"Demek sonunda hatırladın? Bana adını söyleyebilir misin?"
"E-evet. Caligulio."
O an zihninde bir ihtimal çaktı. Belki de bu kız, Caligulio ve kurmaylarını o ölüm kalım girdabından çekip almıştı. Fakat bu mümkün olabilir miydi? O cehennemden kurtulmak imkânsızın ötesindeydi. O iblis akılalmaz bir güce sahipti; Caligulio nihayi gücü elde ettikten sonra bile onu kâğıt bir bebek gibi yırtıp atmıştı. Yanındaki Tek Haneliler'den bahsetmeye gerek bile yoktu.
Böyle bir iblisi kimse alt edemezdi… Hakkında kulaktan kulağa yayılan efsaneleri duyduğu Kahramanlar dışında hiç kimse.
"Şey... Galiba hepimizi siz kurtardınız, öyle mi? O... o lanet iblise ne oldu?"
Sonunda bu soruyu sorma cesaretini gösterebilmişti. Ardından:
"Efendi Rimuru ile konuşurken üslubuna dikkat etsen iyi edersin."
Gürleyen ses ürkütücü derecede tanıdıktı. Kan donduran o iblisin ta kendisiydi. Ancak bundan daha acil bir mesele vardı: Caligulio'nun asıl hedef olarak belirlediği İblis Lordu Rimuru'nun adını zikretmişti.
Diablo tüm heybetiyle karşılarında belirdi. Bir korku nöbeti Caligulio'yu tepeden tırnağa titretti ama genç kız iblisi durdurdu.
"Şey, sanırım bazı şeyler yanlış anlaşıldı, baştan açıklayayım. Evet, hepiniz öldünüz. Komuta ettiğin tüm ordu da öldü, tek bir sağ kalan bile olduğunu sanmıyorum. Yani sizi kurtarmış falan değilim. Ama yine de sizi hayata döndürdüm."
"Keh-heh-heh-heh-heh… Gerçekten de muazzam, duyulmamış bir büyü. Bunun için kendisine teşekkür etmenizi beklemiyorum ama en azından Efendi Rimuru'nun o eşsiz yüceliği karşısında büyülenmelisiniz."
"…Ha?"
Caligulio bu akılalmaz açıklama karşısında böğürmekten farksız bir ses çıkarabildi. Yine de kimse onun bu haline gülmedi.
"Şu tiyatroyu keser misin artık Diablo?"
"Beni bağışlayın. Sadece bu zavallı, cahil kitlelere muazzamlığınızı yaymak istiyordum—"
"Evet ve ben de sana buna ihtiyacım olmadığını söylüyorum!"
Odadaki kimsenin bu küçük atışmayı bölecek dermanı kalmamıştı. Kısa bir süre sonra kız, Caligulio'ya gülümsedi.
"Her neyse, hafızan yerinde gibi görünüyor. Ritüelin işe yaradığına sevindim."
"Ş-şey…"
"Tamam, en baştan alalım. Ben Rimuru. İblis Lordu Rimuru. Buranın kralı sayılırım. Tanıştığımıza memnun oldum!"
Caligulio donakaldı. Yeni dirilen diğer herkes gibi. Beyni kelimeleri sindirip anlamları yavaş yavaş zihnine kazındıkça gözleri fal taşı gibi açıldı; tam karşısındaki kıza dik dik bakmaya başladı. Bu küçük kız Rimuru muydu? Caligulio ve yoldaşlarının ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak gördükleri o düşman mı? Sekizli Yıldız'ın bir parçası olan o Rimuru mu? Ve gidişata bakılırsa herkesi hayata döndüren de Rimuru'ydu. Elit çevrelerde dolaşan çizimlerle uzaktan yakından alakası olmayan, sevimli bir tebessümle duran Rimuru'nun ta kendisiydi bu.
Ama ortada başka bir sorun daha vardı.
"Şey, bir şey sorabilir miyim…?"
"Hmm? Nedir?"
Caligulio, içindeki dehşete rağmen dik durmaya çalıştı. "Yani hepimizi hayata mı döndürdünüz?"
"Cık. Aynen öyle."
"Nasıl… bunu nasıl yapabildiniz?"
"Şey, yöntemi açıklamak biraz zor ama ruhlarınız—"
"Hayır, hayır, onu kastetmedim! Yeminli düşmanınız olmamıza rağmen bizi nasıl canlandırabildiniz demek istedim!"
"Ha, onu mu demek istedin?"
Kız —İblis Lordu Rimuru— biraz rahatlamış gibi göründü. "Çok basit," diye patlayıverdi. "Savaş hâlâ devam ediyor ama hepiniz avucumun içine düştünüz. Artık benim piyonlarımsınız!"
Demek bu yüzden onları hayata döndürmüştü. Caligulio, ne demek istediğini kavrayamayarak boş gözlerle ona baktı. İblis Lordu Rimuru onları diriltmişti. Kimi? Bizi mi?!
Zihnini hayret, kafa karışıklığı ve korku kapladı. Odada yeni dirilen diğer herkes için de durum aynıydı. Sular durulana kadar epey vakit geçecekti.
Kafası karışmış Caligulio ve çetesini odalarında bıraktım. Ordusundan geriye kalan bütün önemli adamlar —işgali yöneten yüksek rütbeli subaylar— oradaydı. Ona da söylediğim gibi, onları piyon olarak kullanabilmek için diriltmiştim; evet, bu fikir Raphael'den çıkmıştı.
Ölüleri diriltmek…
Shion'un ölümünden beri Raphael ruhların yapısını analiz etmekle meşguldü. Görünüşe göre neredeyse tüm prensipleri çözme yolunda bayağı mesafe katetmişti.
İster bir insana ister bir canavara ait olsun, tüm ruhların sabit bir kalitesi ve miktarı vardı. Veri parçacıkları olarak bilinen maddelerden oluşuyordu ve bunlara belirli kuvvetler uygulanıp yönetilerek yaşam ve ölüm bir dereceye kadar kontrol edilebiliyordu.
Bitkilerin ve hayvanların ruhları yalnızca çok küçük bir miktarda enerji barındırırdı. İnsan ruhları ise tonda tonda enerjiye sahipti. Herkese eşit miktarda bir pay verildiğini ve bu ruh enerjisini tam anlamıyla kullanabilmenin ruh güçlerinin —yani özel beceriler dediğimiz şeylerin— ortaya çıkmasını sağladığını zaten doğrulamıştık. Doğumdan itibaren ruha kazınan bu veriler, o güçlerin kaynağıydı.
Peki veri doğrudan bu enerjinin üzerine mi yazılıyordu? Tam olarak değil. İlk olarak ruhun içinde şekilsiz dalga boylarından oluşan benlik ve onu çevreleyen veri parçacıkları grubu vardı. Buna kalp deniyordu ve tüm veriler burada depolanıyordu. Bu kalbi kaplayan kristalleşmiş enerjiye ise ruh diyorduk.
Geliştirdiğimiz sahte ruhlar, tam da bu kalbin aktarılacağı bir kap görevi görüyordu. Bu tür sahte ruhların içine yerleştirilen kalplerin kendilerine ait bir enerjisi yoktu ama benlikleri duruyordu. Kişi, ruhundaki güç olmadan hiçbir beceri kullanamazdı ama benliği sayesinde hareket edebilirdi.
Yani Caligulio ve arkadaşlarını diriltme yöntemim, gerçek ruhlarının yerine sahte ruhlar kullanmaktı. Temelde ruhlarını aldım, içlerindeki kalpleri çıkardım ve yaşamlarını sürdürmelerine yetecek asgari düzeyde enerjiyle birlikte sahte ruhlara naklettim.
Bu operasyonun başarı oranı konusunda bazı endişeler vardı ama her şey yolunda gitmiş gibi görünüyordu, buna sevindim. Yine de tamamen sorunsuz sayılmazdı.
En başta, sizi acayip zayıflatıyordu. E yani, bir zahmet zayıflatsın; bütün ruh enerjilerini çekip almıştım. Ruhlarına el koymuştum ve geri vermem için hiçbir sebep yoktu, onların da bu konuda şikayet etmeye hakkı olduğunu sanmıyordum.
Bu sayede artık hiçbir beceriyi çağıramıyorlardı. Kalplerine beceri verileri kazınmış olsa bile, yeterli ruh enerjisi olmadan bunları kullanmaları imkânsızdı. Bundan sonra hayatlarının doğal sonuna kadar tek bir beceri öğrenme veya kullanma umutları kalmamıştı.
Bu durum büyü yapma yeteneklerini de etkileyecekti ama en azından bunun pratikle geliştirilebilecek bir şey olması gerekiyordu. İşi bir dereceye kadar kavradıklarında, vücutlarındaki ruh gücünü kullanmadan da büyüye erişebileceklerdi. Büyü bir beceriydi ama aynı zamanda bir sanattı; bu da onu kendi bedeninizdeki büyülü moleküller yerine havadakileri kullanarak çağırabileceğiniz anlamına geliyordu. Yani yeterince antrenman yapıp kazandıkları sürece sanatları kullanmaya devam edebilirlerdi. Hayatlarındaki her şey için becerilere sırtlarını dayamadıkları sürece, kısa sürede toparlanacaklarını düşünüyordum.
Yani evet, isterlerse yine çok güçlenebilirlerdi ama işin içindeki enerjinin kalitesi eski seviyesinde olmadığı için er ya da geç bir sınıra takılacaklardı. Unutmamak gerekir ki sahte ruhu sadece labirentte biraz eğlenelim diye bir oyuncak olarak geliştirmiştim. Kimsenin bundan mucizeler beklemesini istemiyordum.
Yine de bu seferlik gayet güzel iş gördü. Onları kendi iyilikleri için değil, hakkımızda nefret dolu dedikoduların yayılmasını önlemek için dirilttim. Bunlara dedikodu denip denmeyeceği tartışılır tabii ama her neyse.
Yani kendi bencil arzuları uğruna bize saldırıp ölüyorlarsa, bu tamamen onların suçuydu. Onları diriltmek gibi bir mecburiyetim kesinlikle yoktu… Ama dediğim gibi, dünya çapında adımı kötüye çıkarmak istemiyordum. Bu aynı zamanda sıradan imparatorluk vatandaşları tarafından gereksiz yere nefret edilmemi de engelleyecekti.
Yine de Raphael'in deneyinin işe yaraması iyi oldu. Madem hepsi hayata döndü, bu süslü üst düzey yetkililerin yaptıkları her şeyin sorumluluğunu üstlenmesini sağlayacağım. Şu anda Soei'nin gözetimi altındalar zaten. Ayrıca, tekrar hayatta olsalar bile bunun en iyi ihtimalle geçici bir durum olduğunu belirtmeliyim. Onlara belirli bir derecede özgürlük tanımaya razıyım ama ters bir şey olursa ayak izlerini sürmemiz çocuk oyuncağı. Elimizden asla kaçamazlar.
Şimdilik onlar bu kadar yeter. İşlerimi bir an önce bitirmeye çalışıyorum. Caligulio ve diğerleri bu prosedürün işe yarayıp yaramadığını görmek için birer denekti ve yaradı. Şimdi ölçeği büyütme vakti.
Önümde yaklaşık yedi yüz bin imparatorluk askerinin cesedi yatıyordu. Aksilik çıkma ihtimaline karşı labirentin içinde, Adalmann'ın 70. Kat'taki alanındaydık.
Savaştan toplayabildiğim kadar çok ceset toplamıştım; bizzat sahaya çıkıp hepsini buraya ışınlamıştım. Gobta, Geld, Gabil ve muhtelif kat muhafızları da bu çabama destek vermişti.
Buraya serilen cesetler hâlâ diriltilme şansı olanlardı. Dwargon'un Doğu kapısının önünde konuşlanan imparatorluk kuvvetleri hâlâ oradaydı; oradaki gergin bekleyiş devam ediyordu. Jura Ormanı'nı işgal eden dokuz yüz kırk bin kişinin Misha, Lucius ve Raymond hariç hepsi savaşta ölmüştü. Bunlardan iki yüz kırk binden fazlası ne yazık ki kurtarılamayacak durumdaydı. Diriltme büyüsünün imkânsız görülmesinin bir nedeni, yoktan ruh var edememenizdir ama Testarossa ve diğer iblisler sayesinde bu ruhları güvence altına almıştık. Elimde bedenleri olduğu sürece onları diriltebilirdik ama…
…şey, hepsinin geriye bir bedeni kalmamıştı. Ultima'nın Nükleer Alev'i çoğunu buharlaştırmıştı, Testarossa'mın Ölüm Işını birçoğunun DNA'sını bozmuştu ve Carrera'nın Yerçekimi Çöküşü bir sürü insanı kül yığınına çevirmişti.
Elimizde bir beden olsa bile diriltmenin imkânsız kaldığı durumlar vardı. Mesela biri katıksız bir dehşet yüzünden can verdiyse, bedenle ruh arasındaki en hayati köprü olan benlik paramparça olup uçup gidiyordu. Böyle bir durumda elimizden hiçbir şey gelmiyordu. Kumara’nın katlettiği Kanzis buna mükemmel bir örnekti. Adam ölümün kıyısındayken yaşadığı korkudan kalbi durmuş, ruhunda tek bir bilgi parçacığı bile kalmamıştı. Ne yazık ki Raphael bile böyle bir yıkımı telafi edemiyordu; haliyle benim de herif için yapabileceğim bir şey yoktu. Ama sorun değildi. Zaten Kanzis gibilerini canlandırmaya hiç niyetim yoktu.
Anlayacağınız, İmparatorluk ordusundan iki yüz kırk bin asker geri dönmemek üzere ölmüştü. Ama hey, en başında hepsinin tek bir ruhu bile kalmayabilirdi. Yattık kalktık dua etsinler. Geri dönemeyenler için üzülüyordum elbette ama bazen hayat böyleydi işte. Nihayetinde her şeye gücü yeten bir tanrı değildim. Yoktan bir şey var edemezdim.
Açıkçası bu konuda en ufak bir pişmanlık da duymuyordum. Bizim üç iblis hanımın fazla ileri gittiği doğruydu ama sonuçta bu bir savaştı. Fazla merhamet gösterip kendi başımızı yaksaydık işte o zaman tam bir aptallık etmiş olurduk. Benim için gerçekten önemli olan tek şey kendi halkımdı. Onları hiç tanımadığım yabancılarla tartmak zorunda kalırsam, bir saniye bile tereddüt etmeden kendi insanlarımı seçerdim. İşgalci düşmanlara şefkat göstermemiz gerektiğini savunan bir aziz gibi ortalıkta dolanacak halim yoktu. Gerçekten darbe aldığımız anlarda o kadar pısırık bir aptal gibi davransaydım, önderlik ettiğim makamın hiçbir anlamı kalmazdı.
Bu yüzden geri getiremediğimiz insanlar için dövünmeyi bırakmalıydım. Bırakmalıydım bırakmasına ama yine de içimde tarif edemediğim bir burukluk vardı. Bunca zaman Japonya gibi savaş yüzü görmemiş bir ülkede yaşamış olmanın getirdiği değerleri hâlâ üzerimde taşıyordum sanırım. Bu bir pişmanlık değildi kesinlikle, yaptığım şeyin yanlış olduğunu da düşünmüyordum. Sadece hâlâ alışabildiğim bir şey değildi. Kimsenin ölmesine gerek kalmadan, herkesin mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşayabilmesini dilemekten kendimi alamıyordum.
Yine de benim sınırlarıma tecavüz eden kimseye asla acımayacaktım. Hatta onları iliklerine kadar dehşete düşürmeyi kendime ilke edinecektim. O ruhlar için dua etmek benim adıma ikiyüzlülük olurdu. Bu yüzden ölenlerin arkasından ağıt yakmak yerine, hayata döndürmeyi başardığımız insanlar için sessiz bir dua etmeyi tercih ettim.
Kutsal Doğum, konuşlandır.
İyileşme odasından yeni çıkan Caligulio ve kurmayları, karşılarındaki manzara karşısında donakalmıştı. Bu gidişle gözlerine uyku gireceğinden şüpheliydim. Benim sorunum değildi elbette ama...
Her neyse, şu işi bir an önce bitirelim. Tüm bedenlere kopyalanmış sahte ruhlar yerleştirilmişti. Acil bir durum olduğu için elimdeki kopyaları sonuna kadar kullanmaktan çekinmedim. Hepsi için yeterli miktarda sahte ruh sağlama almanın tek hızlı yolu buydu.
Adalmann ve onun kıdemli kutsal büyücülerden oluşan ekibi sayesinde bedenler tamamen onarılmış, tertemiz ve düzgün bir hale getirilmişti. Bu düşman askerleri uğruna durmaksızın çalışmışlardı, onlara gerçekten minnettardım. Tabii Adalmann’ın uykuya ihtiyacı olmadığı için en büyük yükü o sırtlamıştı. Dürüst olmak gerekirse bu iş onu savaşmaktan daha çok yormuştu. Gerçekten büyük bir takdiri hak ediyordu.
İşte bu temizlenmiş bedenlerin her birine sahte ruhlar entegre edildi. Çocuk oyuncağı gibi anlattığımın farkındayım ama Raphael’in akıl almaz hesaplama gücü olmasaydı bunu asla başaramazdık.
Ardından Diriltme Sırrı ile akraba sayılan Aşılama Sırrı tekniğini uyguladım. Burada sıfırdan bir ruh üretmediğim için muazzam bir enerjiye ihtiyacım yoktu ama her bir bedeni tek tek teşhis etmek korkunç bir hesaplama kapasitesi gerektiriyordu. Raphael her zamanki gibi işi kökünden halletti; ben neredeyse hiçbir şey yapmadım. Sadece öylece durdum, meditasyon yapıp her şeyi ona bıraktım. Bedenlerdeki genetik bilgileri ruh kayıtlarımızla eşleştirip kişileri anında tespit etme şekli o kadar muazzamdı ki adama Profesör Raphael demeye başlasam yeridir. Benim asla taklit edemeyeceğim, akılalmaz derecede karmaşık bir süreçti.
Ancak kenardan izleyen Caligulio ve diğerlerinin gözünde her şeyi tek başıma yapıyormuşum gibi görünüyordu herhalde. Bir noktadan sonra bana biat edip tapınmaya başladılar. Bu durumun beni ne kadar rahatsız ettiğinden haberleri var mıydı acaba? Keşke şunu kesselerdi. Beni çok yanlış anlamışlardı ama Kutsal Doğum tamamlanana kadar durup şikâyet edecek vaktim yoktu.
Böylece tek bir gün ve gece boyunca ben o yoğun ilginin altında ezilip büzülürken Aşılama Sırrı işini yaptı. Sonuç; yaklaşık yedi yüz bin askerin başarıyla diriltilmesiydi.
Yetmişinci kat, dirilen askerler için yiyecekle doldurulmuş basit çadır dizileriyle donatılmıştı. Dirildikten sonra kafa karışıklığı yaşayan en şaşkın olanlar bile artık sakinleşmişti. Herkes sanki kendi yaşamını sindirircesine sessizce yemeğine odaklanmıştı.
Büyük bir kazanda pişirilmiş bol sebzeli ve etli, sıcak, doyurucu bir yahninin tadını çıkarıyorlardı. Karmaşa yatışıp askerler yeni gerçekliklerini kabullenmeye başladıkça, içtikleri bu çorba zihinlerinde kelimelerle ifade edilmesi imkânsız bir iz bıraktı.
Caligulio da yenilmiş askerlerin arasındaydı ve artık çok daha az gergindi. O ana kadar açlığının farkına bile varmamıştı ama yaşadığı anın huzuruna kapıldıkça, iblis lordu Rimuru’nun kendisini ve ordudaki tanıdığı herkesi katlettiği gerçeğini zihninde defalarca, yavaş yavaş idrak etti.
Şimdi ise hayattaydılar... Rimuru buna geçici bir yaşam dese bile.
“Endişelenmeyin, hepiniz ortalama bir insan ömrünü eksiksiz yaşayabileceksiniz. Aşık olabilir, aile kurabilir, çocuk sahibi olabilirsiniz; ne isterseniz. Ama unutmayın: Bize yeniden bir kötülük yapmanızı engellemek için hepinize bazı kısıtlamalar getirdik! Ruhlarınızdaki lanet, bir daha asla bize karşı eyleme geçememenizi sağlayacak. Umarım bu konuda anlaştık.”
Herkes sakinleştikten sonra yaptığı konuşmanın bir parçasıydı bu. Ancak Caligulio o lanete hiç gerek olmadığına emindi. Kim böyle bir aptallığı ikinci kez tekrarlamaya cesaret edebilirdi ki?
Yüzyıllar önce Veldora’nın yarattığı felaket, buna tanık olan herkesin ruhuna kazınan derin bir korku bırakmıştı. Fakat bir ejderha bir şehri yerle bir edip içindeki herkesi öldürse bile, böyle bir felaket insan eliyle de tekrarlanabilirdi. Belki de bu kadar somut bir korkuya rağmen kimsenin bunun daha büyük bir korkuyla bastırılabileceğini düşünmemesinin sebebi buydu. Ya da ilk başta hayatta kalanların sayısı daha fazla olsaydı, o temel korku duygusu daha çok yayılabilir ve dokunulmaz bir tabuya dönüşebilirdi... Ama hepsi bu kadarla kalırdı.
Bu seferki durum ise bambaşkaydı.
Bir zamanlar ölmüştüm ama şimdi yeniden hayata döndürülmüştüm.
...Üstelik insanüstü bir iblis lordunun elleriyle.
Böylesine akılalmaz bir mucizeye tanıklık ettikten sonra, aralarından tek bir kişi bile ona karşı gelmeye cüret edemezdi.
Biz... hayır, ben... fazla aptaldım.
Bu olay, hepimizin haddini ne kadar aştığının kanıtıydı.
Hem karşılarındaki gerçekten bir iblis lordu muydu ki? Caligulio’nun şüpheleri bu raddeye varmıştı. Krishna ise dirilişin üzerinden henüz tek bir gece geçmiş olmasına rağmen Rimuru’ya bir tanrı gibi tapınmaya başlamıştı bile. Şu an bile gözlerini ondan ayıramıyor, tam bir putperest gibi atacağı her adımı izliyordu. Elbette ona ilk biat eden Caligulio olduğu için laf edecek durumda değildi...
İblis lordunun bahsettiği bu "geçici yaşam" da bir sorun teşkil etmiyordu. Evet, savaşma yeteneklerinin neredeyse tamamını kaybetmişlerdi ama bu durum günlük hayatı zorlaştıracak kadar vahim değildi. En azından belirli bir seviyeye kadar olan canavarları hâlâ alt edebiliyorlardı. Belki güçleri İblis Lordu Rimuru gibi biri için bir hiçti ama Caligulio ve yoldaşları için aralarından birkaçının gücü hâlâ A derecesine yakındı.
Becerilerini kullanamıyorlardı ve büyü yapmak onlar için epey çetrefilli bir hal almıştı ama yine de iyi eğitilmiş bedenlerine sahiptiler. Üstelik yaşlanıp elden ayaktan düşene kadar doğal ömürlerini yaşamalarına izin verilecekti. Caligulio bunun fazlasıyla yeterli olduğunu düşündü; orada bulunan yedi yüz bin yoldaşının tamamı da aynı fikirdeydi.
Ortamda böylesine büyük bir minnet ve saygı hakimken, hiç kimse İblis Lordu Rimuru’ya isyan etmeye cüret edemezdi. Bu, tam anlamıyla, kalpten kabul edilmiş bir yenilgiydi. Herkes artık savaşın bitmesini istiyordu. İmparatorluk’un işgali sona ermişti ve tam bir felaketle noktalanmıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.