Caligulio, bedenini nazikçe saran bir sıcaklıkla gözlerini açtı.
N-neredeyim ben?
Buraya gelmeden önce ne yaptığını hatırlamakta güçlük çekiyordu. Panik içinde etrafına bakındı. Genişçe bir odada yatıyordu.
Yanında maviye çalan gümüş rengi saçlarıyla on iki on üç yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Melekleri andıran bir tebessümle bir şeylerle uğraşıyordu. Caligulio kızı yan profilden izlemeye başladı. Küçük kız, sırtüstü uzanmış birinin üzerinde elini gezdiriyordu. Avcundan süzülen göz alıcı bir ışık, yerde sıra sıra dizilmiş tanıdık yüzlerin üzerine dökülüyordu.
Krishna mı o? Yok canım… Krishna tam gözlerimin önünde öldürülmüştü, değil mi?
Aklındaki sis bulutu bir anda dağıldı, bütün anıları sel gibi zihnine hücum etti. Savaştaydılar. Canavarlar diyarını işgal ediyorlardı.
Caligulio bir şeyler bağırmak niyetiyle hışımla yerinden fırladı. Fakat bir anda sesi soluğu kesildi. İnanılmaz bir şey oluyordu; ölmüş olan Krishna nazikçe gözlerini açmış, doğrudan kendisine bakıyordu.
“…?!”
Tıpkı Caligulio gibi Krishna da nerede olduğunu anlayamamış, neye uğradığını şaşırmış gibiydi. Olan biteni kavramaya gücü yetmeyerek gözleriyle gümüş saçlı kızı takip ediyordu. Kız ise onların uyanmış olduğunu fark etmemiş gibi gizemli işine devam ediyordu.
Bernie ve Jiwu da kızın hemen önünde yatıyordu. Yanlarındaysa Caligulio’nun kurmay subayları ve yaverleri vardı.
Neler oluyor böyle…? Onlar da öldürülmüştü…
Caligulio bulanık zihniyle karşısındaki gerçekleri soğukkanlılıkla analiz etmeye çalıştı. Fakat bunu akıl mantık süzgecinden geçirmek imkansızdı. Hepsi ölmüştü, buna adı gibi emindi. Göğüsleri inip kalkmıyordu, nefes almıyorlardı. Ama o kız ellerini üzerlerinde gezdirip sihrini konuşturdukça, birer birer hayata dönüyorlardı. Odada toplanmış bir düzine kadar imparatorluk subayı vardı ve kız çok geçmeden hepsinin tedavisini bitirdi.
İşini bitirince tatmin olmuş bir edayla başını salladı ve Caligulio’ya doğru döndü.
“Hey. Uyandın mı? Nasıl hissediyorsun? Adını hatırlayabiliyor musun?”
Sesi son derece umursamazdı ama Caligulio bunu dert etmedi. Kızın sevimli görünüşü bir yana, etrafa yaydığı o muazzam varlık bile her türlü karşı koymanın kesinlikle yasak olduğunu hissettiriyordu.
Yine de ona cevap veremedi. Odadaki hiç kimse veremedi. Hepsi neyle karşı karşıya olduklarını kestiremeyerek dut yemiş bülbüle dönmüştü. Tek Haneliler’den Bernie ve Jiwu bile boş gözlerle etrafı süzüyordu.
Kız, Caligulio’da bir tuhaflık olduğunu sezdi. “Tüh, bir yerde hata mı yaptım acaba?” diye sordu, canı sıkılmış gibiydi. “Büyünün sorunsuz çalıştığından oldukça emindim oysa…”
Caligulio onun bu sözlerinden hepsinin bir tür büyüye maruz kaldığını anladı. Ama nasıl bir büyü?
…Yok canım. Olmaz öyle şey. Saçmalık bu. Tamamen imkansız. Ama…
Yine de bedeni gayet iyi durumdaydı.
…Bir dakika. Bir tuhaflık vardı. Uyanmış bir gücün getirisiyle bedeninde taşıdığı, adeta kabına sığmayan o eski kudretten eser yoktu. Zihninin kavrayabildiği tek şey, korkunç bir şeylerin yaşandığıydı.
“…Üzgünüm ama…? Biz ölmemiş miydik?”
Çekinerek sorulan bu soru, odadakilerin zihnindeki sis perdesini dağıtmaya yetti. Durumun ne kadar anormal olduğunu kavradıklarında hepsinin gözlerine yaşam ışığı geri geldi. Kendilerine Diablo diyen bir iblis tarafından katledildikleri kesindi. İblisin onları yaşatmak için hiçbir nedeni de yoktu. İşte bu yüzden Caligulio şu anda nasıl nefes alabildiğini sorgulayıp duruyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.