Geçmişin Gölgeleri ve Kehanet

Yukarı doğru tırmanışımız sanki asırlar sürmüş gibiydi. Geçtiğimiz üç bölgede o kadar çok şey yaşanmıştı ki geçidin diğer tarafındaki o güvenli sığınak göründüğünde, rahatlamayla tebessüm etmekten kendimi alamadım.

Yeniden Agrona’nın hüküm sürdüğü o kıtaya adım atacak olmama rağmen, şu an için her şey o karlı çorak araziden daha iyiydi.

Göz göze geldiğimizde Caera titreyen bir tebessümle, "Gerçekten başardık," diye fısıldadı.

İkimiz de hızla eşyalarımızı topladık. Onları boyut rünümün içine depolarken, sağ kolumdan keskin bir karıncalanma hissi yayıldı.

'Bu da neydi böyle?' diye sordu Regis.

Ön kolumun alt kısmına kazınmış karmaşık rüne dik dik baktım. Emin değilim.

Geçidin yanında duran Caera'nın kızıl gözlerinde endişe okunuyordu. "Her şey yolunda mı?"

"Evet." Kıt kanat kalan eşyalarımızın sonuncusunu da tıkıştırıp onun yanında durmak üzere geçide doğru yöneldim.

Üç Adım’ı belki de bir daha asla göremeyeceğimi anlayarak son bir kez etrafa bakındım. Bu tırmanışın gerçekten değmesini sağlayan tek kişi o olmuştu. Onun öğrettikleri ve rehberliğinde Tanrı Adımı üzerinde yaptığım geliştirmeler, benim için Mızrak Gagalar’ın tüm hazinelerinin toplamından daha değerliydi.

İçimi çekip parıldayan geçide döndüm. "Hadi gidelim buradan."

Ayrılmayacağımızdan emin olmak ister gibi, ikimizin de birer yadıgarı olmasına rağmen öne doğru adım attığımızda Caera koluma tutundu.

Işıldayan geçitten attığımız o kısa adım beklentimizin oldukça altında kalmıştı. Küçük odanın parlak beyaz iç mekânı, günlerce sıfırın altındaki dondurucu soğuklarla mücadele ettikten sonra neredeyse rahatsız edici bir sıcaklıkla karşıladı bizi. Odada, sanki yeni temizlenmiş gibi steril bir koku vardı.

Odanın ortasında yuvarlak bir havuz yer alıyor, duvarlardan birine dayalı alçak beyaz bir yatak duruyordu. Yatağın ötesinde, hiç şüphesiz Yadıgar Mezarları’nın daha da derinlerine çıkan kapalı bir kapı vardı. Odadaki en dikkat çekici unsur ise solumdaki duvarın neredeyse tamamını kaplayan ikinci geçitti.

Geçit penceresinin su gibi dalgalanan hareketinden dolayı bulanık görünse de diğer tarafta Yadıgar Mezarları’nın ikinci seviyesini, yani Caera ve Granbehl’cilerle başladığımız o ilk katı görebiliyordum.

Geçidin ötesindeki meydanda toplanmış alışılmadık sayıda hareketli karaltı vardı ama dikkatim yeniden sağ ön koluma çekildi; boyut rünüm cildimde kızgın bir demir gibi yanıyordu.

Stormcove Akademisi’nde ders veren o yaşlı adamdan edindiğim ve bir zamanlar ölü olan yadigâr, adeta boyut rününden fırlayıp avucumun içine düştü. Dumanlı beyaz yüzeyi gözle görülür şekilde parıldıyor, etrafa arayıcı mana iplikçikleri yayıyordu.

'Bu da ne sikiş böyle?' diye ağzından kaçırdı Regis, tam olarak benim de tepkimi dile getirerek.

Geçidin dışarıya çıkan kısmından Caera'nın sesi duyuldu: "Grey… bir şeyler yanlış."

Fakat gözlerim elimdeki parlayan kristale kilitlenmişti. Mor uzantılar kolumun etrafına sarılıyor, yadigârdan yükselen bir baskı… ısrarlı bir çekim hissediyordum.

Hissiyat güçlendikçe dalgınca, "Sadece bir saniye," diye mırıldandım.

Caera'nın sesinde endişeli bir panik dalgası vardı: "Hayır, gerçekten Grey, sanırım onlar—"

Kendi manamla uzanıp yadigârı yokladım, bu da sayısız mor enerji ipliğinin benimkiyle iç içe geçmesine neden oldu. Kristal dışında tüm görüşüm bulanıklaştı.

O anda, garip, uzak ve korkutucu derecede tanıdık bir sesle, bilincimin yüzeyine tek bir soru yükseldi:

'En çok kimi görmeyi arzuluyorsun?'

Yıllardır içimde taşıdığım duyguları ve anıları barındıran tek bir düşünceyle, görüşüm kristalin pürüzsüz yüzeylerinden aşağıya doğru sürüklendi.

Altımdaki gökyüzünde kadife bulutlardan oluşan geniş bir alan yuvarlanıp gidiyordu. Bulutlar yaklaşırken bile hiçbir hareket, cildimi yalayıp geçen ya da kulaklarımda uğuldayan soğuk bir rüzgâr hissetmedim. Tek hissettiğim, bu ani geçişin getirdiği baş dönmesiydi.

Bulutlar kenara çekildi; artık yalnızca arada bir köpüren beyaz dalgalarla bölünen mavi sulara bakıyordum. Okyanus yerini bir kıyı şeridine bıraktı fakat zemin o kadar hızlı akıp gidiyordu ki ufkumu tamamen bir orman kaplayana kadar nerede olduğumu anlayamadım.

Elenoir, diye idrak ettim. Neden elflerin anavatanını görüyorum?

Görüşüm ormana yaklaşıyor, elflerin asla izin vermeyeceği şekilde etrafı tıraşlanmış ağaçlarla çevrili küçük bir köyü fark edebileceğim kadar büyütüyordu.

Büyülü ormanın bu şekilde temizlenmesini sorgulamaya bile fırsat bulamadan, görüşüm büyük ahşap bir binanın önündeki kalabalığa sabitlendi. Kıyafetlerinden, muhafızlar tarafından kalabalığın önüne itilmiş kirli, yarı aç elf grubu dışında hepsinin Alacryalı olduğu açıktı.

Dikkatim mecburen üç genç öğrenci-askere çekildi. Çocuklardan ikisi fısıldaşıyor ve birbirlerini dürtüklüyordu ama üçüncüsü ilerideki Alacrya soylularına dönüktü.

Ancak o üçüncü çocuk kafasını kaldırdığında siperliğinin altını görebildim.

İşte o zaman onun bir "erkek" olmadığını anladım.

Bu Ellie’ydi.

Ciddi, olgunlaşmış ifadesini gördüğümde içimde bir duygu fırtınası koptu: Neden orada ve o kılıkta olduğuna dair kafa karışıklığı ve korku, çökmüş yanaklarını ve boş bakan gözlerini görmenin getirdiği sızı ve sadece hayatta olduğunu bilmenin verdiği o ezici rahatlama.

Fakat tam olarak ne görüyordum ben? Ne zamanı görüyordum? Anahtar taşının içindeki enerjiye tepki verdiği gerçeği bir yana, yadigârın ne olduğu veya ne işe yaradığı hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Zaman çizelgesi kesinlikle yenildiğimden sonrasına aitti, orası açıktı. Bunun ötesinde, gördüğüm şeyin şu anda mı yaşandığı, zaten yaşanmış mı olduğu yoksa gelecekte mi yaşanacağı konusunda en ufak bir fikrim yoktu.

Ellie yukarıda bir şeye dik dik bakıyordu, ben de onun dikkatini takip ederek küçük bir balkona odaklandım. Elijah—ya da Nico—Tess’in yanında duruyordu. Gördüğüm görüntü, onun görünüşüyle… ve narin cildini kaplayan rünlerle büyülenmemle birlikte yeniden Tess’e odaklandı.

Ona ne olmuştu? Orada ne arıyordu? Nico’nun yanında neden duruyordu? Ve kız kardeşim neden bir Alacrya askeri gibi giyinmişti?

Dicathen’da neler oluyor amına koyayım?

Nico’nun tüm vücudu gerildi ve aniden balkondan havalanıp uçarak görüş alanımın dışına çıktı. Ancak Ellie arkasına dönüp baktığında yadigârın görüşünü köyün arkasındaki gökyüzüne yönlendirebildim.

Hava, eriyen cam gibi dalgalanarak bükülüyordu. Hiçbir şey duyamasam da Ellie’nin yüzü acıyla buruştu ve elleriyle kulaklarını kapattı; bu da köyde muazzam bir gürültünün yankılandığını gösteriyordu.

Hava parıldadı, dışarı doğru şişti ve patladı; berrak mavi gökyüzünde siyah bir yara izi bıraktı. Bir geçit.

Geçitten tanıdık iki siluet süzüldü.

İlk gelen, üç gözlü asura Lord Aldir’di. Parıldayan gümüş zırhı vücudunun çoğunu kaplıyordu ve beyaz saçlarının üzerine, üçüncü gözü için bir boşluk bırakan bir miğfer takmıştı.

Arkasında Windsom vardı. Asura, onunla ilk karşılaştığımdan bu yana hiç değişmemişti. Kısa, platin rengi saçları özenle yana taranmıştı, derin gözleri daima çatık olan kaşlarının altından soylu bir edayla bakıyordu.

Aldir’in aksine Windsom savaşa hazır gelmemişti; bunun yerine Indrath klanının bir hizmetkârı olduğunu belirten sade, askeri tarzda bir üniforma giymişti.

Nico asuralara doğru yukarı uçtu, Aldir ile laflaşırken ne konuştuklarını duyabilmeyi çok isterdim. Nico alaycı bir şekilde sırıttı ama asuralar yanıt verirken tamamen ifadesizdi.

Sözleri Nico’nun yüzünü normalden bile daha solgun hale getirdi ve Aldir ile Windsom’dan birkaç metre geriye çekildi.

Tess’in de balkondan yukarı uçtuğunu ancak o zaman fark ettim. Nico’nun yanında beceriksizce süzülüyordu, görünüşe göre uçmayı sürdürmekte zorlanıyordu ama daha önce yüzünde olan o kararsız ifade gitmiş, yerini çelik gibi sert ve imkânsız derecede kendinden emin bir şeye bırakmıştı.

Bu ifade çocukluk arkadaşıma hiç benzemiyordu ama tuhaf bir şekilde tanıdıktı.

Windsom onun söylediği şeye karşılık başını iki yana salladı, ardından aniden uzun, gümüş bir mızrağı kavrayan ellerini öne doğru uzattı. Neredeyse aynı hızla Tess’in kılıç-asa karışımı silahı ortaya çıktı ve Nico’nun yumrukları siyah cehennem ateşiyle kaplandı.

Korku, midemin derinliklerinde buz gibi bir dalga halinde yayıldı. Hayır!

Epheotus’un asuraları, Agrona’nın Dicathen’daki birliklerine saldıramazdı. Her iki tarafın da ne kadar etkisiz olursa olsun bir tür ateşkese razı olmasının tek nedeni, aksi takdirde bu dünyanın yok olacak olmasıydı.

Nico ve Tess, Windsom gibi bir asuraya karşı koyamazdı, kaldı ki orada iki asura birden vardı. Ancak savaşın yaratacağı yıkım neredeyse kesinlikle tüm kasabayı, hatta belki daha fazlasını haritadan silerdi.

Yadıgar Mezarları’nda Indrath Klanı hakkında öğrendiklerimi düşününce, asuraların aşağıdaki alt ırkları umursayacağından şüpheliydim.

Şimdi savaşırlarsa kaç elf ölecekti?

Kız kardeşim hayatta kalabilecek miydi?

Neden oradaydılar?

Bu doğrudan müdahale, Lord Indrath’ın Agrona ile belirlediği şartlara aykırıydı. Vritra’ya yönelik başarısız saldırılarından sonra, Epheotus asuralarının Dicathen’ın savunucularıyla temas kurmasına bile izin verilmiyordu. Bu ateşkesi bozmak—ne kadar etkisiz kalmış olursa olsun—Vritra ile diğer asura klanları arasında topyekûn bir savaş anlamına gelebilirdi.

Eğer asuralar birbirleriyle savaşa girerse, tüm kıta yok olurdu…

Ve benim elimden gelen tek şey, dünyanın diğer ucundan izlemekti.

Bu bedensiz halimde bile kalbimin güm güm çarptığını hissedebiliyordum.

Windsom neredeyse hiç kıpırdamadı, mızrağını gözün takip edemeyeceği kadar hızlı, kısa ve ani bir hamleyle savurdu. Oluşan şok dalgası, köyün her iki tarafındaki ormanda kilometrelerce uzunluğunda bir yarık açtı ve gökyüzüne gözün görebildiği her yeri karartan bir toz bulutu kaldırdı.

Nico ve Tess’in etrafını karanlık dikenlerden oluşan parıltılı bir küre sardı. Kalkan parçalanıp dağılmadan önce onları bu saldırıdan korumuştu, sadece onları da değil; aşağıda, köy ve etrafındaki açıklık hiç zarar görmemişti.

Ellie!

Zihnim kız kardeşime kaydığı anda görüş açım değşti; yeniden onu görebiliyordum.

Ellie, tıpkı kalabalığın geri kalanı gibi olduğu yere mıhlanmış, donup kalmıştı. Asuraların baskısı tüm dehşetiyle üzerlerine çökmüş, onları adeta eziyordu.

Kaç! Çabuk buradan uzaklaş!

Kollarımı sallayıp bağırmaya, kardeşimin dikkatini çekmek için her şeyi yapmaya çalıştım ama beni ne görebiliyor ne de duyabiliyordu.

Zihnim Ellie’nin elindeki seçenekleri hızla taradı. Ben hiçbir şey yapamıyor olsam da onun hâlâ bir umudu vardı.

Kuşkusuz, koşsa bile savaştan kaçacak kadar uzaklaşması imkânsızdı ama belki cinlerin yadigarlarından biri yanındaydı. Hatta daha da iyisi, ona verdiğim anka kolyesi hâlâ tek parça halinde duruyor olabilirdi.

Zihnim ne kadar hızlı umut aradıysa, şüphe de bir o kadar çabuk sızdı içeri. Ellie bu baskı altında yadigarı kullanabilir miydi ki? Kolyesi yanında olsa bile bir asuranın gücüne karşı onu korumaya yeter miydi?

Kenetlenen dişlerimin arasından ve kendi güm güm çarpan kalbimin sesini dinleyerek bakışlarımı yeniden yukarıya, savaşa çevirmeye zorladım kendimi.

Windsom’ın arkasında duran Aldir, asla kapanmayan üçüncü gözü hariç diğer gözlerini yummuş, ellerini karmaşık bir hareketle önünde birleştirmişti.

Gücü topladıkça etrafındaki ışık bükülüyordu. Ham mananın, parmaklarıyla oluşturduğu halkanın içinden çekilerek kollarına ve oradan da üçüncü gözüne akışını net bir şekilde görebiliyordum.

Nico, Windsom’ın saldırısına siyah dikenlerden oluşan bir sağanakla karşılık verdi. Dikenler elinden mızrak gibi fırlıyor, her biri hedefini milim şaşmadan buluyordu. Asuranın mızrağıyla bu dikenleri birer birer savuşturmasını takip etmekte zorlanıyordum. Hareketleri o kadar hızlı ve kusursuzdu ki yerinden kıpırdamıyor gibiydi.

Tess öne fırlayıp kılıçlı mızrağıyla bir hamle yaptı. Elf prensesi, canavar iradesini kullanmak yerine mana darbelerinden oluşan bir bombardıman başlattı. Windsom mızrağını döndürerek tüm saldırıları savuşturdu ve kendi hamlesiyle karşılık verdi. Mızrağı ona doğru uzadıkça uzuyor, Tess’i aniden kendini yere atmaya zorluyordu. Tess uçma büyüsünün kontrolünü sağlamakta zorlanıyor gibiydi; kendini toplamadan önce neredeyse bir ağaca çarpacaktı.

Tess ne yapıyordu böyle? Neden kendini tutuyordu? Neden canavar iradesini kullanmıyordu?

Nico, Windsom’ın dikkatini Tess’ten uzaklaştırmak için hızla etrafında uçuyor, asuraya avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bir an sonra, etrafını saran cehennem ateşi küresiyle birlikte asura gözden kayboldu.

Saf manadan oluşan bir patlama kubbeyi ikiye böldü ve cehennem ateşi yok olup gitti. İçerideki Windsom tamamen zararsızdı. Patlamanın gökyüzüne yayılarak alçaktaki toz bulutlarını dağıtmasını izledim.

Cehennem ateşinin kıvılcımları arasından çıkan siyah dikenlerin her biri Windsom’a doğru fırlatıldı ve her biri aynı hızla savuşturuldu. Asura, hafifçe çapraz bir kesik daha atarken kararlı bakışları bir an olsun titremedi.

Nico, darbeyi engellemek için beliren bir düzine siyah dikenle birlikte yana savruldu. Uzakta patlayan şok dalgası, ormanın en az bir buçuk kilometre genişliğinde ve dört kilometre uzunluğundaki bir kısmını yerle bir etti.

Bakışlarım korkuyla tekrar yere çevrildi. Alacryalılar ve elflerden oluşan kalabalık hâlâ felç olmuş gibiydi ama Ellie hareket ediyordu.

Zırhının içine uzanıp cin yadigarlarından birini çıkarırken kolu çabadan titriyordu.

Aygıtı soluk elinde sıkıca tuttuğunda içimi bir rahatlama kapladı ama kız kardeşim onu hemen aktifleştirmek yerine, bakışlarını kalabalığın arasından geçirip elfi tutsakların olduğu küçük gruba dikti.

Onlara doğru acı dolu tek bir adım attığını gördüğümde, heyecanımın yerini korku ve hayal kırıklığı aldı.

Sadece kaç oradan, Ellie!

Ağır aksak bir adım daha attı, sonra bir adım daha... Sanki suyun altında yürüyordu. Birkaç çift göz şaşkınlıkla ona döndü ama çoğu yukarıdaki savaştan başka bir şey göremiyordu.

Köyün hemen dışındaki ağaç çizgisinden fırlayan saf mana ışını gökyüzünü yararak Aldir’i hedef aldı. Windsom büyüyü engelleyip doğrudan Nico’ya yönlendirdi.

Eski dostum, tüm vücudu cehennem ateşine bürünürken eğilerek saldırıdan kaçtı. Alevler içindeki bir ok gibi öne atıldı ve ellerinden iki karanlık alev fışkırdı. Ateş, saydam bir mana kalkanına çarparak dağıldı ama bu Nico’ya Windsom’a gövdesiyle çarpmak için yeterli zamanı kazandırdı. Cehennem ateşi Nico’dan asuranın üniformasına sıçradı ve kumaşı karartarak yayılmaya başladı.

Windsom öylesine bir darbe indirdi; bunu engellemek için devasa bir metal diken belirse de yeterli olmadı. Asuranın darbesi metali parçalayıp Nico’nun omzuna çarptı.

Nico havada savrularak Kasabanın hemen dışındaki ormana öyle bir hızla çakıldı ki toprakta yüzlerce metrelik bir çukur açtı ve onlarca devasa ağacı devirdi.

Aldir’in gözü, yapacağı şey her ne boksa ona hazırlanırken gittikçe parlıyordu. Onun gücündeki bir asuranın güç toplamasını gerektirecek nasıl bir yetenek olabileceğini hayal bile edemiyordum.

Neden Windsom’ın savaşmasına yardım etmiyordu?

Aşağıda Ellie elflere ulaşmıştı. İlk elfin kolundan tutup onu harekete geçirmeye çalışarak döndürdü ama elfler mevcut durumlarında çok zayıftı. Bunun yerine grubun ortasına sokuldu ve yadigarı başının üzerine kaldırdı. Kolu çabadan titriyordu.

Üzerindeki gökyüzü karardı.

Görüş açımı değiştirerek Aldir’in büyümeye başlamasını hayranlık ve giderek artan bir dehşetle izledim.

Asura büyüdükçe, üçüncü gözü alnından doğan altın bir güneş gibi parlayana kadar daha da ışık saçtı. Büyümeye devam ederken gümüş zırhından kutsal alevler gibi altın mana uzantıları fışkırıyordu.

Ayaklarının yere yaklaştığı yerlerde, altın alevler ağaçları tutuşturuyor, saniyeler içinde küle çeviriyordu. Yangın hızla yayıldı, köyün çevresini sararak onu bir ateş çemberine aldı.

Ellie kolu hâlâ havada, bir heykel gibi dikiliyordu ama kocaman açılmış gözleri ve sarkmış çenesi yukarıdaki imkânsız derecede devasa asuraya dönüktü.

Tess ve Nico, yanan ağaçların üzerinde birbirlerine destek olarak yükseldiler. Tess’in neden Nico’nun yanında savaştığı sorusu zihnime bir kez daha geldi ama o anda bunun bir önemi yoktu.

Aldir’in ne yapmak üzere olduğu artık açıktı. Bu bir tehdit ya da suikast değildi. Agrona’ya bir uyarı gönderiyordu.

Elenoir’ı yok ederek.

Aldir’in başındaki devasa, ışıl ışıl altın göz saf enerjiyle şişti ve etrafındaki uzayı dalgalandırdı. Yüz kat büyümüş olan asuranın yüzü, Tessia ve Nico’nun birbirine sarılarak havada durduğu yere ifadesizce baktı.

Ellie’nin parmakları seğirdi ve manası yadigara sızdı. Mana oradan kabarcıklar halinde yükseldi, elflerin üzerini kapladı ve onları ince, parlak bir kubbeyle sardı. Ama kubbe titriyordu, kararsızdı.

Yeterince mana koyamıyor, diye düşündüm dehşetle. Aldir’in bölgeye çöken baskısı yüzünden bunu yapamıyordu.

Dikkatim Ellie’den Aldir’e, oradan da Tess ve Nico’ya kaydı. Tess ve Nico’nun bakışıştığını gördüm; Tess’in bakışları kararsız, endişeli ama korkusuzdu; Nico ise ona neredeyse... şefkatle bakıyordu.

Sonra birden yok oldular, geride ışınlanmak için kullandıkları büyünün hafif dalgalanmasından başka bir şey kalmadı.

Aniden devasa bir güç dalgalanması yaşandı ve Aldir’in gözünden geniş, altın bir ışın fışkırdı. Etrafındaki hava dalgalanıp yanarak etrafa gözle görülür bir ısı ve enerji halkası yaydı.

Işının yere çarptığı yer, şiddetiyle yukarı doğru fırladı. Ağaçlar devrildi, kıymıklarına ayrıldı ve ardından yok oldu. Kasaba yok olmaya başladı, evler baskının şiddetiyle un ufak oldu.

Ellie’ye odaklanmaya çalıştım ama ondan gördüğüm son şey, basınç dalgası köyü sürüklemeden önce yarım kalmış kubbenin kararması oldu.

Görüş açım yukarıya doğru kayıyor, köyden uzaklaşıyordu. Işının hâlâ toprağı yaktığı yerden dışarı doğru genişleyen patlamayı izledim; değdiği her şeyi yerle bir eden, Elenoir’ı silip süpüren ve geride bulutlara doğru yükselen bir toz bulutundan başka bir şey bırakmayan, sürekli büyüyen bir yıkım halkasıydı bu.

Ve Aldir’in sureti gözden kaybolmadan hemen önce, bakışlarının... doğrudan bana döndüğünü gördüm.

Devasa altın gözleri buz gibi, ölümcül bir ilgisizlikle benimkine dikilirken, ruhani bedenimden buz gibi bir ürperti geçti. İzlediğimi biliyordu.

Formum Elenoir ve Dicathen’den geriye doğru çekilirken bile bakışlarımız sonsuzluk gibi gelen bir süre boyunca kenetlendi. Ve sığınağın sade, beyaz odasında bir kez daha durduğumda bile, asuranın bakışlarını hâlâ üzerimde hissedebiliyordum.

Kaşlarımdan gözlerime akan teri silmek için gözlerimi kırpıştırdığımda, Caera’nın bir eliyle bileğimi tuttuğunu ve yadigarı yumruğumdan çekip almaya çalıştığını fark ettim. Bir şeyler bağırıyordu ama kelimeleri seçemiyordum.

Midem bulandıyordu, halsizdim ve nefes alamıyordum.

“—ey! Grey, ne oldu! Neyi var senin?” Caera’nın gözleri fal taşı gibi açılmıştı, sesi panik doluydu.

Dizlerimin üzerine çöktüm ve yadigar elimden kayıp beyaz çinili zeminde sekti.

‘Neredeydin sen?’ Regis’in sesi alışılmadık derecede endişeli geliyordu ve hissettiğim paniğin tamamının bana ait olmadığını fark ettim.

Konuşmaya çalıştım ama boğazımda beni böğürten soğuk bir yumru vardı.

Elenoir yok olmuştu.

Ellie…

Öne doğru devrildim. Alnım soğuk çinilere çarptı ve yumruğumu yere indirdim; zemin keskin bir çatırtıyla yarıldı. Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırırken boğazımdan sağır edici bir çığlık koptu.

Elenoir’ı yok etme emrini sadece tek bir asura vermiş olabilirdi. Lord Indrath, müdahale etmeme paktının çöktüğünü anlamış ve Alacryalıların ormanda yayılmasından korkmuş olmalıydı; bu yüzden Agrona’ya ikisinin de anladığı tek dilden bir mesaj göndermişti.

Dişlerimi gıcırdatırken çenem kilitlendi.

Vritra Klanı ya da Indrath Klanı... Hiç fark etmezdi, bu asuraların hepsi aynı bencil hamurdan yoğrulmuştu. Aşağılık ırkların huzuru veya refahı zerrece umurlarında değildi. Hatta tam aksine, istediklerini elde etmek uğruna gözlerini kırpmadan katliam yapabilecek kadar vahşi, bir o kadar da gözü dönmüş mahluklardı.

Hayır, belki de hepsi değil.

Sylvia’nın kızını korumak uğruna yapayalnız can verdiği o son anlar zihnime üşüştü.

Kızını korumak için tek başına ölen o beyaz ejderhayı düşündüm. Indrath ve Agrona'nın gerçekte ne mal olduklarını herkesten iyi anlamıştı.

Kızını bana emanet etmesinin sebebi de bu muydu? Sylvie, Epheotus’un dışında, kendi halkından ve onların genlerine işlemiş bu acımasızlığından uzakta büyüyebilsin diye mi?

Elim, ön kolumdaki ruha bağlı yadigara, yumurta formundaki yoldaşımın simgesine kaydı. Sylvia’nın bunca fedakarlığına rağmen işler yine dönüp dolaşıp buraya varmıştı.

Üstelik sadece yoldaşım için değil; babam, Adam, Buhnd ve daha niceleri için de aynı son yazılmıştı.

Eski benliğimin o soğuk, hissiz sesi zihnimde yankılandı; bu kadar zayıf, bu kadar duygusal birine dönüşmemin tek sebebinin onlar olduğunu hatırlattı.

Bayan Vera defalarca üstüne basarak söylerdi: “Koruman gereken insanların varlığı, en mantıklı ve en doğru kararları almanı engellemekten başka bir işe yaramaz.” İşte sırf bu yüzden, Grey olduğum zamanlarda değer verdiğim herkesi arkamda bırakıp gitmiştim.

Başımı iki yana salladım. Fakat Dicathen’de değer verdiğim o insanlar olmasaydı, bugün buralara kadar gelemezdim. Caera’nın uzanan elini geri çevirip kendi gücümle ayağa kalktım.

Onların güvenini boşa çıkarmayacaktım. Yolculuğum daha yeni başlıyordu. Ester ile gerçekliğin dokusunu bile baştan yazabilirdim, tek mesele bunu nasıl yapacağımı öğrenmekti.

İşte o zaman bu tanrılar, elimden ne geliyormuş göreceklerdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.