Arkasındaki Gölge

Hepimiz olağan durum değerlendirmesi için toplantı salonunda toplanmış, bekliyorduk... Şey, Mjöllmile yine sona kalan isimdi, değil mi? Akşam yemeği yeni bitmişti, saat dokuz sularıydı. Dışarıda festival tüm coşkusuyla devam ediyordu; uzaktan flüt ve davul sesleriyle karışık kahkahalar duyuluyordu. Resmî kapanış saati yirmi ikiydi, bu yüzden bir sorun yoktu; soyluların konakladığı binalarda kalanlar camlarını kapatıp gürültüyü tamamen kesebiliyordu. O bina özelinde gürültü şikâyeti yaşanmamasını garantiye almak istiyorduk.

Her ne kadar akşam pazarını gezmeyi canım çekse de, dün gece herkesi uykusuz bıraktığım o geç saatlere kalmadan bu toplantıyı bitirmek niyetindeydim.

"Shuna, Shion; bugün harika iş çıkardınız. O performans muazzamdı, resmen nutkum tutuldu."

"Hihi! Gizlice pratik yapıyorduk," dedi Shuna dişlerini göstererek gülümserken. "Şarkı söylemekte hep iyiydim ama sanırım o piyano denen enstrümana da epey yakıştım. Gerçi şimdilik bildiğim topu topu iki parça var..."

Daha yeni başlamasına rağmen o kadar iyi çalıyorsa, "yakışmak" hafif kalırdı. Fakat yoğun programının arasına o kısıtlı pratik saatlerini sığdırmak zorunda kaldığı düşünülürse, neden sadece birkaç parçaya odaklandığını anlayabiliyordum.

Aynı durum Shion için de geçerliydi. Bana gülümseyerek baktı.

"Ben de Shuna Hanım ile beraber çalışmalarımı gizli yürüttüm. Sizi şaşırtmak istedim Efendi Rimuru ve sanırım başardık!"

Keman çalarken üzerinde büyüleyici bir asalet vardı. Doğrusu onu övmem gerekiyordu.

"Evet, harika görünüyordun. Devam edeceksin, değil mi?"

"Evet, elbette! Efendi Rimuru, sizin hatırladığınız tüm şarkıları çalabilecek seviyeye gelmek istiyorum!"

"Bunu dört gözle bekliyorum. Senden dinlemek istediğim çok şey var!"

Shion, gözüme hiç bugünkü kadar güvenilir gelmemişti. Çoğu zaman hayal kırıklığı yaratsa da, şu an resmen parlıyordu.

Ardından bakışlarımı Gabil'e çevirdim.

"Gabil, senin sunumun da gayet iyi karşılandı. Yuuki şaşkına döndü, Kral Gazel bile epey ilgi gösterdi. Belki halka biraz fazla bilgi ifşa ettiğimizi söylediler ama bence bir sakıncası yok."

"Haha! Çok teşekkür ederim! Çoğu Vester Bey’in emeğiydi ama ben de elimden gelenin en iyisini yapmak için inisiyatif aldım. O deneyleri yürütmek sadece entelektüel merakımı tatmin etmekle kalmadı, aynı zamanda bu hislerimi herkesle paylaşma arzusu uyandırdı içimde. Belki biraz ileri gitmiş olabilirim."

"Yok canım, seni eleştirmiyorum. Araştırmalarınız beni de şaşırttı ama içerik gerçekten ilgi çekiciydi. Bence misafirlerimiz de aynı şekilde etkilendi. Başarılı oldu diyebiliriz."

Gabil rahatlayarak derin bir iç çekti. Epey gerilmiş olmalıydı.

"Aynılarını Vester'a da ilet, tamam mı?"

"Kesinlikle!"

Vester muhtemelen şu an Gazel ile içkisini yudumluyordu. Kral ona biraz kızmış olabilirdi ama Vester bunu büyük ihtimalle bir övgü olarak kabul ederdi. Onun için Gazel, sonsuza dek saygıya layık tek kişiydi. En azından bu festival boyunca mevkiyi makamı dert etmeden keyiflerine bakabilmelilerdi.

Diablo da arenadaki gelişmelerle ilgili güncelleme yaptı.

"Kalan altı seri başı kontenjanımız doldu efendim, ancak turnuvaya ben de katılıyor olsaydım hiçbirinin esamesi okunmazdı. Kahraman'ı da bizzat izledim ama... Hehe... Evet, kesinlikle elinde ilginç kozlar var. Sorun çıkmadan icabına bakmalı mıyım?"

"Sana bunu yapmayacağımızı söylemiştim!"

"Nasıl isterseniz. Sanırım bugünün olaylarıyla ilgili daha fazla detay vermek, yarınki eğlencenizin tadını kaçıracaktır."

Diablo bir sorun görmüyordu. Gobta ve Geld’i de sayarsak, turnuvadaki sekiz yarışmacımız kesinleşmişti. Diablo endişelenmiyorsa, benim de bir şey duymama gerek yoktu. Doğru eşleşmelerle epey dişli dövüşler izleyebilirdik. Diablo’nun tavsiyesine uyup yarınki eğlenceyi bekleyecektim.

Sıra Soei’ye gelmişti. Çocukların günü festivalin tadını çıkararak geçirdiklerini söyledi. Turnuva elemelerine gidip Masayuki’ye tezahürat yapmış, ardından yüklü miktarda yiyecek ve hediyelik eşya almışlardı.

Aman be Hinata... Bir vasinin böyle mi davranması gerekiyor? Umarım çocukların hepsi midesini bozmaz. Şimdi yarın neler olacağı konusunda biraz endişelenmeye başlamıştım.

Mjöllmile’i beklerken biraz daha sohbet ettik. Bir aksilik çıkmazsa toplantı yarım saate biter diye düşünüyordum ancak Mjöllmile suratı kireç gibi bir halde salona daldığında, bu düşüncemin fazla iyimser olduğunu anladım.

"Ö-özür dilerim beklettiğim için," diye kekeledi. Halinden tavrından ciddi bir meselenin patlak verdiği besbelliydi. Normalde sarsılmaz, hatta arsız denecek kadar özgüvenli biriydi ama şu an paniğini gizleyemiyordu.

Shuna ona soğuk bir çay ikram etti. Soluklanmasını bekledikten sonra söze girdim.

"Anlat bakalım, ne oluyor?"

"Çok özür dilerim efendim ama ciddi bir sorunumuz var. Mesele şu ki: Paramız bitti."

Görünüşe göre tüccarların hepsi aynı anda ödeme için kapısına dayanmış, o da bir süredir onlarla uğraşıyormuş. Paramız mı bitti? Şaka yapıyor olmalıydı. Diablo’nun malikanesinden gelen envaiçeşit lüks eşyamız, altın ve gümüşlerimiz vardı; üstelik Diablo, Farmus’tan tazminat olarak bin beş yüz yıldız para birimi almıştı. Eğer onlara dokunursak, bunun gibi yüz festival daha yapar, yine de paramız artardı.

Bu konuyu açtığımda, "Mesele bu değil," diye yanıtladı. "Sorun bütçe değil Efendi Rimuru. Clayman’den kalan varlıkları paraya çeviremiyoruz; çünkü bunlar dünyanın genelinde kullanılan para biriminden değil. Kadim krallıklardan kalma altın paraların sanatsal değeri büyük, Doğu İmparatorluğu taraflarında da dolaşımda olduklarını biliyorum ama..."

Ama orada kullanılıyor olsalar bile, burada yasal ödeme aracı olarak kabul edilmiyorlardı. Tüccarlar bunları her zaman takas ettirebilirdi ama görünüşe göre bu işlerine gelmiyordu. Cüce Krallığı’nda basılan gerçek altın sikkelerden istiyorlardı.

"Bu yüzden başta ödemeleri normal altın sikkelerle yaptım ancak bir noktada bir şeylerin ters gittiğini fark ettim. Ama o zaman da iş işten geçmişti..."

Kendi kasamızdaki yaygın Cüce altınları tükenince, Mjöllmile ödemeleri yapmak için kendi servetinden harcamıştı. Ancak o da sınırlıydı, bu yüzden ne döndüğünü anlamak için yakın olduğu birkaç tüccar dostuna danışmıştı. Öğrendikleri ise şaşırtıcıydı; onlara göre, bu dükkân sahiplerinin çalışmaya başladığı yeni ve tanınmadık tüccarlar, ödemenin yalnızca yaygın para birimiyle yapılmasını şart koşmuşlardı.

Uluslararası ticarette, tarafların mallarının birbirinin maliyetini karşıladığı takas yöntemleri makul kabul edilirdi. Ayrıca, nakit değişimi yerine ödemeyi sonradan yapmak üzere senet veya sözleşme de düzenlenebilirdi. Ödeme elbet bir gün yapılırdı ama o an yapılması gerekmezdi. Faiz kavramının henüz emekleme aşamasında olduğu bu dünyada, parasal kayıpları telafi etmek için başvurulan yaygın bir gelenekti bu.

Lakin, bizim ulusumuz henüz bu geleneği destekleyecek güveni inşa edememişti. Eğer ortaklarımız nakit istiyorsa, tek seçeneğimiz nakit ödemekti.

Mjöllmile bunu gayet iyi biliyordu. Bu yüzden festival bütçesini büyük bir titizlikle yönetmiş, çalışacağı tüccarları özenle seçmişti. Görünüşe göre, daha az sayıda ortakla daha büyük ölçekli ticaret yapmayı planlıyordu; böylece kasamızdaki yıldız paraları bozup oradan gelecek altınlarla diğer borçlarını kapatabilecekti. Bu gerçekleşmese bile, festivaldeki ana satıcıları yıllardır tanıyordu ve —bahane olmasa da— ona biraz daha müsamaha göstereceklerini düşünmüştü. Senetlerin veya kadim altın sikkelerin kabul edileceğini varsaymıştı; ancak tüccarların altında çalışan esnaflar buna ayak direyince, Mjöllmile'in en yakın dostları olan tüccarlar bile köşeye sıkışmıştı.

"Anlıyorum," dedi Diablo başıyla onaylayarak. "İçimden bir ses bunun birileri tarafından tezgahlandığını söylüyor."

"Aynı fikirdeyim. Birinin bize bu şekilde çelme takacağını hiç beklemezdim..."

Demek Mjöllmile de bunun kasıtlı olduğunu düşünüyordu. Peki ama kim yapardı bunu?

"Özür dilerim Efendi Mjöllmile," diye gürledi Rigurd. "Farkında bile olmadan sizi bu kadar zora soktuk..."

Rigurd da yabancı ziyaretçilerle ilgilenmekten başını kaldıramıyordu. Eğer kendini sorumlu hissediyorsa, bunun tek bir adamın altından kalkamayacağı kadar büyük bir sorun olduğunu anladığı içindi. Hayır, bu Mjöllmile’in hatası değildi.

"Yani birileri itibarımızı sarsmaya mı çalışıyor?"

"Öyle tahmin ediyorum. Batı Konseyi tarafından belirlenen uluslararası kurallar, ödemelerin Cüce Krallığı’nda basılan altın sikkelerle yapılmasını şart koşuyor. Her ulusun kendi kuralları olabilir ama Batı Ulusları yasalarına göre, tüccarların talebi tamamen yasal bir hak..."

Eğer bu insanlar Özgür Lonca’ya bağlı olsaydı, o kurumu devreye sokabilirdik. Gümrük konularında ayrıcalıklı muamele görüyorlardı ve bizim ulusumuzun onlarla arası epey iyiydi. Ancak bunlar Konsey’e bağlı ulusların tüccarlarıydı ve farklı ülkelerden gelseler de, en azından görünürde uluslararası kurallara uymak zorundaydılar. Bizim çıkıp "Bizim kurallarımız böyle," dememiz pek kabul görecek bir şey değildi.

Daha da ötesi —ya tüm bu tüccarlar sorun çıkarmak için söz birliği yaptıysa? Eğer öyleyse, "benim dediğim olur" tarzı bir yaklaşım sergilemek işleri daha da kötüleştirirdi. Tam da istedikleri bu olabilirdi.

"Eğer kurallarımızı onlara dayatırsak, bu Konsey ile aramızda bir gerginliğe yol açar mı?"

"Halihazırda Konsey üyesi olsaydık durum farklı olurdu ama gelecekte katılmayı düşünüyorsak, bu durum bizi hiç de iyi göstermez."

Normalde kadim paralarla ödeme yapmak bir sorun teşkil etmezdi. Ama birileri itibarımızı lekelemek istiyorsa, o zaman iş değişirdi. Sanki birileri bizi sınıyor, uluslararası kurallara uyup uymayacağımızı görmek istiyordu.

"Bunu Konsey’den birisi mi yaptı acaba?"

“Kimin yaptığını bilmiyorum ama tepeden tırnağa nüfuz sahibi biri olduğu kesin. Dört bir yandaki tüccarlarla bağ kurabilecek ve onları bize mal tedarik eden esnafın arasına sızdırabilecek kadar güçlü biri bu. Çünkü böyle bir işe kalkışmak için belli bir zararı sineye çekmeyi göze almanız gerekir. Bu hem cesaret ister hem de meselenin sadece itibarımızı lekelemekten çok daha derin olduğunu gösterir.”

Mjöllmile büyük bir ülkeden gelmiyordu belki ama yeraltı ekonomisinin kurallarını avucunun içi gibi bilirdi. Eğer o bile karşımızdakinin izini süremediğimiz “yukarılardan” biri olduğunu söylüyorsa, durum gerçekten ciddi demekti.

Shion merakla sordu: “Yani onlara kendi kurallarımızı dayatamaz mıyız?”

Başımı sallayarak onu onayladım. “Doğru. Bayağı akıllanmışsın Shion. Eğer onlara zorla kendi kurallarımızı kabul ettirmeye çalışırsak, Batı Ulusları bizi müttefik olarak görmekten vazgeçebilir. İnsanlarla arayı iyi tutmak istediğimize göre, ne pahasına olursa olsun bundan kaçınmalıyız.”

“İyi de; Thalion, Blumund, Dwargon, Farmus –şey, Farminus– ve İblis Lordu Milim’in topraklarını kapsayan bir ekonomik ittifak kurmak sizin planınız değil miydi? Tempest tüm bunların tam merkezindeyken bizi görmezden gelmeleri onlar için çok daha büyük bir kayıp olmaz mı?”

Oha! Bu gerçekten Shion mu?! Dürüst olmak gerekirse şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Düşüncelerimi o kadar iyi kavramıştı ki bir an acaba yerinde bir dublör mü var diye şüphe ettim. Keskin analizi tam on ikiden vurmuştu.

Diablo, “Keh-heh-heh-heh-heh… Gerçekten de baş sekreter unvanına layıksınız Leydi Shion. Haklısınız,” dedi.

“Değil mi? Öyleyse neden işimize çomak sokmaya çalışıyorlar? Bizi görmezden gelemiyorlarsa, bizimle güvene dayalı bir bağ kurmaları daha mantıklı olmaz mıydı?”

Shion bu sefer boş konuşmuyordu, meseleyi özünden yakalamıştı. Şaşırtıcı doğrusu. Üstelik aklımdaki soru da tam olarak buydu.

“İnsanlar çok tuhaf yaratıklar,” diye yanıtladı Diablo. “Hayatta kalmak için iş birliği yapmak zorundalar ama kendi aralarında sınıf sistemleri kurmaktan da geri duramıyorlar. İki farklı grup yan yana gelince, biri diğerinin üstünlüğünü kabul ettirene kadar sürekli didişip duruyorlar. O zayıf ve acınası varlıklar, kendi hayati çıkarlarını kaybetmekten korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar. Ve bu durumda...”

Benimaru hıhlayarak sözünü kesti. “Yani Konsey’in, kurduğumuz bu ekonomik ittifakın onları tehlikeye atacağından mı korktuğunu söylüyorsun?”

“Kesinlikle.”

Diablo’nun açıklaması durumu gayet anlaşılır kılmıştı.

Benimaru’nun sorusu kafamdaki taşları yerine oturttu, diğerleri de ikna olmuş gibiydi. Hatta birkaçı şimdiden sinirlenmeye başlamıştı bile. Diablo yüzünde bir gülümsemeyle, “Gülünç,” dedi. “Konumlarını idrak etmekten aciz, Efendi Rimuru’nun nezaketini kabul etmeyi reddeden bu aptal hükümdarlar... Hepsi yerle yeksan olmalı.”

Biraz aşırıya kaçtığını düşündüm ama Shion yine de başıyla onayladı. “Hihi! Demek sekreter yardımcısı da benimle aynı fikirde?”

İş birliği yaptıklarını görmek güzeldi. Shion’u gerçekten yeni bir gözle görmeye başlıyordum; gerçi özünde pek de değiştiği söylenemezdi.

“Öyle bir şey olmayacak.”

İkisi de hayal kırıklığına uğramış gibi bana baktılar. Bu tür konularda birbirlerine bu kadar benzemeleri ne kadar da öngörülebilir bir durumdu.

Soei araya girerek, “Her halükarda,” dedi, “bunu öylece bırakamayız. Bu esnafların geçmişte kimlerle çalıştığını derinlemesine araştırmamı ister misiniz?”

Muhtemelen bunu yapmamız gerekecekti. Belki bir şeyler çıkardı. Ama bunun için festivalin bitmesini beklemek zorundaydık. Şimdilik, karşımıza çıkabilecek her türlü zorluğa göğüs gerebilmek adına fevri hareketlerden kaçınmak en doğrusuydu. Şu anki sorunun üstesinden geldikten sonra, arkasında kimin olduğunu bulabilirdik.

“Bu önemli, evet, ama şimdilik beklemede kal. Mjöllmile, bu adamlara ödeme ne zaman yapılacak? O vakte kadar onları oyalayabilir misin?”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.