Fırtına'nın en dişli, en ölümcül birliği olan Ejder Savaşçıları'nın gerçek gücünü gösterme vakti nihayet gelmişti.
"Her birinizden tek bir hava gemisini indirmenizi istiyorum. Yapabilir misiniz?"
"Emredersiniz, efendim!"
"Harika! O halde işe koyulun!"
Gabil'in emriyle birlikte Hiryu Takımı tek bir vücut gibi harekete geçti.
Gökyüzünün gerçek hakimi kimdi? Bu sorunun cevabı az sonra herkesin gözü önünde netleşecek, şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde tescillenecekti.
İmparatorluk'un en büyük üç askeri gücünden biri olan Zırhlı Tümen'in göz bebeği konumundaki Uçan Muharebe Birliği, şu an çaresizce çırpınan, kesime götürülen kuzulardan farksızdı. Nedeni ise basitti: Ejderha soylular Ejder Vücudu becerisini serbest bıraktığı an, bu gizli gücün getirdiği özel nitelikler düşmanın tüm büyüsünü hükümsüz kılmıştı. Gabil ve diğer Ejder Savaşçıları, doğa tabanlı bir büyü olan Megiddo da dahil olmak üzere akla gelebilecek her türlü saldırıdan tamamen korunuyordu artık. Her birinin üzerinde Çok Katmanlı Bariyer ve Doğal Element İptali büyüleri aktif durumdaydı; fiziksel darbeleri umursamıyor, büyüsel ve doğal etkileri ise daha kendilerine ulaşmadan siliyorlardı.
Düşman hava gemileri ağırlıklı olarak büyüyle saldırıyordu. Yardımcı silah olarak kullandıkları makineli tüfeklerin ise Gabil’in birliğindeki o sert pulları delip geçmesine imkan yoktu. Hiryu Takımı'nın savaş becerisi zaten en başta A-eksi seviyesindeydi; şimdi bu güç birkaç katına katlanarak onları A sınırının çok ötesine taşımıştı. Düşman için daha da kötüsü, bu dönüşüm ejderha soylulara neredeyse Ultra Hızlı Rejenerasyon derecesinde iyileşme yetenekleri kazandırmıştı. Her biri yüksek seviyeli birer iblis kadar güç depolamıştı.
Böylece, dişleri sökülmüş canavara dönen hava gemilerinin kaderi çoktan çizilmiş oldu. Gabil ise sadece son noktayı koyuyordu.
"Hücum vakti! Özel bitirici vuruşuma hazırlanın..."
Gabil zaten akranlarından çok daha güçlüydü ancak kas gücünün ötesinde, vücudunda özel-A seviyesinde büyü gücü barındırıyordu. Şion veya Benimaru ile aşık atamazdı belki ama Soei ya da Geld kadar büyük bir tehditti. Kendi Ejder Vücudu gücünü uyandırdığında, eski iblis derebeyleri Carillon ve Frey'in sınırlarını zorlayacak kadar muazzam bir savaşçıya dönüşmüştü.
"...Girdap Çöküşü!"
Gabil'in tek bir darbesi, koca bir hava gemisini hızla yere çivilemeye yetti.
Hava akımları etrafında dönmeye başladı, atmosferdeki tüm nemi tek bir noktada toplayarak büyü gücünden beslenen devasa bir anafora dönüştürdü. Bu azgın girdap, Gabil'in mızrağından fırlayıp doğrudan hava gemilerinden birini delip geçti. Geminin savunma bölümündeki yüz kişilik personel tarafından ayakta tutulan bariyer, en ufak bir direnç bile gösteremeden tuzla buz oldu. Devasa araç anında irtifa kaybederek yere çakıldı.
Diğer Ejder Savaşçıları da vakit kaybetmeden harekete geçti. Mızraklarından Gabil gibi saf büyü gücü fışkırtamasalar da, her biri artan fiziksel güçlerini kullanarak gözlerine kestirdikleri hava gemilerine doğru amansız bir hücuma kalktı. Artık büyü onlara işlemiyor, gemilerin bariyerleri de engel teşkil etmiyordu. Saniyeler içinde o savunma kalkanları aşıldı ve savaşçılar güvertelere ayak bastı.
Beşer kişilik gruplar halinde gemilere üşüşen Ejder Savaşçıları'nın, koca bir aracı etkisiz hale getirmesi birkaç dakikadan fazla sürmüyordu. Bu gidişle Uçan Muharebe Birliği'nin tamamen haritadan silinmesi an meselesiydi.
Gabil şimdiden zafer sarhoşluğuna kapılmış, keyifle bağırıyordu:
"Gwah-ha-ha-ha! Devam edin savaşçılarım, durmayın! Tek bir gemi bile deviremeyen olursa, sonra başına ne geleceğini çok iyi biliyor, değil mi?"
Bu sözleri duyan ve grubun gerisinde kalan Hiryu üyeleri korkuyla birbirine bakıştı. Topu topu yüz tane hava gemisi vardı ve Gabil dur durak bilmeden saldırmaya devam ederse, kendilerine avlayacak hiçbir şey kalmayacaktı.
"Yapmayın ama Gabil Efendimiz!"
"Gabil Efendimiz yine çok sabırsız, değil mi? Keyfi o kadar yerinde ki bize tek bir kemik bile bırakmayacak!"
"Komutanımızı azıcık tanıyorsam, kesin öyle yapacak..."
Gabil, takımlar halinde indirilen gemileri nasıl değerlendirecekti? Tabii ki bu tamamen keyfine kalmıştı. Durumun farkında olan savaşçılar, ganimetten pay kapabilmek için can havliyle ileri atıldı. Artık av ile avcının rolleri tamamen değişmiş, gökyüzündeki savaşın galibi daha şimdiden belli olmuştu.
Zamanı biraz geriye saracak olursak...
İmparatorluk ordusunun Büyülü Tank Gücü'ne bağlı ikmal birlikleri, hayatlarının en zorlu sınavıyla karşı karşıyaydı.
"Bana ayak uydurmayı başardınız... Ama unutmayın, asıl mücadele şimdi başlıyor!"
Bu sözler, Yeşil Sayılar birliğinin başındaki isim olan Hakuro'nun ağzından döküldü. Yüzünde en ufak bir yorgunluk belirtisi yoktu fakat onun dudaklarından çıkacak her kelimeyi can kulağıyla bekleyen on iki bin asker nefes nefese kalmıştı. Ne de olsa düşman tank birliğinin hemen arkasına sızmışlardı ve buraya ulaşmak için Dwarven Krallığı'ndan itibaren, üstlerindeki ağır ekipmanlarla yaklaşık kırk kilometrelik yolu dairesel bir hat çizerek yürümek zorunda kalmışlardı.
Bunu mümkün kılan yegane kişi, eğitmenleri Hakuro'ydu. Tüm askerlerini tepeden tırnağa eğitmiş, zihinlerine Savaş Azmi sanatını kazımıştı. Bu sayede askerler, neredeyse istedikleri an ışınlanmalarını sağlayan Hızlı Hareket ve düşmanların kendilerini hissetmesini engelleyen Form Gizleme gibi pek çok dövüş sanatında uzmanlaşmıştı.
Bu Yeşil Sayılar grubu, Gobta'nın birliğiyle aynı anda harekete geçmiş ve düşmana yakalanmadan bu noktaya sızabilmek için canını dişine takmıştı.
Hakuro, şefkatli bir anne edasıyla, "Size öğrettiğim Savaş Azmi'ni bu kadar iyi kavradığınız için hepinizi tebrik ederim," dedi. Toprakta soluklanan askerler, bu övgünün arkasından gelecek olanı bildiklerinden korkuyla ürperdi. Hakuro'yu uzun zamandır tanıyorlardı; bu eğitmenin kendi adamlarına karşı acımasızsa, düşmana karşı katbekat daha merhametsiz olduğunu çok iyi öğrenmişlerdi. Bu iltifatın ardından vereceği emir her neyse, hayal etmesi bile tüyleri ürpertiyordu. Görevin kendilerine düştüğünü bilen askerler, içlerindeki korkuyu bastırıp çelik gibi bir kararlılıkla beklemeye koyuldu.
"Görevimiz, buradaki düşman ikmal hatlarını kesmek. Büyük savaşın gidişatını tek başına değiştirmeyebilir ama arkadaki lojistik desteği yok edersek, savaşma heveslerini büyük ölçüde kırarız. Düşman canını gereksiz yere almaya gerek yok, fakat onlara acıyacak da değiliz. Hem zaten..."
Hakuro savaş alanına doğru bir bakış atıp hafifçe gülümsedi. Sonra devam etti:
"Gobta koca bir adam oldu artık. Şu an bizim için mükemmel bir şekilde dikkat dağıtıyor. Sizden de o komutandan aşağı kalır bir performans sergilememenizi bekliyorum!"
Uzaktan gelen patlama seslerine rağmen Hakuro'nun gür sesi net bir şekilde duyuluyordu. Gerçek savaş tecrübesi olmayanlar, ortalığı inleten o gürültünün baskısıyla her geçen an daha da geriliyordu.
"Anlaşıldı mı? Savaşırken aklınızda başka hiçbir şeye yer olmasın. Düşmanı öldüremezseniz ölen siz olursunuz. Düşmanı salıverirseniz arkadaşlarınız onun elinde can verir. Savaş meydanının altın kuralı budur."
Az önce nefes nefese olan askerler şimdi tamamen sessizliğe bürünmüş, Hakuro'nun ağzından çıkan her kelimeyi zihinlerine kazıyordu. Liderleri onlara sadece taktik vermiyor, savaşın ortasında akılları karışmasın diye zihinlerini de hazırlıyordu.
"Her can bir değildir. Sevdiklerinizin hayatı söz konusuyken, hiç tanımadığınız yabancılar için endişelenmenize gerek yok. Hem unutmayın ki bu adamlar buraya işgalci olarak geldi. Yaşamayı bile hak etmeyen ahmaklar onlar. Onları biçerken eliniz titremesin!"
Hakuro, bu sert sözlerle askerlerinin içinde uyanabilecek olası bir vicdan azabını daha başlamadan bastırmak istiyordu. Bu da onun kendi yöntemiyle gösterdiği bir tür şefkat kırıntısıydı.
"Hepinizi ben eğittim. Benim verdiğim eğitimle, o demir yığınlarını bile tereyağından kıl çeker gibi kesebilirsiniz. Onların fırlattığı her şey size havada asılı kalmış gibi görünüyor, öyle değil mi? O halde korkmayın. Bizim kılıçlarımızın karşısında durabilecek tek bir güç bile yok!"
Tabii ki hiç kimse çıkıp da "Şey, aslında hiç de öyle duruyormuş gibi görünmüyor efendim," demeye cesaret edemezdi. Eğer böyle bir şey söylerlerse Hakuro'nun "Yeterince çalışmamışsınız!" diyerek onlara savaştan çok daha beter bir eğitim cehennemi yaşatacağını biliyorlardı. Her ne kadar bazılarının içinden böyle ufak şikayetler geçse de, kimsenin Hakuro'nun şahsına dair en ufak bir şüphesi yoktu. Kendisinin yapamayacağı hiçbir şeyi asla onlardan istemezdi. Sözleri bazen çok sert olabilirdi ama hepsi, askerlerinin de kendisiyle aynı zirveye ulaşmasını isteyen bir liderin samimi arzusundan ibaretti.
Şimdi Yeşil Sayılar pusuya yatmış, Hakuro'dan gelecek hücum emrini bekliyordu. Komutanları Gobta, bugünün en tehlikeli işini üstlenmiş, adeta bir yem olarak kendini öne atmıştı. Büyük Dörtlü'nün şanına yaraşır, kusursuz bir liderlik sergiliyordu. Hakuro'nun Her Şeyi Gören Göz yeteneği sayesinde hepsi bu mücadeleye şahit olmuş, Düşünce İletişimi sayesinde en arkadaki askere kadar herkes aynı vizyonu paylaşmıştı. İçlerinde bir korku vardı elbette ama Gobta ve Goblin Süvarileri'nin gösterdiği o cesaret, korkudan ziyade onlarda hayranlık uyandırmıştı. Şimdi sıra kendilerindeydi; bunu çok iyi biliyorlardı.
Hakuro, birliğini süzdükçe içindeki endişenin biraz olsun hafiflediğini hissetti. Askerleri her türlü duruma hazırlıklı olacak şekilde eğitilmişti ancak bu onların ilk savaşıydı ve kaçınılmaz olarak kayıplar verilecekti. Keşke biraz daha vakit olsaydı da onları daha fazla eğitebilseydim diye geçirdi içinden. Ama yapacak bir şey yoktu, düşman beklemek nedir bilmezdi.
Benimaru'nun planına göre Gobta'nın birliği bu kördüğümü olabildiğince uzun süre devam ettirecekti. Bu durum düşmanın sabrını taşıracak, tankların mühimmatı sonsuz olmadığından bir noktada o mermi yağmuru kesilmek zorunda kalacaktı. İşte tam o anda Hakuro'nun birliği devreye girecekti. Düşmanın ikmal hatlarını vuracak, malzemelerine el koyacak ve o tank dedikleri demir yığınlarını ele geçirmeyi çocuk oyuncağına dönüştüreceklerdi. İkincil görevleri ise düşman saflarında gizlenen liderleri, güçlü savaşçıları açığa çıkarmaktı ama bu kısmı gidişata göre ayarlayacaklardı.
"Umarım öyle birileri varsa doğrudan benim karşıma çıkarlar," diye düşündü Hakuro. Gerçi bu da tamamen şans işiydi.
Bu onların ilk savaşıydı. Eğer korkuya yenik düşerlerse öleceklerdi. Hakuro onların bu korkularını elinden geldiğince dindirmeye çalışmıştı ama gerisi artık tamamen meydandaki kaderlerine kalmıştı.
Şimdilik Hakuro'nun elinden gelen tek şey, bu harekâtın başarıyla sonuçlanması ve herkesin sağ salim geri dönmesi için dua etmekti. Ancak tüm bu endişelerin yersiz olduğu çok geçmeden anlaşılacaktı.
Kulak verin bana!
Rimuru, Hakuro’nun becerisi aracılığıyla Yeşil Sayılar birliğine doğrudan zihinsel bir emir gönderdi. Canavarların bu sesi duyması, içlerindeki tüm endişeleri silip süpürmeye yetti. Aralarında tarifi imkansız bir coşku dalgası yayıldı; bedenleri alev alacakmış gibi ısınmaya, hararetle dolmaya başladı.
...düşmanı olabildiğince hızlı bir şekilde ortadan kaldırın.
Rimuru’nun bu sözleri, daha doğrusu emri, hemen o anda etkisini gösterdi. Bu durum Hakuro’yu hafifçe güldürdü.
Boşuna endişelenmişim demek ki. Duydunuz mu çocuklar?
Duymak ne kelime, efendim!
O halde hücum! Sabırla beklediğiniz an geldi. Gidin ve tüm gücünüzü serbest bırakın!
Hakuro sözünü henüz bitirmişti ki canavar ordusu büyük bir hırsla ileri atıldı.
Yaklaşık on dakika sonra, İmparatorluk ikmal birliğini koruyan piyadeler, canavar ordusunu karşılamak üzere yatay bir formasyon almış, hazır bekliyordu. Bu ani baskın onları neredeyse bozguna uğratacaktı fakat İmparatorluk ordusunun elit askerleri olduklarından hemen kendilerini toparlayıp savunma pozisyonuna geçtiler.
Müfrezelerden bazıları, zırhlı nakliye araçlarını kendilerine siper ederek canavarlara ateş açmaya başladı. İlk bakışta, sayıca ezici bir üstünlüğe sahip olan İmparatorluk kuvvetleri duruma tamamen hakim gibi görünüyordu. Ancak Yeşil Sayılar birliğinin geri adım atmaya hiç niyeti yoktu. Yoğun mermi yağmuruna maruz kalmalarına rağmen, ön saftaki askerlere dağıtılan pul zırhtan kalkanlar işlerini fazlasıyla görüyordu. Yayın aksine tüfek mermisi kavisli bir yol izlemezdi; bu tür hafif silahların amacı düşmanı yakın mesafede baskı altında tutmaktı. Ön saf yara almadığı sürece de bu baskının hiçbir hükmü kalmıyordu.
Ne de olsa burası hâlâ kılıçların ve büyülerin hüküm sürdüğü bir dünyaydı. Akılalmaz ölümcül güçleriyle ateşli silahlar bu topraklardaki tüm askeri taktik kitaplarını baştan yazabilirdi. Fakat işin içine büyü girdiğinde, tek bir mermi düşmanı etkisiz hale getirmeye yetmiyordu. Gövdedeki tek bir noktayı vuran mermilere kıyasla, kılıç ve baltayla yapılan geniş kesiş hamleleri çok daha ölümcüldü.
İmparatorluk yeni silahlarına son derece güveniyordu ancak bu teçhizat bile savaşın gidişatını, çağın dinamiklerini değiştirmeye yetmemişti. Komutan, durumun böyle gitmeyeceğini anlayınca yeni kozlarını oynamaya karar verdi. Hemen ardından yukarıdan yeni bir emir geldi.
Lanet olsun! Tüm birlikler normal tüfekleri bırakıp büyü tüfeklerine geçsin! Bakım ekipleri, en kritik mühimmatı yanınıza alıp derhal ana kuvvetlere katılın!
Başka bir dünyadan getirilen bilgilerle üretilen standart tüfekler, canavarlara karşı etkisiz kalmıştı. Deney aşamasında bazı başarılar elde edilmişti elbette ancak o hedefler zırhsız, savunmasız yaratıklardı. Madem fiziksel güç yetmiyordu, o halde devreye büyü girmeliydi.
Sıradan piyadelerin bile rahatça kullanabileceği bu büyü tüfeklerine ateş mızrağı büyüsü kazınmıştı. Komutan, bu gücün en güçlü canavarların bile zırhını delip onları diri diri yakmaya yeteceğini düşünüyordu. Ne yazık ki bu düşünce aşırı derecede safçaydı. Yeşil Sayılar birliği, eşsiz sınıftan en son teknoloji zırhlarla kuşanmıştı. Garm, Charybdis pullarını döverek bu kalkanları üretmişti ve bu kalkanlar kurşunlardan çok daha fazlasını göğüsleyebilecek güçteydi.
O-olamaz komutanım! Düşman büyüye karşı tamamen bağışıklık kazanmış!
Bu kalkanların asıl değeri, büyüye karşı gösterdikleri muazzam dirençte yatıyordu. Ancak İmparatorluk ordusunu bekleyen tek kabus bu değildi. Ultima liderliğindeki Mavi Sayılar birliğinin seçkin üyeleri olan ejderha binicileri, gökyüzünü yırtarak savaş meydanına süzüldü.
Hepsini indirin!
Bu tatlı ama ölümcül emrin ardından yeryüzü bir anda alevler içinde kaldı. Bu, ışık bombalarıyla yapılan menzilli bir bombardımandı. Çok büyük bir yıkım gücü olmasa da İmparatorluk piyadelerini küle çevirmeye yetmişti.
Savaş meydanında yankılanan dehşet verici gürültü, askerlerin zihnini bulandırdı ve büyük bir kafa karışıklığı yarattı. Çatışmaya alışkın olmayan tamirciler, sıhhiyeciler ve diğer destek ekipleri bu hızlı değişen duruma ayak uyduramadı. Çok geçmeden, ana kuvvete katılma emri tamamen göz ardı edildi ve bu da daha fazla askerin gereksiz yere can vermesine yol açtı.
Hakuro, savaşın tahmin ettiğinden çok daha kolay ve tek taraflı geçtiğini görünce derin bir rahatlama hissetti.
Merhaba Hakuro. Bu çocuklar normalde benim komutamda ama onlarla senin ilgilenmende bir sakınca var mı?
Ah, Ultima Hanım? Tabii ki, benim için hiç sorun değil ama...
Hakuro, ejderhasının sırtından aşağı süzülen Ultima’yı samimi bir gülümsemeyle karşıladı. Kendi askerlerine karşı gösterdiği sert tavırla, bu kıza karşı olan yumuşak tutumu arasında dağlar kadar fark vardı.
Gerçek mi? Harika, çok teşekkür ederim!
Ultima, dedesinden tatlı bir ikram isteyen küçük sevimli bir kız çocuğu gibi davranıyordu. Veyron ya da Zonda onu bu halde görseydi, kesinlikle bir halüsinasyon gördüklerini düşünürlerdi.
Elbette bunu asla onun yüzüne karşı söyleyemezlerdi, orası ayrı...
Tabii ki, ne demek. Bu arada...
Hım? Bir şey mi oldu?
Şey, Ultima Hanım, merak ettiğim bir konu vardı. Carrera Hanım ile yakın mısınız acaba?
Hım, ona hanım deyip bana da hanım demen biraz garip ama... Neyse, bu seferlik seni affediyorum Hakuro. Soruna gelecek olursak, cevap çok basit: Birbirimizden nefret ederiz!
Ultima hâlâ gülümsüyor, sevimli tavırlarını sürdürüyordu ancak o an etrafına yaydığı havada ürpertici bir şeyler vardı. Görünüşe göre bu sahte dostane tavırlarda son derece ustaydı. Aslında doğası gereği acımasız ve gaddar bir yapısı vardı; bu iki uç karakteri arasında öyle hızlı geçişler yapıyordu ki onun çift kişilikli olduğunu düşünen biri çıksa kimse onu yadırgamazdı. Yine de kendisinden yaşça büyüklere her zaman saygı gösterirdi, bu yüzden bu karanlık yönü çoğu kişi tarafından fark edilmezdi.
Anlıyorum, demek öyle değil. Yazık olmuş.
Neden sordun ki?
Şey, sadece Carrera Hanım’ın adamlarından biri olan Agera’yı tanıyıp tanımadığını merak etmiştim...
Hakuro kelimelerini dikkatle seçti. İblis Agera, Hakuro’nun çok yakından tanıdığı birine inanılmaz derecede benziyordu; adeta onun ikizi gibiydi. O kişi, Hakuro’nun dedesi ve aynı zamanda dövüş sanatları öğretmeni olan Byakuya Araki’den başkası değildi.
Bu yüzden Agera’ya karşı içinde büyük bir merak uyanmıştı fakat iblisin kendisi Hakuro’ya hiç dikkat etmemiş gibi görünüyordu. Acaba yaşlılık Hakuro’nun görünüşünü çok fazla değiştirdiği için mi onu tanıyamamıştı?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.