yüzden yine tozlu eski ciltlerden oluşan bir başka yığının önünde oturuyordum.
Farklı bir şeyler bulma ümidiyle, doğrudan kanla yazılmış kitaba yöneldim. Mürekkebinin kaynağı oldukça tekinsiz olsa da, içindeki içerik sadece Agrona'nın tutkulu bir müridi tarafından kaleme alınmış olabilirdi. Kitapta, adaletsiz tanrıların bizi sevdiği ve biz aşağılıklara büyü bahşettiği için Agrona'dan nefret ettikleri, kendi kanını yaydığı içinse ondan daha da nefret ettikleri anlatılıyordu. Ayrıca Agrona'nın herkesin bu kadar güçlenmesini neden istediğini de güzelce pekiştiriyordu: Halk kendisini koruyabilsin ve sırf aşağılık olarak doğma suçunu işledikleri için onları öldürmek isteyen adaletsiz tanrılara karşı mücadelesinde Agrona'ya yardım edebilsin diye.
Buranın insanlarının aileden bahsederken neden sürekli kan kelimesini kullandığını hep merak etmiştim; bu kitap aradığım cevabı veriyordu.
Kanla yazılmış kitabın ikinci yarısını okurken kendi kendime, "İlginç," diye mırıldandım.
Metinde, soyunuzdaki Vritra soyunun ne kadar yoğun olduğunun önemi vurgulanıyordu. Görünüşe göre Agrona ve klanının geri kalanı, deneyler yaptıkları dönemde eski Alacryalılarla epey yakınlaşmıştı.
Tabii kitap bunu, Yüce Hükümdar Agrona ve Vritra Klanı'nın Alacrya halkına aşık olması ve Alacrya'nın serpilip gelişmesi için tohumlarını saçması olarak aktarıyordu.
Ne kadar iğrenç.
Neyse ki bir sonraki kitap, asura üremesiyle alakası olmayan bazı yeni bilgiler barındırıyordu.
Kıtanın yerleşim planını detaylarıyla anlatıyor, ancak daha önce hiç bahsedildiğini görmediğim bölgelerin derinliklerine iniyordu. Görünüşe göre Yüce Hükümdar Agrona, merkez bölgenin tam ortasında yükselen heybetli bir kulede ikamet ediyordu. Merkez bölge; kuzey, güney, doğu ve batı bölgeleri olan Truacia, Sehz-Clar, Etril ve Vechor'un aksine, Alacrya'nın kuruluşundan beri isimsiz kalmıştı. Bunun için hiçbir sebep sunulmamıştı ancak yazar, Agrona'nın gücünün merkezi olan merkez bölgenin, isimler gibi dünyevi şeylerin ötesinde olduğunu öne sürüyor gibiydi.
Okumaya devam ettiğimde yazar şöyle yazmıştı: "Gizemli..." —burada hafifçe silinmiş olan kelimeleri seçebilmek için gözlerimi kısmak zorunda kaldım— "...Taegrin Caelum'da ikamet eden Yüce Hükümdar'ın yanı sıra, kendi bölgelerini koruyan ve gözeten beş Hükümdar daha mevcuttur."
Yazara göre, kendileri de birer tanrı olan bu beş İsimlendirilmiş Hükümdar, kendi bölgelerindeki aşağılıkların işleriyle çok daha iç içeydi; sadece Yüce Hükümdar Agrona'ya hesap vererek bir nevi krallık oyunu oynuyorlardı.
Kitap bir süre sonra konudan saparak, yazarın doğduğu bölge olan Etril'i yöneten Hükümdar Exeges'in çeşitli büyük başarılarını övmeye başlıyordu.
Kitabı bitirdikten sonra içeriği sindirmek için biraz duraksadım. Kitapların bana öğrettikleri üzerine düşündüm. Gerçekler açısından tamamen yanlış olsalar da, bu kıtanın kültürüne ve daha da önemlisi, buradaki insanların neye inandığına ışık tutuyorlardı.
Önümdeki kitaplara gömülerek birkaç saat geçirdim. Çoğu temelde farklı yazarların Alacrya'nın yüceltilmiş tarihini kendilerine göre yorumlamasından ibaret olsa da, zamanım tamamen boşa gitmemişti.
Yükselenlerin Doğuşu adlı bir kitabın içinde yer alan ilginç bir tarihi bilgiye göre, yükselen terimi sadece yetmiş yıl önce ortaya çıkmıştı. O zamandan önce, neredeyse herkes Yadigar Mezarları'na dalabiliyordu. Zengin olmak amacıyla bu seferlere katılmaya can atan çok sayıda büyücü olduğu, ancak Yadigar Mezarları da bir o kadar tehlikeli olduğu için, maceracı gençlerin ölüm oranı felaket derecede yüksekti.
Sessizce, "Dicathen'deki ölümlerin çoğundan Canavar Toprakları'nın sorumlu olmasına çok benziyor," diye mırıldandım.
Kitaba göre, Vritra tarafından Yadigar Mezarları'nı sadece zorlu bir sınavı geçenlerle sınırlandırmak için önlemler alınmış olsa da, bu kural sadece ikinci kattan daha derine inmek isteyenler için geçerliydi.
Görünüşe göre Yadigar Mezarları'nın ilk iki bölgesi, değerli doğal kaynaklarla dolu ve içinde çok az canavar barındıran, birbiriyle bağlantılı devasa birer yeraltı düzlüğüydü.
Yazarın kendisi bir yükselen değil gibiydi, çünkü Yadigar Mezarları'nın daha derin seviyeleri hakkında hiçbir detay vermemişti. Ancak ilk iki bölgede sadece zayıf canavarlar bulunuyordu ve bir yükselen nişanı olmadan bile antrenman yapmak için biçilmiş kaftandı; bu yüzden herkesin girmesine izin veriliyordu.
Kitap konudan saparak, sınav zorunlu kılınmadan önce birkaç seferden sağ kurtulmayı başarmış büyücülere odaklanıyordu. Bu büyücüler, elde ettikleri zenginliklerle kendilerine bir isim yapmış ve ilk isimlendirilmiş kanların öncüleri olmuşlardı.
Temelde soyluydular, ancak sosyal açıdan yine de soyları doğrudan bir Vritra'ya dayandığı için gerçek asilzadeler sayılan yüksek kanların bir basamak altındaydılar.
Yazar, kısa süre sonra yetenekli yükselenler yetiştirmek ve kendi deneyimleriyle yeni nesle yol göstermek için akademiler kuran isimlendirilmiş kanların ve yüksek kanların çabalarını övmeye devam ediyordu. Bu akademiler, gençlerin sadece hayatta kalmalarını sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda Yadigar Mezarları'nda kendi ün ve servetlerini kazanmalarına da önayak oluyordu.
Bir yazarın Yüce Hükümdar dışında birini övdüğü ilk örneğin bu olduğunu fark etmeden duramadım.
Bu yazarın süslü anlatımının altında bile, yükselenler aslında sadece yüceltilmiş mezar hırsızlarıydı. Halkın gözünde birer kahraman olarak görülüyorlardı ama bu büyük ölçüde Agrona'nın bu işe çok büyük önem vermesinden kaynaklanıyordu.
Hatta yazar, Agrona'nın bizzat kendisinin, en büyük pişmanlığının Yadigar Mezarları'na girememek olduğunu söylediği pek çok an olduğunu yazmıştı. Bunun sebebi, kadim büyücülerin burayı, Epheotus'un intikamcı tanrılarının içerideki sırlardan yararlanıp bunları Alacryalılara karşı kullanmasını engelleyecek şekilde tasarlamış olmalarıydı; bu durum Vritra'nın da içeri girmesine engel oluyordu.
Yazar, Agrona ve Vritra'nın içeri giremediklerini belirtmek yerine, mevcudiyetlerinin orayı yok edeceği korkusuyla girmediklerini vurguladığında gözlerimi devirmeden edemedim.
Neticede yükselenler, kadim büyücülerin hazinelerini toplayarak tüm Alacryalıların iyiliği için hayatlarını riske atan kahramanlar gibi pazarlanıyordu. Bu hazineler en nihayetinde Hükümdarların diğer tanrılara karşı savaşmasına ve Alacrya halkını korumasına yardımcı olacaktı. Böylece kitap başladığı yere geri dönüyordu. Tamamen saçmalıktan ibaret olsa da, güzel kurgulanmıştı.
Kütüphanenin ön tarafından biri, "Önüne baksana!" diye bağırdı.
Başımı çevirdiğimde, sıkılmış haldeki o gencin ayağa kalktığını ve içkisini yerlere dökmeyi beceren sarhoşa öfkeyle baktığını gördüm. Bu, restorandaki aynı sarhoştu.
Sarhoş, hıçkırarak, "Aman! Kusura bakma ufaklık," dedi. Ayakları üzerinde sendeleyerek ama dengesini hiç kaybetmeden kütüphanenin içine doğru yürüdü.
Kan çanağına dönmüş gözleri benimkilerle buluşana kadar yüzünde hiçbir ifade yoktu, ancak beni görünce birden neşelendi. "Aha! Burada olacağını biliyordum."
Burada olacağımı biliyor muydu?
Hem sözümü kesmesinden hem de yaydığı o berbat kokudan rahatsız olsam da merakım ağır bastı. Yerimden kıpırdamadım ve sarhoşun masama doğru yaklaşmasını bekledim.
İçkisini masaya sertçe bırakırken neredeyse karşımdaki sandalyeye yuvarlanacaktı; kadehteki sıvı kitapların üzerine sıçradı.
Bir an için ikimiz de sessizce oturup birbirimizi süzdük. Sonunda, bakımsız sakalının altından şaşırtıcı derecede beyaz dişlerini göstererek genişçe sırıttı.
"Eee... Sen hangi kıtadansın?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.