İmparatorluk bünyesinde ne idüğü belirsiz, gizemli bir adam barındırıyordu. Adı Tatsuya Kondo’ydu. İmparatorluk yeraltı dünyasına dair bilinebilecek her şeyi bilen bir öteki dünyalıydı o. Başkentin bizzat karanlığı haline gelmişti.
Siyah saçlarını kısa ve düzgün kestirir, kâkülleri hafifçe gözlerinin üzerine düşerdi. Eğitilip sivriltildiği her halinden belli olsa da gayet rahat bir duruşu vardı. Dışarıdan bakıldığında, henüz yirmilerinin başında, iyi huylu bir gence benziyordu. Ancak madalyonun öteki yüzünde soğuk ve hesapçı bir adam yatıyor, mimiksiz yüzündeki gözleri sinsi sinsi parıldıyordu. Baktığı herkesin ciğerini okuyacak kadar keskin bakışlardı bunlar; dostane değil, akıllıca ve kurnazca. Zaten aksi de beklenemezdi, nitekim Yüzbaşı Kondo hiç de gösterdiği yaşta değildi.
İmparatorluk başkentinde öteki dünyalılara rastlamak pek de alışılmadık bir durum sayılmazdı. İmparatorluk onları koruma altına alacağına dair söz vermiş ve dünyanın dört bir yanından toplamıştı. Tatsuya da bu plan sayesinde kurtarılan kişilerden biriydi ve bu durum tamamen bu diyardaki büyüyle ilgiliydi.
Yetmiş yılı aşkın bir süre önce Tatsuya, vatanı uğruna canını hiçe sayıp özel bir askeri harekâtta, düşman donanmasını vurmakla görevli bir intihar uçağı filosunda görev almıştı. Görevin gerekliliği hakkında bir yorum yapmıyordu. O günlerin şartlarına dönüp baktığında tek düşündüğü, yapabileceği başka hiçbir şey olmadığıydı. Sadece komutası altında yaşayıp ölen adamlara dönüp bakıyor ve eylemlerinde bir anlam bulabilmeyi umuyordu.
Aradan geçen zamana rağmen onları asla unutmamıştı. Silah arkadaşlarının anısıyla yaşamaya devam edebilmek için o zamanlar sahip olduğu yüzbaşı rütbesini korumayı seçmişti.
Tatsuya ölüme doğru kanat çırpmıştı çırpmasına ama patlayan o korkunç ısı ve ışık parlamasıyla birlikte kendini bir anda başka bir dünyada bulmuştu. Ölüm burnunun dibindeydi fakat bir şekilde hayatta kalmayı başarmıştı.
Tatsuya’yı kurtaran kişi bizzat imparatorun kendisiydi. O gün şans Tatsuya’dan yana gülmüştü.
Sadece imparatorun ve birkaç yakın kurmayının girebildiği özel bir bahçede belirivermişti. İmparator da tam o sırada orada dinlenmekteydi.
"Ne kadar da ilgi çekici," diyen bir ses duydu Tatsuya. "Belki de bu kaderin bir cilvesidir."
Ardından bilincini kaybetti. Uyandığında sapasağlamdı, üzerinde tek bir çizik bile yoktu. Şansı hayatını kurtarmıştı. Bir zamanlar gözden çıkardığı o hayatı, artık imparatorun iyiliğine karşılık vermek için adamaya ant içti. Dünyalar arası yolculuğundan ve ölümün kıyısından döndükten sonra uyandırdığı tüm güçleri imparatorun emrine sundu. Bu durum günümüzde de geçerliliğini koruyordu.
Asla kamuoyunun önüne çıkmazdı. Hiç yaşlanmıyor, aynen o gündeki gibi görünüyordu. Başkentin gölgesine gizlenmiş İmparatorluk İstihbarat Bürosu’nda, İmparatorluğun en derin karanlığında icraatlarını sürdürüyordu.
Bilgi koridorlarında süzülen gizemli bir gölge, İmparatorluğun ardına gizlenmiş bir adam. Bir insan, kötülüğün terbiyecisi.
Tatsuya Kondo’nun pek çok lakabı vardı. İmparatorluk İstihbarat Bürosu’nun başıydı ve tümen komutanlarının bile görmezden gelemediği büyük bir muamma olarak korku salıyordu.
İstihbarat bürosu, Gadora’nın Zindan’ı ele geçirmek için Shinji liderliğinde bir ekip gönderdiği bilgisini almıştı.
"Anlaşıldı. Aferin."
Yüzbaşı Kondo sessiz bir adamdı. Bundan fazlasını söylemedi. Bu muameleye alışkın olan enformatör, selam verip odadan çıktı. Kondo fikirlerini asla başkalarına açmazdı.
Kendisine sunulan raporda Yuuki’nin adamları hakkında detaylı bilgiler yer alıyordu. Dünyanın dört bir yanından binden fazla öteki dünyalı toplanmıştı. Bunların onda birinden biraz daha azı sıfır eşsiz beceri ile uyanmıştı. Bu kadın ve erkekler imparatorluk başkentine yerleştirilmiş ve huzur içinde yaşamalarına izin verilmişti. Onda birinden biraz fazlası ise savaşa yönelik eşsiz becerilere sahipti. Sayıları yüzü aşan bu kişiler, yeteneklerine en uygun tümenlere atanmıştı. Geri kalanlar ise becerilerine göre askeri olmayan mesleklere yönlendirilmiş, çok çeşitli alanlarda kendilerine faydalı işler bulmuşlardı.
Asıl sorun, savaş becerileri uyandıran öteki dünyalılardı. Yuuki Kagurazaka, Batı Ulusları’ndaki Serbest Lonca’nın kurucusuydu ve bir yıl öncesine kadar yüce usta olarak hizmet verip bu gücü öteki dünyalıları kurtarmak için kullanmıştı. En azından Yuuki kendini böyle tanımlıyordu ancak istihbarat bürosu bunun bir yalan olduğunu zaten biliyordu.
Eldeki veriler, Rozzo ailesinin nüfuzundan yararlanarak onlarla yakınlaştığını gösteriyordu. İstihbarat bürosu, Batı’nın kitleler halinde öteki dünyalı çekmek için yasadışı ve yasak bir çağırma programı yürüttüğünü biliyordu. Ellerinde bu kadar çok savaşa yatkın kişi bulunmasının başka bir açıklaması olamazdı. Bir kilit laneti vasıtasıyla, çağrılan kişileri geri dönüşü olmayan bir sadakat yeminine zorlamak da mümkündü. Bu çağrılanlar, sana asla ihanet etmeyecek bir ekip kurmanın en garanti yoluydu ve şimdi o öteki dünyalılar çeşitli ordularda konuşlandırılmıştı.
Kondo bunu vahim bir haber olarak görüyordu. Yaklaşan bir tehlike. Mükemmel bir algı yeteneğine ve gerçekten korkutucu bir sezgiye sahipti. Süphelenmekte de sonuna kadar haklıydı. İmparatorluğa taşındığından beri sergilediği söz ve eylemlere dayanan bu raporun sonuçları netti; İmparatorluk İstihbarat Bürosu, Yuuki’nin bir darbe girişiminde bulunma olasılığının son derece yüksek olduğuna inanıyordu.
Ayrıca ellerinde Yuuki’nin bu girişim için kafalamaya çalıştığı kişilerin bir listesi de vardı. Başarıları göz önüne alınarak İmparatorluk onun sığınma talebini kabul etmişti fakat o bunun kıymetini pek bilmiyor gibiydi. Aksine kendi kafasına göre takılıyor, gücünü genişletmek için var gücüyle çalışıyor ve el yazması adamlarını ordunun her tümenine yerleştiriyordu. Hatta içlerinden birkaçı İmparatorluğun en yüksek onurlarından biri olan İmparatorluk Şövalyeliğine kadar atanmıştı. Ordu tümeni bir dereceydi ama Majesteleri İmparator’u korumak için kurulan Muhafız Birliği’ne hainlerin sızmasına göz yumulamazdı.
Kondo artık buna izin veremezdi. Bu durum tehlikeli, diye karar verdi. Yuuki Kagurazaka, sen kesinlikle ortadan kaldırılması gereken birisin.
Ancak şu an harekete geçme zamanı değildi. Usta büyücü ve İmparatorluğun en güçlü insanlarından biri olan Lord Gadora’nın Yuuki ile bağlantılı olduğu bildiriliyordu. Ellerinde bu raporu destekleyecek kanıtlar vardı fakat bu ilişkinin ne kadar derin olduğu belirsizdi. Lord Gadora’nın İmparatorluk için taşıdığı önem tartışılmazdı. Kondo onun anlık bir hevesle ihanet edeceğinden şüphe duysa da, esasen devletin idealleriyle kendi hedefleri örtüştüğü için İmparatorluk ile çalıştığını biliyordu. Öyleyse bir kıvılcım, hedeflerini İmparatorluk ile karşı karşıya getirebilirdi.
Eğer böyle bir şey olursa, o ihtiyar da en az diğeri kadar dangerous hale gelirdi. Bu durumda...
Yuuki... ve Gadora.
Yuuki sadece bir çocuk gibi görünüyordu ama eylemleri deneyimli bir adamın parmak izlerini taşıyordu. Tıpkı Kondo’nun kendisi gibi, sadece görünüşüne bakılarak yargılanamayacak kadar tehlikeli bir konuydu. Gadora ise yaşlı bir adam gibi duruyordu ama bundan çok daha fazlasıydı; bini aşkın yıldır yaşayan canlı bir canavardı adeta. Onu karşısına almak isteyen hiç kimse işi yarım yamalak tutamazdı.
Bu yüzden bilgi toplama vaktiydi. Kanıtları vardı ama istihbarat henüz yeterli değildi. Şimdilik açığa çıkıp harekete geçmek için erkendi. Yuuki’nin öteki dünyalılarının her birini dikkatle inceleyecek, üzerlerinde kilit laneti olup olmadığını araştıracaktı.
Fakat Yuuki ya da Gadora en ufak şüpheli bir hamle yaparsa...
"...Adil bir yargılanma beklemesinler."
İmparatorluğun gölgesine gizlenen adam, Yüzbaşı Kondo, hainlere asla merhamet etmezdi.
"Dans etmeye devam edin bakalım, İmparatorluk uğruna. Nasılsa ikiniz de çoktan avcumun içindesiniz."
İmparatorluğun zifiri karanlığında Kondo, gözlerinde soğuk bir parıltıyla kendi kendine fısıldadı.
Süslü bir masanın bulunduğu bir ofiste, tek gözlü bir adam lüks bir koltukta oturuyordu. Sol gözünü bir bant kapatıyordu; cılız, kırklarında görünen bir adamdı. Adı Caligulio’ydu ve İmparatorluğun en güçlü kuvveti olan Zırhlı Tümen’in komutanıydı.
Önündeki masada birkaç büyü kristali duruyordu. Bunlar saf, yüksek kaliteli ve bilinen büyü enerjisi kaynaklarıydı. Yuuki tarafından sağlanan teknoloji sayesinde, canavarların çekirdeklerinden çıkarılan bu kristaller işlenerek büyü taşlarına dönüştürülebiliyor ve böylece seri üretimi yapılabilen güvenilir bir büyü kaynağı haline getirilebiliyordu.
Canavarlar bazen doğal büyü taşları düşürürlerdi ancak bunlar sadece A-Rütbe ve üzeri olan, bunu kanıtlayacak devasa magikül miktarına sahip yaratıklardan toplanabilirdi. Bu doğal büyü taşları kalitede rakipsizdi; içeriklerinden ziyade çoğunlukla süsleme veya büyü katalizörü olarak kullanılıralardı. Düzenli bir tedarik zinciri olmadıkça enerji kaynağı olarak bir işe yaramazlardı.
Caligulio uzanıp masadan bir büyü kristali aldı. İnceledikçe ne kadar yüksek kaliteli olduğunu daha iyi anlıyordu. Büyü kristalini tekrar yerine bıraktı, elinde bıraktığı hissiyatı daha şimdiden özlemişti. Ardından bu numunelerle birlikte gelen raporu eline aldı.
Rapor araştırma laboratuvarından geliyordu. Bu kalitedeki büyü kristallerinin her birinden yüz adet İmparatorluk yapımı büyü taşı üretilebileceği belirtilmişti. Doğrudan enerjiye dönüştürülebilecek kadar saftılar ve bu standartta kristalleri doğal yollardan toplamak en az B-rütbe bir canavar gerektirirdi.
"Lanet olsun sana Gadora! Böyle bir kâr kapısını gizlice kendine saklamak da ne demek..."
Caligulio öfkeliydi. Araştırmacılara rüşvet vermiş, her türlü gelişmeden kendisini haberdar etmelerini söylemişti ve işte bu rapor o rüşvetin karşılığıydı. Gadora bu büyü kristallerini daha yeni getirtmişti; nereden toplandığını söylememişti ama sayılarına bakılırsa Caligulio bir canavar yuvasına denk geldiğini tahmin ediyordu. Sonuçta birinci sınıf numunelerdi ve yapılan testler hepsinin aşağı yukarı aynı miktarda enerji içerdiğini gösteriyordu. Farklı türlerden aynı anda avlanıldığında bu tutarlılığı yakalayamazdınız; illaki bir değişkenlik olurdu ve pratiklik adına onları büyü taşlarına dönüştürmek zorunda kalırdınız.
Söz konusu büyü kristalleri şaşırtıcı derecede benzer bir kaliteye sahipti; bu da hepsinin aynı tür canavardan elde edildiğini gösteriyordu. Caligulio bu yaratıkları evcilleştirip yetiştirmeyi beklemiyordu tabii ama düzenli aralıklarla yapılacak av seferleri bile İmparatorluğun enerji ihtiyacını karşılamada büyük rahatlık sağlardı.
Ne var ki işler göründüğünden çok daha karmaşıktı.
Caligulio’nun yüzünde hırslı bir tebessüm belirdi. Rapora göre, bu büyü kristallerinin kaynağı olan avlanma bölgesini ele geçirmek, kesintisiz bir enerji arzına giden yolda devasa bir adım olacaktı. Üstelik bu canavarların nerede yaşadığına dair ellerinde belirsiz tahminlerden fazlası vardı. Doğrudan nokta atışı bir konuma sahiptiler. Bütün söylentilerin odak noktası olan o Zindan, İblis Lordu Rimuru’nun hakimiyet bölgesinin tam kalbindeydi.
“Şu lanet ihtiyar da o Yuuki denen velete fazla ilgi göstermeye başladı. Artık yüzünü gördüğüm bile yok. Bu fırsatı kendine saklamaya nasıl cüret eder!”
Caligulio’nun canını sıkan asıl mesele buydu.
Hepsi bu kadarla da kalmıyordu. Aralarının iyi olduğu üst düzey bir soylu, kulağına oldukça ilgi çekici şeyler fısıldamıştı. Gadora’nın bu Zindanı araştırmak üzere yola çıktığını ve orada üç çırağını kaybettiğini anlatırken, diğer birçok soylu gibi o da zevkten dört köşe olduğunu gizleme gereği duymamıştı.
Normalde böyle bir haber sadece hafif bir acımayla karşılanırdı ancak asıl sorun Gadora’nın yanında getirdikleriydi. İhtiyar sadece büyü kristalleriyle dönmemişti; beraberinde hazineler de getirmişti. Bunlardan biri de şu anda Caligulio’nun çalışma masasını süsleyen kılıçtı. Büyü çeliğinden işlenmiş bu silah, ustalıkla dövüldüğünü ilk bakışta belli ediyordu. Gerçekten mükemmel bir parçaydı; ancak Cüce Krallığı’nın en seçkin zanaatkarlarının elinden çıkabilecek türdendi. Hatta metalin saflığı düşünüldüğünde onlardan bile iyiydi. İmparatorluk sınırları içinde dolaşıma giren hiçbir şey bununla kıyaslanamazdı.
Caligulio bu kılıcı, üçlü bir setin parçası olarak o nüfuzlu soylu dostundan satın almıştı. Parçalardan birini tümeninin teknik departmanına çoktan teslim etmişti bile. Soylu, kılıcın nadide bir parça olduğunu, belki de içinde gizemli bir güç barındırdığını öne sürerek caka satmış ve Gadora kendisine bunları beş kuruş almadan vermiş olmasına rağmen Caligulio’yu yatırım yapmaya teşvik etmişti. Caligulio, Gadora’nın bunları neden karşılıksız verdiğini sorduğunda ise soylu kem küm etmiş, “Bunu sana söyleyemeyeceğimi biliyorsun,” diyerek böbürlenmişti.
Böylece komutan, kılıç başına yüz altından toplam üç yüz altın ödemişti. Kendisi de bu kılıçları merak ediyordu ve seti satın aldıktan sonra soylu nihayet birkaç ipucu vermeye razı olmuştu.
Caligulio alt tabaka bir soylu aileden geliyordu ve tümen komutanlığına sırf kendi yeteneği sayesinde tırmanmıştı. İmparatorluk tamamen liyakata dayalı bir düzenle yönetildiği için, kılıçları aldığı o üst düzey soyludan rütbece üstündü. Çünkü ötekinin unvanı sadece doğuştan geliyordu. Normal şartlarda böyle biri Caligulio gibi birine dönüp bakmazdı bile ancak rütbesi yüzünden en azından nezaket gösterisi yapmak zorundaydı.
Hala bana tepeden baktığına eminim ama umurumda değil. Şu an tek yapmam gereken, ellerindeki her şeyi sonuna kadar nasıl kullanacağımı çözmek.
Üst düzey soylu sınıfı, çıkarı olmadığı sürece asla parmağını bile oynatmazdı. Hiçbiri sırf iyilik olsun diye bilgi verecek kadar yumuşak kalpli değildi. Hayır, Caligulio’ya ulaşıp Gadora’nın bulgularını anlatmalarının arkasında soğuk, ince hesaplar yatıyordu. Esasen Caligulio ile Yuuki’yi terazinin iki farklı kefesine koymuşlardı.
“Şu soyluların açgözlülüğüne bak! Ama sen de az değilsin Gadora. Soylulara baskı yapıp labirenti ele geçirmesi için Karma Tümen’i göndermeye kalkışmak ne demek! Benim tümenimi önerebilirdin ama yok… Zırhlı Tümen’i elinden aldığım için hala kin beslediğine inanamıyorum…”
Zırhlı Tümen, Gadora’nın desteği sayesinde büyük bir modernizasyon sürecini henüz tamamlamıştı. Asker sayısı onlarca, hatta yüzlerce kat artmıştı fakat Gadora’nın bu kuvvet üzerinde hiçbir komuta yetkisi yoktu. Caligulio, Gadora’nın bu durumu deli gibi kıskandığından emindi.
“Ama olsun. Soylu muhbirlerim gerçekten büyük bir şans oldu. Şimdi hepsini atlatıp bu ganimeti kendi kuvvetim adına ele geçirebilirim.”
Soyluları arkasına almanın elbette bir bedeli vardı. Caligulio o ganimete el koyarsa, hatırı sayılır bir yüzdesi o adamların cebine girecekti. Yine de bunun kötü bir anlaşma olmadığını düşünüyordu.
Bu labirent sadece büyü kristali üretmekle kalmıyor. Şu kılıç bile muazzam. Şimdilik Nadir sınıfta ama yüz yıla kalmaz Eşsiz sınıfa yükselir. Hatta kullandıkları büyü çeliği miktarını düşününce çok daha hızlı bile olabilir. Sadece bu bile labirentin benim kontrolümde ne kadar değerli olacağını kanıtlamaya yeter!
Caligulio işte bu yüzden soyluları kendi tarafına çekmek için o kadar çaba harcamıştı.
Şimdi bu operasyonu gelecekte nasıl finanse edeceğini planlıyordu ancak zihninin bir köşesinde kurcalayan tek bir şüphe vardı.
…Peki ama o yuva ne işe yarıyordu?
Nüfuzlu soylu “gizemli bir güçten” bahsetmişti ve bu lafın doğrudan Gadora’nın ağzından çıktığına şüphe yoktu. Caligulio böyle bir şey hissedememişti fakat kabzadaki o boş yuva merakını cezbetmişti. Ne anlama gelebilirdi ki? Anlamasının imkanı yoktu. Bu yüzden parçalardan birini teknik departmana vermişti ama onların analizi henüz bitmemişti.
Tabii Batı’nın aksine, kılıç devri İmparatorluk için çoktan kapanmıştı…
Meseleye hakimdi. Bu kılıcın içinde ne tür bir değer saklı olursa olsun, modernize edilmiş tümeni için pek bir anlam ifade etmiyordu. Ondan ancak iyi eğitilmiş bir savaşçı yararlanabilirdi; kendisi veya yakın danışmanları gibi biri. İşte bu yüzden sonuçları duymak için sabırsızlanıyordu.
Birkaç gün sonra Caligulio şaşırtıcı bir rapor aldı.
Analizi bizzat sunmaya gelen baş teknisyen, “Açıklamama izin verin,” dedi. Yapılan bilimsel incelemelerin ardından epeyce şey keşfetmişlerdi. Bir kere o yuva öylesine yapılmış bir tasarım detayı değildi. Büyünün verimli bir şekilde üretilmesini sağlayan bir enerji emme mekanizmasıydı. Bu bir kılıçtan ziyade, adeta bir büyü fırlatıcısıydı.
“Bu İblis Lordu Rimuru’nun işi mi? …O zaman onu hafife alamayız, evet. Bayağı ilginç bir fikir.”
“Kesinlikle öyle. Rakibi yakın dövüş silahı olduğuna inandırıp kafa karıştırmayı, sonra da büyüyle gafil avlamayı hedeflediklerini düşünüyorum. Ayrıca yuvaya doğru enerji kaynağı yerleştirilirse, büyü yapan kişi—ya da bu durumda silahı kullanan—hiç çaba harcamadan büyü savurabilir.”
Evet, bu silahın en benzersiz yanı, büyüye yatkınlığı olmayan kişilerin bile kendi büyülerini yapmalarına imkan tanımasıydı. Bu durum genel geçer mantığa tamamen aykırıydı.
Baş teknisyen, “Ancak,” diye sordu. “Bunun labirentin içinde bulunduğundan emin misiniz?”
“Evet, eminiz. Olay yerine kendi adamlarımdan bazılarını gönderdim ve Gadora’nın bize anlattığı her şeyi doğruladılar.”
Caligulio, labirent hakkında bilgi toplamak için Rimuru’nun canavar şehrine kendi ekibini göndermişti. Araştırmaları 40. Kat civarında duvara tosramıştı ama bir tüccar onlara oldukça ilgi çekici bir bilgi vermişti. Anlatılana göre bu yuvalı silahlar labirentin içinde bulunuyordu ve pazarda yüksek fiyata satılsalar da Eşsiz sınıf silahlara kıyasla hala daha ucuzdular.
“Peki ne amaçla kullanılıyorlar…?”
“Hıh! Biraz kafa yor bakalım. Biz yeni bir silahı ancak kapsamlı testlerden geçirdikten sonra onaylamaz mıyız?”
Baş teknisyen zeki bir adamdı ama taktiksel zekadan uzaktı. Ancak Caligulio durumu açıkça izah ettiğinde silahların kullanım amacını kavrayabildi.
“Ah, anlıyorum… Demek bunları maceracı kalabalığının eline verip performanslarını test ettiriyorlar? Bu mantıklı. Bu yuvaya bir büyü taşı yerleştirdiğimizde kılıç anında rütbe atlayıp güçlü bir büyü kılıcına dönüştü ama işlevinin bununla sınırlı olduğunu sanmıyorum. Resmin tamamını görmek için çok daha fazla deney yapmaları gerekir. Bu da yıllarını alır.”
“Kesinlikle! Bu yüzden silahları sağa sola dağıtıp avam halkın test etmesine izin veriyorlar. İhtiyaçları olan tüm veriyi topladıktan sonra da hepsini geri toplamayı planladıklarına eminim.”
Caligulio bir bakıma Rimuru’nun niyetini doğru okumuştu. Kendi tecrübelerine dayanarak, böyle bir deneyin zaman alacağını biliyordu. Şimdilik bunlar sadece test silahlarıydı ancak karşı tarafa daha fazla zaman kazandırmak tehlikeli olurdu. İnsanlar garip ve meraklı yaratıklardı; özellikle kendilerini tehlikeye atmaktan çekinmeyenler, muazzam fikirlerin nüvesini tesadüfen bulmakta üstlerine yoktu.
“Gerçekten akıllıca bir fikir,” diye mırıldandı. “Hiç kimsenin ölmediği bir laboratuvarda kelimenin tam anlamıyla insanlı deneyler yapıyorlar.”
“Bunun için şu bileziğin gerekli olduğu söylendi fakat analizlerimiz henüz kayda değer bir sonuç vermedi. Eğer hakkındaki söylentiler doğruysa, askeri eğitim için biçilmiş kaftan olurdu, değil mi?”
Baş teknisyen dikkatle mühürlenmiş bir kutu çıkarıp Caligulio’ya gösterdi. İçinde Gadora’nın getirdiği hazinelerden biri olan Diriltme Bileziği duruyordu.
“Bu örneğin sahte olduğuna eminim elbette. Yine de ordumuz bu labirenti ele geçirmeyi başarırsa…”
Eğer başarır ve bu bilezik sisteminin gerçek olduğunu kanıtlayabilirlerse, bunun ordusuna sağlayacağı katkı muazzamın da ötesinde olurdu.
“Hoş… Çok hırslı bir adamsınız Sir Caligulio. Peki bunun için bir iblis lorduyla savaşmaya hazır mısınız?”
“Elbette hazırım. Durduk yere ona meydan okumak yanlış bir hamle olurdu fakat Jura Ormanı tam da işgal rotamızın üzerinde. Bu labirent de göz ardı edemeyeceğimiz bir noktada bulunuyor. Birinin orayı ele geçirmesi şart.”
“Kıkırdamalar… Şey, nereden baktığınıza bağlı tabii.”
İkisi de bu durum karşısında bıyık altından güldü.
“Düşünsene. Tek bir hamlede hem istikrarlı bir büyü kristali tedariki hem verimli bir test alanı hem de işler yolunda giderse düşmanın en son teknoloji silahlarını ele geçirebiliriz.”
“Bu durumda Zırhlı Tümen’in başkalarından önce labirenti ele geçirmesi hayati önem taşıyor, değil mi Sir Caligulio?”
“Bunu bana hatırlatmaya gerek yok. Yakında büyük haberler duymayı bekle.”
Başteknisyen hoşnut bir edayla gülümsedi. Caligulio da ona ince bir tebessümle karşılık verdi.
“Ama görünüşe göre ihtiyar kafa kâğıdını eskitiyor,” dedi teknisyen.
“‘Görünüşe göre’ mi? Emin ol öyle. Büyü kristallerine o kadar odaklandı ki asıl ganimetin kılıç ve zindan olduğunu fark edemedi.”
“Büyüye bu kadar kafayı takmanın talihsiz bir yan etkisi işte. Ne de olsa rütbe değiştirebilen bir silah, tam anlamıyla bir çığır açılımı.”
Caligulio teknisyenine hak veriyordu. Gadora büyük adamdı ama büyünün mutlak hüküm sürdüğü devir geride kalmıştı. Artık diyarlarda bilim denilen yeni bir rüzgâr esiyordu ve bu rüzgârın büyüyle birleşimi yeni bir çağın habercisiydi.
İşte tam da bu yüzden Zırhlı Tümen’e liderlik etmeye en uygun kişi benim. O ihtiyar, haddini ve yerini bilseydi saygımı kazanabilirdi. Ama planlarına Yuuki’yi de dâhil etmeye kalkışıyorsa, ona merhamet göstermeme hiç gerek yok.
Caligulio zihninden bunları geçirirken bir yandan da planını şekillendirmeye başladı. Birden fazla İblis Lordu’yla aynı anda kapışmak akıl kârı değildi ama sadece Rimuru ile başa çıkmak çocuk oyuncağıydı. İmparatorluk’un en büyük arzularından biri olan Fırtına Ejderhası zaten hedefe oturtulmuştu. Caligulio’nun bizzat geliştirdiği yeni silah sayesinde Fırtına Ejderhası’na diz çöktürüp boyun eğdireceklerdi. Biraz kayıp verilse bile bunu başardıklarında elde edecekleri kazanç muazzam olacaktı… Yine de Lord Gadora buna şiddetle karşı çıkmaya devam ediyordu. Bu da bardağı taşıran, Caligulio ile Gadora’nın yollarını tamamen ayıran son damla oldu.
Hah! O lanet ejderhayı bir evcilleştirelim, o slime kılıklı İblis Lordu’nu ezip geçmek çocuk oyuncağı olacak. Sonra da halka İmparatorluk’un en güçlü ordusu kimmiş göstereceğiz!
Zamanı gelmişti ve Caligulio heyecandan yerinde duramıyordu. Küstahlığının cezasını kesmek için Gadora’nın burnunu sürtecek, İmparatorluk’taki konumunu bir daha sarsılmayacak şekilde sağlamlaştıracaktı. Ancak bunu başarmadan önce kendini kanıtlamalıydı; Zırhlı Tümen’in ejderhayı boyunduruk altına alması ve zindanı ele geçirmesi gerekiyordu.
Bunu gerçekleştirmek için de…
“Yürüyüş vakti geldi. Bir sonraki İmparatorluk Konseyi’nde teklifimi sunacağım.”
“Ah, o gün nihayet geldi demek…”
Caligulio başıyla onayladı. İblis Lordu hazırlıklarının bitmesini beklemeye gerek yoktu. Bunu tereddütlerine kılıf yapan herkesin sesini kesmeye hazırdı.
Benden önce davranamayacaksın Gadora. Ve Yuuki… Gadora’yı yanına aldın diye havalara uçuyorsun değil mi? Sana yerini tam olarak öğreteceğim.
Aptal meslektaşlarına bıyık altından güldü. Ellerine değerli bilgiler geçirme fırsatı gelmişti de bunu fark edemeden heba etmişlerdi. Zaten hepsi bir halt bildiğini sanan bir sürü aptaldan ibaretti, Caligulio bundan adı gibi emindi.
Akranlarını aşağılarken bile zihni durmaksızın çalışıyordu. Bu işten en yüksek kârı nasıl elde edebilirdi? İmparator’a sunacağı kapsamlı teklifi hazırlarken bir yandan da bu soruların cevabını tarttı.
Böylece İmparatorluk harekete geçecekti.
İmparatorluk Konseyi başlamak üzereydi.
Düzgün bir sıra halinde dizilmiş askerî yetkililer ve sivil bürokratlar gergindi. Bu, barış zamanına ait sıradan bir toplanma değildi ve kimse Konsey’in toplandığı büyük konferans salonunun yakınına bile yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Bu toplantıda farklı bir hava vardı, herkes bunu iliklerine kadar hissedebiliyordu.
İmparator’un girişi duyurulduğunda salondakilerin hepsi başını eğdi. Paravanın arkasında birinin varlığı hissediliyordu. Dünyanın en büyük askerî süper gücü olan Nasca Namrium Ulmeria Birleşik Doğu İmparatorluğu’nun mutlak lideri, Birleşik İmparator Ludora Nam-ul-Nasca oradaydı. Asla halkın karşısına geçip doğrudan konuşmazdı; onun varlığına sadece o paravanın arkasından tanıklık edilebilirdi. O, toplumun en tepe noktasıydı ve sadece en yakınındaki isimler yüzünü görebilirdi. Yalnızca orada bulunması bile etrafındaki herkesi ezmeye yetiyordu. Tek komutan, mutlak otoriteydi; huzurunda fikrini beyan etmesine izin verilen insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.
Toplantı salonunda iki yüze yakın kişi toplanmıştı. İmparatorluk tümenlerinin komutanları ve yaverleri oradaydı. Muhafız Birlikleri’nin seçkin üyeleri, kusursuz ve disiplinli bir sıra halinde hazır kıta bekliyordu. Hükümet bakanları ve Lordlar Kamarası üyeleri salondaki koltukları doldurmuştu; hepsi tek bir vücut gibi başlarını öne eğmiş, seçkin bir topluluk oluşturuyordu.
Sessizliğin içinde sadece kıyafetlerin hışırtısı yankılanıyordu.
Derken tüm sesler kesildi. Bu işaretle birlikte başbakan, protokol müdürüne bir el hareketi yaptı.
“Majesteleriiiii İmmmparatorrrrrr!!”
Salondaki herkes tek bir ağızdan selamlarını sunarak bu sessizliği görkemli bir koro gibi yardı. Böylece, İmparatorluk’un yaklaşan işgalini tartışacakları ve şüphesiz tarihe geçecek olan İmparatorluk Konseyi başladı.
Toplantı ciddiyetle başladı.
Tezgâhtaki büyük çaplı sefer konusunda Konsey içindeki fikirler ikiye bölünmüştü: Bir tarafta temkinli ve muhafazakâr kesim, diğer tarafta ise savaş çığlıkları atan hevesli taraf.
İlk tartışma konusu şuydu: Savaşı başlatmak için hangi bahane kullanılacaktı? Aslında bu anlamsız bir soruydu; İmparator öyle istiyorsa öyle olacaktı. Fakat savaş gerçekten mümkün müydü? Fikirlerin ayrıştığı nokta tam olarak burasıydı. Bir taraf temkinli adımlar atılmasını savunurken, diğeri düşmanın yerle bir edilmesini istiyordu. Sivil yetkililer ise söze diplomatik çabalarla başlanması gerektiğini, örneğin bir teslimiyet çağrısı yapılması ya da baskı kurmak için tehdit savrulması gerektiğini ileri sürüyordu.
İmparator savaş vaktinin geldiğine inanıyorsa kimsenin ona karşı gelmeye yetkisi yoktu ama imparatorluk fermanı henüz çıkmamıştı; bu yüzden her taraf kendi niyetini bu Konsey’e taşımıştı. Savaş sadece bir zaman meselesiydi, asıl mesele bunun nasıl yürütüleceğiydi. Kıtanın dört bir yanına dağılmış olan İblis Lordları ve onların bölgeleri can sıkıcı bir detaydı ancak sınırları ihlal edilmediği sürece hiçbiri harekete geçmezdi. Asıl engel Fırtına Ejderhası’ydı ve tartışma doğal olarak Jura Ormanı’na kaydı.
Konsey üyelerinden biri savaşa karşı olduğunu dile getirdi.
“Müsaadenizle Majesteleri, ben bu sefere karşıyım.”
Konuşan, İmparatorluk’un en büyük büyücüsü Lord Gadora’ydı ve sesinde en ufak bir korku kırıntısı bile yoktu.
“Ne kadar utanmazca bir korkaklık! Bu konuyu yine mi açıyorsunuz Sir Gadora?”
Zırhlı Tümen Komutanı Caligulio hemen lafını kesti. Her seferinde böyle oluyordu; biri muhafazakâr, diğeri savaş yanlısı iki ayrı grubun liderleriydiler.
“Batı’ya saldırmak istiyorsak bu sorun değil ama o lanet ejderha Veldora, Jura Ormanı’nda çöreklenmiş durumda. Ejderhanın dirilişini daha iki yıl önce teyit ettik. Nasıl temkinli olmayız?”
Salondan onaylayan sesler yükseldi. Bazıları ise Gadora’yı yüreksizlikle suçlayıp onunla dalga geçti.
Veldora katliamının üzerinden üç yüz yıldan fazla zaman geçmişti; o dönemin yarattığı dehşet insanların hafızasından büyük ölçüde silinmişti. Şahinler çoğunluğu oluşturuyordu, durum Gadora’nın tarafı için pek de iç açıcı görünmüyordu.
Gidişatı sezen Caligulio ateşi körüklemeye karar verdi.
“Sizin bu temkinli duruşunuzdan öğreneceğimiz çok şey var Lordum. Ancak burada defalarca belirttiğim gibi, artık Veldora’ya karşı kesin çözümlerimiz var. Yeni silahımız sayesinde o ejderhayı emirlerimize boyun eğdirmemiz tamamen mümkün!”
“Bu saçmalık! Burası hayallerinizden bahsedeceğiniz bir forum değil Sir Caligulio. Bunun başarısız olma ihtimalini kimse inkâr edemez, öyleyse neden temkinli olmayalım? Özellikle de ormanın tamamı yeni bir İblis Lordu’nun yönetimi altındayken! İblis Lordlarının asla ittifak kurmadığını söylerler ama durduk yere birini karşımıza almanın mantığı yok. Ejderhanın dirildiği ve yeni İblis Lordu Rimuru ile ortaklık kurduğu yönünde haberler alıyoruz. Bir İblis Lordu ile iş yapmanın en doğru yolu saldırmazlık paktı imzalamaktır!”
İmparatorluk’u, Clayman’in eski topraklarına bağlayan Ölüm Vadisi, büyük bir orduyu geçirecek kadar genişti. Ancak bu seçenek masadan kalkmıştı çünkü İblis Lordu Milim’in bölgesine izinsiz girmek anlamına geliyordu. Bu topraklar verimli olsaydı, orduları bir ormanda ilerlemek zorunda kalmayıp çok daha hızlı hareket edebilirdi fakat bu avantaj, Milim’i kışkırtmaya değmezdi. Benzer şekilde, Jura Ormanı’ndan geçecek bir yol onları Batı’nın burnunun dibine kadar getirirdi fakat Fırtına Ejderhası Veldora geri dönmüştü ve hemen yanında İblis Lordu Rimuru duruyordu.
Gadora’ya göre durduk yere yeni düşmanlar yaratmaya gerek yoktu. Konsey’deki sivil yetkililerin birkaçı da bu fikre katıldı ancak Caligulio sadece hor gören bir edayla burnundan soludu.
“O halde Sir Gadora, İmparatorluk’tan en büyük arzusundan vazgeçmesini mi istiyorsunuz?”
Ormanı geçemezlerse Batı’ya kayda değer bir kuvvet konuşlandırmak imkânsızdı. Dolayısıyla Caligulio’nun bu sorusu ordunun tam desteğini arkasına aldı.
“Sir Caligulio haklı Lordum. Kudretli İmparatorluk’un karşısında bir İblis Lordu tehdit bile olamaz!”
“Majestelerinin huzurunda nasıl böyle saygısızca konuşabilirsiniz?! İmparator’un iradesine karşı gelmeye nasıl cesaret edersiniz Sir Gadora?!”
“Hayır! Bir düşünün! Bir İblis Lordu’yla savaşmaktansa Cüce Kralı’nın iş birliğini kazanmak çok daha akıllıca. Hiç zayiat vermeyiz ve Batı’yı ele geçirmek çok daha kolay olur!”
Gadora bu karşıt görüşleri bastırmaya çalıştı. Fakat izleyicilerden biri ona kahkahayla karşılık verdi.
“Asıl saçmalayan sizsiniz Sir Gadora. Cüce Kralı, Kılıç Ustası olarak tanınır. Selefi devasa bir kahramandı ve kendisi de en az onun kadar güçlü. Etrafı, bir İblis Lordu’ndan çok daha fazla direnç gösterebilecek namlı kahramanlardan oluşan bir lejyonla sarılı. Onlarla savaşma fırsatını memnuniyetle yakalamak isterim ama asıl amacımız bu değil. Bir grup kahramanla savaşmaktansa bir İblis Lordu’nu katletmek halktan çok daha fazla destek görmemizi sağlar!”
Bu kükreme, Büyülü Canavar Tümeni’nin komutanı Canavar Kralı Gradim’den gelmişti. Yalnızca ayağa kalkması bile etrafa ezici bir baskı yaymaya yetiyordu. Tam bir hükümdar edasına sahipti; her türlü büyülü yaratığı boyunduruk altına alabilecek bir güce sahipti. Aynı zamanda İmparatorluk’taki en önde gelen savaşçılardan biri, gururlu bir savaşçı birliğinin lideriydi. Güç bakımından komutanın İmparatorluk’taki en güçlü ikinci kişi olduğu söylenirdi. Rütbe olarak Tek Haneliler arasında yer almasa da yetenekleri sayesinde kısa sürede bir tümenin başına geçmişti. Rütbe düellolarının erişemeyeceği bir konumda bulunması, kendisini en güçlü kişi olduğuna inandırmıştı. Bu yüzden Gradim, askeri hiyerarşide kendisinden üstün olan tek kişiye, İmparatorluk Başkomutanı’na için için kin besliyordu.
Damarlarında insanadam kanı aktığına dair söylentiler gezinse de bunların hiçbiri kanıtlanmamıştı. Bu doğru olsun ya da olmasın, Gradim kesinlikle mantığıyla değil, içgüdüleriyle hareket eden bir tipti. Bu yüzden Gadora onunla anlaşmakta her zaman zorlanırdı.
"Sir Gradim, korkarım yanlış bir kıyaslama yapıyorsunuz! Ben Kral Gazel’i müttefikimiz yapmamız gerektiğini söylüyorum!"
"Budala! Cüce Krallığı’nı da topraklarımıza katacak olsaydık bu söylediğin bir anlam taşırdı. İmparatorluk’un hırslarının önüne kim çıkarsa çıksın, yapmamız gereken tek şey onları ezip boyun eğdirmektir! Ama bu nasıl bir tezgah böyle? İhtiyacımız olan tüm askeri güce sahibiz ama senin bize savurduğun bu zayıf gevezelikler yüzünden hâlâ harekete geçemiyoruz!"
"Saçmalamayın! Cüce Krallığı doğal bir kaledir. Onu bilek gücüyle düşürme fikri sadece—"
"Sessizlik! İmparatorun huzurunda bu zavallı miyavlamalarını sürdürmek zorunda mısın? İşte tam da bu yüzden tümen liderliği görevinden azledildin!" Canavar Kralı Gradim avazı çıktığı kadar bağırdı. Söylediğinde haklılık payı vardı. Yaklaşık otuz yıl öncesine kadar Gadora’nın liderliğindeki Büyü Tümeni, İmparatorluk’un övündüğü üç ana tümenden biriydi. Ancak şimdi, en yetenekli isimleri teknik departmanlara kaydırılmış, geri kalanlar ise başka görevlere dağıtılmıştı.
Bunun sebebi, büyünün özünde uygulayıcının kişisel yeteneğine dayanmasıydı. Öncelikle büyü yapmak için büyü gücüne ihtiyaç vardı ve bu, herhangi bir sınıfta öğrenilebilecek bir şey değildi; bu durum sayıları en başından kısıtlıyordu. İkincisi, büyü savaşta etkili bir araç olsa da İmparatorluk onun yerini neredeyse tamamen alan bir silah geliştirmişti: Yaygın adıyla büyü tüfeği olarak bilinen, taşınabilir bir büyü silahı. Bunlar, namlunun içine kazınmış bir büyü çemberini tetikleyen büyü taşlarıyla çalışıyor ve herkesin büyü üzerinde kontrol sağlamasına imkan tanıyordu. Tek bir büyü tüfeği yalnızca bir tür büyü üretebiliyordu, bu bir dezavantajdı ama yine de kullanışlılığı yadsınamazdı.
Bu sırada İmparatorluk, yakın dövüş için de büyü kılıçlarını geliştirmişti. Bu el silahları da büyü tüfekleriyle aynı prensiple çalışıyordu; içlerine önceden büyü yüklenmiş küçük silahlardı. İmparatorluk askeri teknisyenlerinin Zindan yapımı yuvalı silahların ne işe yaradığını hemen anlamalarının bir sebebi de tam olarak buydu.
Çatışmanın her iki tarafının da benzer şekillerde düşündüğü artık açıktı. Doğuştan yeteneği olmayanların bile büyü yapabildiği bir çağda, Büyü Tümeni’nin rolü sona ermişti. Bir devrin sonuydu bu; Gadora için hüzünlü bir an.
Ancak Gadora’ya yönelik aşağılamalar henüz bitmemişti.
"Ha-ha-ha! Yaşınız hayli ilerledi lordum. Büyü bilginiz İmparatorluk’un hazinesidir. Zırhlı Tümen’in yeni büyülü silahlar geliştirmesine paha biçilmez katkılarda bulundunuz... Ama Sir Gradim’in de belirttiği gibi, haddinizi aşan laflar ediyorsunuz. Cesaretsizliğiniz tüm benliğinizi mi kapladı yoksa?"
Caligulio ona alaycı bir kahkaha attı. Askeri kanattan ve Lordlar Kamarası’nın oturduğu sıralardan kıkırdamalar yükseldi.
"Hiçbiriniz anlamıyor musunuz? O kötücül ejderha doğal afetleri kontrolünde tutuyor. Tüm dünyadaki en güçlü varlıklardan biri o!"
"Anlamayan sensin lordum. İmparatorluk ordusu eski ordumuz değil. Başka dünyalardan gelen birçok kişinin bilgisini, yanlarında getirdikleri 'bilimi' inceledik. Bu dünyanın daha önce bildiğinden tamamen farklı, yepyeni bir teknoloji elde ettik ve bu yeni teknolojiyle ordumuz geçen nesile kıyasla onlarca kat daha güçlü hale geldi. Sizin gibi büyücüler zamanın gerisinde kalmış birer çağ dışılıktan ibaret. Artık Majestelerinin lütfunu kabul edip alçakgönüllülükle emekliliğinizi duyurma zamanınız geldi."
"N-ne?!"
Gadora buna öfkelendi... Ama bu sadece bir gösteriden ibaretti. Ne de olsa İblis Lordu Rimuru’ya çoktan boyun eğmişti. Konsey’i savaştan uzaklaştırmaya çalışıyordu ama bunun ötesinde, sonrasında ne olacağını pek de umursamıyordu.
Bu budalaların her birine acıyorum. Bilim harika bir şey ama Thalion Büyü Hanedanlığı’nın da kendine has gizli bir bilgisi var; büyü bilimi diyorlar buna. Sir Rimuru’nun kendisi de bir başka dünyalı. İmparatorluk askeri gücüyle güvende tutuluyor olabilir ama daha ne kadar...?
Tempest hakkındaki—ve Rimuru hakkındaki—gerçeği öğrendikten sonra, İmparatorluk’un zafer kazanması Gadora’ya neredeyse imkansız görünüyordu. Eski meslektaşlarının kötülüğünü istemiyordu ve imparatora karşı bir minnet borcu hissediyordu. İşte bu yüzden İmparatorluk’u bu felaket rotasından saptırmak için dürüstçe bir çaba göstermişti... Ama başarısız olursa da bunun üzerinde durmayacaktı.
Yuuki zaten için için bir darbe hazırlığındaydı ve bu patlak verdiğinde Gadora imparatoru güvende tutmayı planlıyordu. Yuuki’nin imparatoru suikastla öldürtmek istediğinden emindi; eğer dünyayı fethetmeyi planlıyorsa, tüm lider figürler onun için birer engelden başka bir şey değildi. Şimdiye kadar ne istiyorsa yapmasına izin vermişti ama artık savaşmak için hiçbir nedeni kalmadığına göre, Gadora, Yuuki’nin planlarının dünyayı kaosa sürüklemesine daha fazla müsaade edemezdi.
Gelecekte ne olacağını söyleyemem ama burada söyleyeceklerimin bir şeyi değiştireceğini de sanmıyorum. Şimdi, sanırım Sir Rimuru’nun ricasını yerine getirip Zindan için heyecanı biraz daha tırmandıracağım.
Sessizce aldığı bu kararla Gadora, gözlerini şu ana kadar tek kelime etmeyen Yuuki’ye çevirdi.
Gadora’nın suskunlaştığını gören Caligulio, zaferin kendisine ait olduğunu varsaydı.
Gadora’nın Büyü Tümeni, ordunun son büyük yapılanmasında feshedilmişti. O zamandan beri Gadora, Zırhlı Tümen için teknik danışman olarak görev yapıyordu; bu onursal bir makamdan başka bir şey değildi. Ancak şampiyon düzeyindeki güçleriyle geniş çapta tanınıyordu ve İmparatorluk genelinde hâlâ Caligulio’nun kendisinden daha fazla nüfuza sahip olabilirdi.
Ayrıca Yuuki’yi tümen lideri olarak öneren de yalnızca Gadora’ydı. Bu durum kelimenin tam anlamıyla çıldırtıcıydı.
Caligulio bundan hiç hoşlanmıyordu. Usta bir büyücü olarak övülen büyük Gadora yaşlı bir adamdı ama kariyeri üstün hizmetlerle doluydu. Onunla muhatap olurken nezaketini korumak zorunda olduğunu biliyordu. Ama yine de:
Heh... Geçmişin bir kalıntısı işte. Şimdi çekilmez yaşlı bir adamdan, hepimizin sırtına yük olan bir parazitten fazlası değil.
Zamanla İmparatorluk savaş konusunda devasa bir süper güce dönüşmüştü. Ne kadar üzücü olsa da zavallı yaşlı Gadora bu gelişime ayak uyduramamıştı.
İmparatorluk yeni bir çağdaydı ve yeni üç askeri tümeni eskisiyle kıyaslanamayacak kadar güçlüydü.
Caligulio’nun liderlik ettiği Zırhlı Tümen, başka dünya bilimi ile büyü teknolojisinin birleşimiyle hareket eden, İmparatorluk’taki en büyük askeri tümendi. Kuvveti konuşlandırılabilir iki milyondan fazla askerden oluşuyordu ancak buna İmparatorluk toprakları genelinde konuşlanmış birlikler de dahildi. Sadece bir milyon kadarı anında harekete geçebilecek durumdaydı; yine de bu, yüz yıl önce hayal bile edilemeyecek, akıl almaz ölçekte bir orduydu.
Gradim’in liderlik ettiği Büyülü Canavar Tümeni, başka dünyalılar tarafından getirilen DNA analizi teknolojisini kullanarak büyülü canavarları yakalıyor ve yetiştiriyordu. Bu programın ürettiği evcilleştirilmiş ve güçlendirilmiş yaratıklar artık bu tümenin çekirdeğini oluşturuyordu. Bu tür canavarlarla daha önce hiç böyle bir şey denenmemişti ama bu tümen bunu başarmıştı. Onların çabaları sayesinde İmparatorluk, büyülü canavarları savaş binekleri olarak bile eğitebiliyordu.
Bunlar, kadim kahramanların kanını analiz edip kendilerine mal eden İmparatorluk’un en büyük şampiyonları tarafından kullanılıyordu. Bu şampiyonlar doğuştan güçlüydü ve kanlarındaki güçleri uyandırmak, Büyülü Canavar Tümeni’nin yalnızca bu şampiyonları bünyesine katmasını sağlıyordu. Sadece otuz bin kişi civarında, nispeten küçük bir tümendi; yüz bin kişiden sadece birinde böyle bir yetenek vardı. Ancak binekleri en az A-eksi kalitesinde büyülü canavarlardı ve doğru şampiyonla eşleştiklerinde güçleri hesaplanamaz seviyeye ulaşıyordu. Küçük boyutuna rağmen tam bir tümen olmaya layık, gerçek bir seçkin kuvvetti.
Son olarak, Yuuki’nin liderlik ettiği Karma Tümen, son derece güçlü gizil yeteneklere sahip yetenekli bireylerden oluşan bir gruptu. Sıradan halk bu tümeni, gerçek bir iş birliği ruhundan yoksun, döküntü tiplerin toplandığı bir karmaşa olarak görüyordu ama bu doğru bir tanımlama değildi. Başkalarıyla iyi çalışamıyorlardı çünkü tek başlarına zaten oldukça kudretliydiler. Kontrol edilmesi zor, istisnai bireylerden oluşan bir topluluk olarak, gizli potansiyelleri kimse tarafından tahmin edilemeyen birçok yetenekli başka dünyalıya sahiptiler.
Kapsamlı deneylerden sonra bile kopyalanamayan düzensiz niteliklere sahip, idare etmesi zor ama A-rütbe bir büyülü canavardan çok daha güçlü darbe vuran kişilerle doluydu. Yeteneklerinin tam olarak ne olduğunu bilmiyor olabilirlerdi ama birer silah olarak elden çıkarılamayacak kadar değerliydiler; işte böyle başarılı insanlar bu kuvvete dahil edilmişti.
Bu noktaya kadar neredeyse hiç denetlenmemişlerdi ancak Yuuki’nin tümenin yeni lideri olmasıyla birlikte, güçleri sadece rakamlarla tanımlanamayacak paha biçilmez bir kuvvete dönüştü. Yaklaşık yarısı konuşlandırılabilir durumda olan toplam iki yüz bin kişiden oluşuyorlardı; geri kalanı ise görevlendirilmiş istihbarat subayları, büro personeli ve benzerlerinden ibaretti. Bununla birlikte Karma Tümen’in içinde özel olarak seçilmiş seçkin bir kuvvet de vardı; tüm tümenin temelini oluşturan ve Yuuki’ye son derece sadık olan bir çekirdek.
İmparatorluk’un kurduğu üç yeni tümenin genel manzarası işte böyleydi. Ortada devasa bir güç vardı; imparator tek bir ferman yayınladığı an tam bir milyon yüz otuz bin asker aynı anda harekete geçebilirdi. İmparatorluk İstihbarat Bürosu’nun son verilerine göre, Batı Ulusları’nın toplam askeri gücü bir milyonu bile bulmuyordu. Üstelik hemen o an konuşlandırabilecekleri asker sayısı en fazla dört yüz bin kadardı. Daha da sevindirici olanı, büro yetkililerinin Lojistik sorunlar yüzünden bu gücün düzenli bir ordu gibi hareket edemeyeceğini düşünmesiydi.
Yani imparatorluk eğitimi almış bir milyondan fazla seçkin askerin karşısında, disiplinsiz dört yüz bin kişilik bir kuru kalabalık duruyordu. Sayılar arasındaki fark eziciydi. Bu devasa gücün tam kalbinde ise Caligulio’nun Zırhlı Tümen’i yer alıyordu.
Caligulio bu savaşta bizzat kendi seçtiği birlikleri sahaya sürmeyi hedefliyordu. Zihnindeki plan doğrultusunda bir milyon askeri şu şekilde konuşlandıracaktı:
Tümenin ana omurgasını oluşturan Yeniden Yapılandırılmış Zırhlı Birlikler.
Bu askerler ötedünya teknolojisi ve büyü modifikasyonlarının son harikalarıyla donatılmıştı. Bireysel güç açısından bakıldığında her bir asker en az C-artı seviyesindeydi, hatta aralarında A-rütbe seviyesine ulaşanlar bile vardı.
Birliklerin en yıkıcı kozu olan Büyülü Tank Kuvvetleri.
İmparatorluk’un hizmete soktuğu en yeni silah olan üç bin adet büyülü tanktan oluşan özel bir filo. Beşer kişilik mürettebatla çalışan bu araçlar, savaş alanının bilinen tüm kurallarını yıkacak bir ateş gücüne sahipti. Büyü topu adıyla bilinen ana silahları, saniyede yaklaşık iki bin metre hızla ilerleyen gülleler fırlatıyordu. Tek bir büyülü tank bu güllelerden elli adet taşıyabiliyor, dakikada beş el ateş edebiliyordu. Yıkım gücü ise taktiksel düzeydeki yüksek hızlı bir alev büyüsüne denkti.
Bu gülleler büyüyle fırlatılsa da özünde basit metal kürelerden ibaretti. Büyü karşıtı bariyerleri ya da oklara karşı geliştirilmiş savunmaları delip geçebildikleri için kitleleri yok eden korkunç bir taarruz gücüne dönüşüyorlardı. Eskiden ancak nadir bulunan bir büyücünün yapabileceği türden bir yıkım, artık sıradan bir askerin parmağının ucundaydı. Savunması son derece zor olan bu tanklar, ordunun savaş doktrininde devrim niteliğinde bir atılım sağlamıştı.
Bakım personeli ve mühendisler de dahil olmak üzere bu kuvvete iki yüz bin asker tahsis edilmişti. Sahaya ne kadar çok tank sürülürse, elde edilen güç de o kadar katlanıyordu.
Çok gizli silahların yönetiminden sorumlu Uçan Birlik.
Bu birlik, ötedünyalıların getirdiği muazzam bilgilerle inşa edilen ve İmparatorluk’un göz bebeği sayılan dört yüz adet uçan gemiden oluşuyordu. Her bir uçan gemi dört yüz kişiyi barındırabiliyordu. Mürettebatın ellisi komutayı sağlarken kalanlar savunma büyülerini yönetiyor ya da topları kumanda ediyordu. Müttefik veya düşman hatlarını altüst edecek büyülü silahlarla donatılmış olan bu araçlar, hem savunma hem de taarruz açısından yürüyen birer kaleydi; aynı zamanda nakliye aracı olarak da kullanılıyorlardı. Bu dünyada hava üstünlüğü kavramı henüz gelişmediği için hiçbir ordu hava savunmasına önem vermiyordu. İmparatorluk da bu sayede düşmanın gafil avlandığı anlarda devasa birlikleri kolayca sevk edebilecekti. Uçan gemiler düşmanı ön ve arkadan kuşatmaya da imkan tanıyarak kıskaç harekatlarını çocuk oyuncağına çeviriyordu. Geleneksel savaş taktiklerini kökten değiştiren bir başka buluştu bu.
Çoğunluğu eski Büyü Tümeni üyelerinden oluşan yüz bin kişi bu birliğe atanmıştı.
Emri altındaki bu devasa orduyu düşündükçe Caligulio’yu adeta mutlak bir güç hissi kaplıyordu.
Bir ülkenin büyüklüğüne göre değişmekle birlikte, bu dünyadaki ortalama bir şövalyenin gücü en fazla C-rütbe seviyesindeydi. İyi silahlar, sağlam zırhlar ve ağır eğitimlerle bu seviyeyi belki B-rütbe üzerine çıkarabiliyorlardı. Oysa Zırhlı Tümen, bünyesindeki her bir üvey evlada çeşitli büyü modifikasyonları uyguluyordu. Sağlık değerlendirmesinden geçen ve elverişli görülen herkes bir nevi zorla bu operasyonlara tabi tutulmuştu. Böylece tüm tümenin taban güç seviyesi yukarı çekilmişti; aynı durum İmparatorluk’un diğer bölgelerinde konuşlanmış birlikler için de geçerliydi. Yıkılmaz bir kaya gibiydiler; Caligulio bundan adı gibi emindi.
Bu büyük seferde elindeki tüm büyülü tankları ve uçan gemileri sahaya sürmeyi planlıyordu. Her türlü yabancı ittifakı hem nitelik hem de nicelik olarak ezecek kadar askere sahipti; üstelik sergileyeceği pek çok yeni silah vardı. Ona göre Zırhlı Tümen, İmparatorluk’un ihtişamını dünyaya kanıtlamanın en kestirme yoluydu.
Veldora’dan neden korksundu ki? Bir iblis lordundan neden çekinsindi? Sadece kendi tümeni bile tüm dünyayı fethedecek güçteydi!
Caligulio, Gadora’ya işte bu özgüvenle bakıyordu. Yaşlı büyücünün gözlerinin Yuuki’ye kaydığını da bu yüzden hemen fark etti. Bir sonraki an Yuuki, sanki bu anı bekliyormuş gibi İmparatorluk Konseyi’nde ilk kez söze girdi.
“Gadora İhtiyar’ın fazla tedbirli davrandığına katılıyorum. Bence lüzumsuz bir korkuya kapılmış, Fırtına Ejderhası’nı hesaba katsak bile bu böyle. Komutan Caligulio’nun dediği gibi, İmparatorluk’un mevcut gücü karşısında onun bile şansı olamaz, sizce de öyle değil mi?”
Yuuki’nin Caligulio ile aynı fikirde görünmesi, komutanı anında alarma geçirdi. Piç kuruluşu… Labirenti ele geçirme görevine kendini adayacak, değil mi? Senin ne mal olduğunu anlamadığımı sanıyorsun ama yanılıyorsun! İstihbaratını sağlam tutmadan böyle yüce bir tümen komutanlığı koltuğunda oturamazsın!
Caligulio bunları düşünürken Yuuki’ye samimi bir tebessüm gönderdi. Gradim bu kuralın dışındaydı elbette; onu tümenin başına getiren tek şey mantık sınırlarını aşan gücüydü. Oysa Yuuki en başından beri Caligulio’nun rakibiydi ve bu makam onun için hâlâ fazla lükstü.
“Çok güzel söylediniz Yuuki Bey,” dedi dilini ısırarak. “Genç ve enerjik bir lider kendi rüzgarını nasıl estireceğini iyi biliyor.”
“Ah, o kadar da abartılacak biri değilim. Ama bana kalırsa savaşa girmeden önce yapmamız gereken bazı keşif işleri var, değil mi? Jura Ormanı’nı geçmek istiyorsak İblis Lordu Rimuru’nun topraklarından ilerlememiz gerekecek. Tam da bu noktada elimde ilginç bir haber var. Söylenenlere göre iblis lordunun şehri tamamen labirentin içine çekilebiliyormuş.”
“Labirent mi?” diye sordu Caligulio, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranarak.
“Evet,” diye karşılık verdi Yuuki, sanki bu soruyu bekliyormuş gibi. “Daha doğrusu Zindan. Sistem nasıl çalışıyor bilmiyorum ama tüm şehri yeryüzünden silip geride sadece devasa bir Kapı bırakabiliyorlar.”
Hıh. Ne kadar saçma. Şimdi Zindan’ı keşfetmeye gönüllü olup bütün ganimete konmaya çalışacak… Ama bu kadarı fazla ucuz bir numara!
“Öyle mi?” Caligulio, Yuuki’ye üstenci bir tebessümle baktı. “Bu istihbarattan emin misiniz?”
Konsey üyelerinden biri söze girdi. “Eğer bu doğruysa, bu Zindan’ı görmezden gelemeyiz. Biz ilerledikten sonra arkamızdan çıkıp saldırabilirler.”
“Haklısınız. İmparatorluk aptal olmadığına göre şu an savunma hatlarını güçlendiriyor olmalılar. İblis lordunun kuvvetleri ikmal hatlarımızı keserse başımız belaya girer.”
“Bu durum Jura Ormanı rotasını tehlikeli kılabilir…”
Yuuki’yi dinleyen herkes bir anda fikir beyan etmeye başladı. Yuuki ise en başından beri arzuladığı şey buymuş gibi sırıtıyordu.
“Bu istihbaratın güvenirliğinden şüpheniz olmasın. Gadora İhtiyar bizzat oraya gidip bizim için incelemelerde bulundu!”
Bu lafı etmek için en doğru anı beklemişti ama söyleyecekleri henüz bitmemişti.
“Gadora İhtiyar’ın orada gördükleri, İblis Lordu Rimuru’nun büyük bir tehdit olduğuna ikna olmasına yetti. Ayrıca yanında bir söylenti daha getirdi. Labirentin yüz kat aşağıya kadar indiği ve en derin katta bekleyen muhafızın Fırtına Ejderhası Veldora’dan başkası olmadığı söyleniyor. Tabii bu söylentiyi doğrulayacak hiçbir kanıtımız yok. Gadora’nın incelemeleri, ekibinin ne yazık ki kayıplar vermesinin ardından altıncı katta son buldu. Kahraman Masayuki’nin bile bu katı geçemediği söyleniyor. Zorluk derecesi açısından A-artı seviyesinde olduğunu tahmin ediyoruz… Batı’yı işgal etmek için hangi rotayı seçersek seçelim, bu konunun derinlemesine araştırılması gerektiğine inanıyorum.”
Yuuki artık umursamaz tavrını bir kenara bırakmış, gayet ciddi bir tonla konuşuyordu.
“Kayıplar mı…?”
“Büyük yazık. Yuuki Bey’in endişelerini anlayabiliyorum.”
“Bir araştırma yapılması elbette yerinde olur. Belki de bu işi Karma Tümen’e bırakmalıyız?”
Soylular kendi aralarında heyecanla tartışmaya başladı. Bu durum Caligulio’nun sinirini bozuyordu. Kahretsin! Hepinizi parasıyla satın almış bu züppe! Ne caretle aradan sıyrılmaya çalışırsın Yuuki! Askeri komutan değil, politikacı olmalıymışsın sen!
Ancak Yuuki’nin takındığı samimi tavır, rüşvet almamış soyluların bile aklını çelmeye başlamıştı. Bu da Caligulio’yu daha fazla kışkırtıyordu.
“Bir dakika lütfen!” diye bağırdı ayağa kalkarak. Perdenin arkasında oturan imparatora doğru eğildi. “Haşmetlim! Lord Gadora ve Yuuki Bey, Veldora’dan ölümüne korkuyor olabilirler ama ben korkmuyorum! Batı Ulusları’ndan da çekinmiyorum! Müsaade buyurun yüreğinizi ferahlatayım Majesteleri! Lütfen bu fethe başlama emrini bana, Caligulio’ya verin! Müttefiklerimize ve düşmanlarımıza karşı yapılacak bu savaşta canımı dişime takacağıma söz veriyorum!!”
Bu çıkış salonda soğuk rüzgarlar estirdi. Doğrudan imparatora hitap etmek, tüm gelenekleri ve protokolü çiğnemek demekti.
“Ne?! Bu ne küstahlık…!”
“Buna müsaade edemeyiz Caligulio Bey!”
“Rakiplerinin önüne mi geçmeye çalışıyorsun Caligulio? Majesteleri, Büyülü Canavar Tümeni’miz anında harekete geçmeye hazırdır. Lütfen emrinizi bize de lütfedin!”
Gradim bile kavgaya dahil olmuştu.
“O halde,” dedi köşeye sıkışmış gibi görünen Yuuki. “Bırakın bu incelemeyi Karma Tümen yapsın!”
Onun da ayağa kalkmasıyla üç komutan birden başlarını öne eğmiş durumdaydı. Bu noktada bu kargaşaya ancak imparator son verebilirdi…
Bir de o diğer isim.
Perdenin arkasından ayağa kalkan o figür, tatlı bir tebessümle öne çıktı. İmparatorluk Başkomutanı, ordunun en tepesindeki tek yetkiliydi.
"Pekala, aptallar, kesin sesinizi. İmparator Ludora'nın huzurundasınız."
İmparatorun adını dosdoğru telaffuz etmek, avamdan birinin hayal bile edemeyeceği bir hadsizlikti. Sadece başkomutan rütbesine erişmiş biri, sonuçlarından korkmaksızın bu cesareti gösterebilirdi.
Bu İmparatorlukta başkomutan olmak, en güçlü olmak demekti.
Onun gerçekte kim olduğunu yalnızca birkaç yakın sırdaşı biliyordu. Rütbeyi taşıyan kişinin ismi dahi halktan gizlenirdi; denene göre her daim imparatorun yanında durur, onu korurdu. Meclis salonunu derin bir sessizliğe bürümek için dudaklarından dökülen birkaç kelime yetip de artmıştı bile.
Şimdi salondaki herkes hürmetlerini sunmak adına yüzüstü yere kapanmışken, başkomutanın sesi yükseklerden gürledi.
"Peki ne olmuş bu Veldora'ya? Önceki seferimize müdahale etmiş olabilir ama bu durum İmparatorluk'u sarsmaya yetti mi?"
"Hayır!!"
"Elbette yetmedi. Çünkü ulu imparatorumuz ilahi korumasını bizden hiçbir zaman esirgemedi."
"Evet, komutanım!!"
Bu, ezici olmanın da ötesinde bir şeydi. Salona yayılan tahakküm hissi, kimseye direnecek güç bırakmıyordu. Bu mutlak baskının ortasında başkomutan sordu:
"Yuuki'ydi, değil mi? İmparatorluk'a geleli bir yıl bile olmadı ama başarılarını takdir etmek gerek. Yine de fazla merhametlisin, hem de çok fazla. Veldora'nın dirildiği andan bu yana İmparatorluk tek bir adım bile atmadı. Nedenini biliyor musun?"
"Gerekli hazırlıkları henüz tamamlayamadığımız için..."
Bu daha önce defalarca konuşulmuş bir konuydu fakat Yuuki yine de bildiği cevabı verdi. Ne var ki başkomutan ona aşağılayıcı bir tebessümle karşılık verdi. "Hayır. Aramızdaki budalalar geçmişin korkusuna öyle bir kapılmıştı ki kaçmak için türlü bahaneler uydurdular. Öyle değil mi, Gadora?"
"E-evet, tam olarak öyle!!"
İçten içe herkes bunun doğru olduğunu biliyordu... Gadora'nın bile hayır diyecek iradesi kalmamıştı. Doğruydu; Fırtına Ejderhası'nı yenip yenemeyeceklerini tartışmak yerine savaştan kaçınmayı savunmuştu. Sığınacak tek bir haklı gerekçesi bile yoktu.
...Fakat bu da neydi? Bunca insanın arasında, neden en çok o panik içindeydi?
Gadora, başkomutanın yüzünü görebilmiş az sayıdaki kişiden biriydi. Bu yüzden onun mesafeli tavırlarının arkasında sabırsızlığının arttığını sezebiliyordu. Ancak bunu burada dile getiremezdi. Başkomutan konuşmasını sürdürürken, Gadora adını koyamadığı belirsiz bir kaygının pençesine düştü.
"Dwargon Kralı Gazel ile yapılacak müzakerelerin iyi gitme ihtimali yoktu zaten, değil mi? Bunu anladığınızdan eminim, öyleyse neden bu kadar ısrarcısınız? Yoksa hepiniz düşündüğümden de mi aptalsınız? Amacınız İmparatorluk'un hakimiyetine köstek olmak değildir umarım?"
Bu buz gibi ses Gadora'nın iliklerini dondurdu.
Beni mi sezdi yoksa...?
İnanamıyordu. İmparatorluk'un kıdemli bir üyesiydi, imparatora danışmanlık yapıyordu ama o bile başkomutanın huzurunda sindiğini hissediyordu.
Hem düşününce... Hala adını bile bilmiyorum...
Gadora güvenilen biriydi. Değer görüyordu, bunda şüphe yoktu. Ama belki de bu sadece kendi kendini kandırmasından ibaretti. Bu düşünce zihninde bir şok dalgası yarattı ve ilk kez İmparatorluk'un, daha doğrusu imparatorun gerçekte ne olduğunu sorgulamaya başladı.
Başkomutan ondan yüzünü çevirip bakışlarını Caligulio'ya dikti.
"Eee, Caligulio. Zafer şansına güveniyor musun?"
"E-evet, Başkomutanım!! Kesinlikle güveniyorum!!"
"Güzel. Öyleyse stratejini anlat bize."
"Ş-şey..."
Az önce kendinden emindi fakat başkomutanın ezici varlığı Caligulio'yu tamamen sindirmişti. Düşmanı sadece sayısal üstünlükle ezme planı, şu anda gözüne çocukça görünmeye başlamıştı.
Caligulio'nun Fırtına Ejderhası'na karşı elbette bir planı vardı; yıllar boyunca ilmek ilmek dokuduğu karmaşık bir plan. Veldora'dan korkmuyordu, sonuçta o sadece bir ejderhaydı diye düşünüyordu. Evet, Canaat Dağları'nın ejderhaları çetin canavarlardı; eteklerdeki küçük ejderhalar bir yana, tam olgunlaşmış yetişkin bir ejderha en az A-rütbe güce ulaşıyordu. Element gücüyle donanmış bir kadim ejderha ise küçük bir krallığı haritadan silecek kadar tehlikeliydi.
Fakat İmparatorluk için durum farklıydı. Yeniden Yapılandırılmış Zırhlı Birlikler'den beş yüz kişilik bir kuvvet konuşlandırmaları onu boyunduruk altına almaya yeterdi. Tam da bu görev için defalarca askeri tatbikat yapmışlardı. Hata yapmadıkları sürece ağır kayıplar da vermezlerdi.
Bu da İmparatorluk'un kudretinin en büyük kanıtıydı. Bu savaşçılardan on binlercesini yetiştirecek güce sahiptiler. Bir ejderha sürüsünü bile bozguna uğratabilirlerdi; Caligulio için Veldora da nihayetinde bir ejderhadan fazlası değildi. Öyleyse neden tek bir canavardan bu kadar korkuyorlardı ki?
Bir canavarın gücü, barındırdığı büyü parçacığı miktarıyla ölçülürdü. Ne kadar güçlü olursa olsun bu kural değişmezdi. Ejderhaların bu kadar güçlü olmasının sebebi, büyü enerjilerinin devasa bedenleri kadar büyük olmasından kaynaklanıyordu. Yüksek savunmaları ve geniş bir alanı küle çeviren nefes saldırıları müthiş bir büyü parçacığı harcaması gerektiriyordu. Öyleyse neden onlarla kafa kafaya dövüşsünlerdi ki?
Hayır, Caligulio ve birliklerinin gizli bir planı vardı. Tam bir gizlilik içinde geliştirilen ve büyü parçacıklarını bozan büyü engelleyici adında yeni bir teknolojiye sahiptiler.
Zayıflatma odaklı büyüler bazen ejderhalar üzerinde işe yaramazdı. Bazıları Büyü Paraziti yeteneğiyle bu tür girişimleri boşa çıkarabilirdi. Ancak bu yeni teknoloji sayesinde bunun bir önemi kalmıyordu. Büyü engelleyici ışın doğrudan büyü parçacıklarının kendisine müdahale ediyor, onları kontrol etmek yerine rastgele ve düzensiz şekilde yayarak tabiri caizse kontrolden çıkarıyordu. Bir büyücüye uygulandığında büyüsünü kilitler, efsun yapmasını engellerdi. Bir canavara karşı kullanıldığında ise büyü parçacıklarından oluşan bedenini altüst eder, hareket kabiliyetini kısıtlardı. Sadece zayıflatmakla kalmaz, belki de tamamen etkisiz hale getirirdi.
Bu yöntem, özünde devasa bir büyü parçacığı kütlesi olan Veldora gibi biri üzerinde bilhassa etkili olacaktı. Caligulio'nun sarsılmaz özgüveninin kaynağı işte buydu.
Üstelik ellerinde ikinci bir koz daha vardı: Büyü tankları. Bunlara monte edilen büyü topları müthiş bir güce sahipti, devasa bir büyü canavarını tek atışta yok edebilecek kapasitedeydi. Canlı yakalanan bir ejderha üzerinde yapılan deneyler, büyü topu atışının A-rütbe yetişkin bir ejderhayı anında öldürebildiğini kanıtlamıştı.
Ve son olarak, asıl sürpriz kozları vardı: Büyülü teknolojilerinin taç mücevheri olan uçan gemiler. Ses hızının ötesinde istedikleri gibi yol alabiliyorlardı; yaşayan hiçbir yaratık onlardan kaçamazdı.
Caligulio'nun Veldora için hazırladığı strateji şuydu: Önce en hızlı birlikleri Veldora'yı ormana kurulan bir büyü engelleyicinin menziline çekecekti. Bu onu olduğu yere çivileyecek, ateşi artırmak için de tepede hazır bekleyen bir uçan gemiden konuşlandırılan başka bir büyü engelleyiciyle onu ışın bombardımanına tutacaklardı. Veldora çaresiz bir durumda zayıfladığında, iki bin büyü tankından oluşan bir tabur aynı anda büyü topu ateşi açacaktı. Ne kadar kadim olursa olsun hiçbir ejderha bu bombardımandan buharlaşmadan çıkamazdı.
Bir şekilde hayatta kalsa bile... Gerçek bir Ejderha dahi bu saldırıdan yara almadan kurtulamazdı.
Savaşta bir ordu, zafer şansını topladığı istihbarata göre hesaplardı. Buraya gelene kadar çok sayıda ejderha katletmişler, topladıkları verilerle kendilerini eksiksiz hazırlamışlardı. Bu durum Caligulio'yu zaferden tamamen emin kılıyordu... Yine de başkomutana hitap ederken dilinin damağına yapıştığını hissetti.
"Ş-şey... Bir tank taburu konuşlandıracağız ve ardından kötücül ejderhayı pozisyona çekeceğiz, anlarsınız ya..."
Sadece sayısal üstünlüğün bile zaferi getireceğini düşündüğü için daha ince taktiksel ayrıntıları olay yerine vardıklarında halletmeyi planlamıştı. Tanklar en kötü yollarda bile ilerleyebiliyordu ve Cüce Krallığı ile burası arasında tank sevkiyatını çocuk oyuncağına çevirecek büyüklükte bir otoyol inşa edildiği haberini almıştı. Bu yüzden tank konuşlandırmanın sorun olmayacağı kanaatine varmıştı ama başkomutanın karşısında dururken lafı geçiştiremiyordu.
Askeri gücümüzü artırmaya öyle odaklandım ki saha incelemelerini ihmal ettim. Bu benim hatamdı...
En azından bunu idrak edecek kadar aklı başındaydı.
"Ne kadar değersiz. Ayrıca yaklaşımın baştan aşağı yanlış. Veldora'yı yok ettikten sonra ne yapacaksınız?"
"...Ne?" Caligulio, onun ne demek istediğini kavrayamayarak kalakaldı.
Başkomutan ona soğuk bir bakış fırlattı. "Veldora mühürlenmişken İmparatorluk'un neden harekete geçmediğini sanıyorsun?"
"H-hazırlıksız olduğumuz için..."
"Yanlış cevap, seni budala. Onunla tam gücündeyken hesaplaşabilmek için dirilmesini bekliyorduk. Artık onu Majesteleri'nin ulu kudretine maruz bırakabiliriz. Peki onu yok edersek ne anlamı kalır? İmparatorluk ancak onu yenip boyunduruğu altına alarak gerçek zaferini ilan edebilir!"
Kadının sözleri tüm meclis salonunu yankılandı. Herkes, birisi kalplerini avuçlamış da sıkıyormuşçasına derin bir dehşet ve çaresizlik hissine kapıldı.
Gadora da en az onlar kadar sarsılmıştı. Hayır... Ciddi olamaz, değil mi? Zihinsel olarak onu boyunduruk altına almanın imkansız olduğunu anlatmak için o kadar dil döktükten sonra mı? Ama...
Nedense başkomutanın sözleri son derece ikna ediciydi. İçindeki bir ses, belki de bunun mümkün olabileceğini fısıldıyordu. Bu his Gadora'ya tarif edilemez bir korku tattırdı.
Evet... Düşününce, bu çok garip. Bu başkomutan da kimin nesi? Onu kanlı canlı gördüm ama adını neden bilmediğimi bir kez olsun sorgulamadım. Yoksa...? Yoksa bu...?
Kaçınmak için ne kadar çabalasa da belli bir gerçek Gadora'nın zihninde belirmeye başlamıştı. Şimdi başkomutanın birinin zihnini kontrol etmede herkesten, hatta İmparatorluk'un gördüğü en büyük büyücü olan kendisinden bile daha yetenekli olup olmadığını merak ediyordu. Aslında artık merak etmiyordu. Emindi.
Gadora gözlerini açtı ve bakışlarını perdenin diğer tarafına çevirdi. Pahalı ipek perdenin arkasından süzülen zarif bir siluetti bu ama Gadora'ya hayal gücünün ötesinde bir canavar gibi görünüyordu. Bir bakıma, Gerçek bir Ejderha insan formuna bürünmüş gibiydi; Gadora bu çılgınca düşünceyi zihninden hızla sildi.
Konseydeki herkes adeta taş kesilmiş, nefesini tutmuş bekliyordu.
"O halde bir teklifte bulunmak isterim..."
Genç Yuuki'nin sesi salonda yankılandı. Bu baskı altında tek bir kelime dahi edebilmek, takdire şayan bir irade göstergesiydi.
"Devam et," diye karşılık verdi buz gibi, fakat bir o kadar da yumuşak bir ses.
Yuuki, zihninden geçen asıl düşünceleri gizleyerek başını eğdi. "Şu anda askeri birliklerimizin birbirine üstünlük kurmaya çalışmasının sırası olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden açıkça ve hiç çekinmeden konuşacağım."
Bu ön sözün ardından Yuuki, o uysal görünümünün aksine planını detaylarıyla aktarmaya başladı.
İlk olarak Zırhlı Birlik, önlerindeki Jura Ormanı üzerinden bir işgal başlatacaktı. İblis lordu Rimuru'nun askeri güçleri, ormanın Büyük Ameld Nehri ile kesiştiği noktada toplanıyordu. Oradaki bir konaklama kasabasını harekat üssü olarak kullanıyor, savaş hazırlıklarını sürdürüyorlardı. İmparatorluk ordusu ise Kanaat Dağları ile Jura Ormanı arasındaki patikadan ilerleyecekti. Ormanın doğu tarafında geçit veren bir yol olmadığından, oradan gitmek çok fazla zaman alırdı. İmparatorluk güçleri, Cüce Krallığı'nın ana girişine ulaşıp Ameld boyunca güneye indiğinde bu konaklama kasabasına varacak ve çatışmalar resmen başlayacaktı.
Ancak ortada ciddi bir sorun vardı.
"Bir dakika, Lord Yuuki! Ormanın içinden geçmek zorundayız, aksi takdirde Dwargon'un dikkatini çekeriz! Kral Gazel ve Rimuru'nun dostane ilişkileri olduğu, hatta iki ülkenin ittifak imzaladığı söyleniyor. Böyle bir şey yaparsak kendimizi bir anda iki ateş arasında buluruz!"
Caligulio'nun tespiti son derece yerindeydi. Ameld boyunca uzanan kara yolunu takip etmek yerine ormanı göze almalarının bir sebebi de Cüce Krallığı ile karşı karşıya gelmemekti. Ya savaş başladıktan sonra cüce birlikleri Rimuru'ya destek göndermeye kalkarsa? İkmal hatlarının kesilmesine asla izin verilemeyeceğine zaten karar vermişlerdi ama bu senaryoda orman ile nehir arasına sıkışıp kalırlardı. İki taraftan birden saldırıya uğrarlarsa sayısal üstünlüklerinin hiçbir hükmü kalmazdı. Hava gemileri olsa bile, bu kadar büyük bir orduyu besleyebilmek için filolar dolusu gemiyi seferber etmeleri gerekirdi.
Caligulio işte bu yüzden bu öneriyi kestirip atamıyordu. Ancak Yuuki, bunu zaten bekliyormuş gibi hafifçe gülümsedi.
"Endişelenmeyin Lord Caligulio. Hedefimiz konaklama kasabası değil, doğrudan Cüce Krallığı. Eğer Kral Gazel teklifimize kulak asmayacaksa, onlara dost bir millet diyemeyiz, değil mi? Onları arkamızda sağ salim bırakmanın hiçbir anlamı yok."
"Ne...?!"
Yuuki'nin sözleri Caligulio'yu nutku tutulmuş halde bıraktı. Tüm Konsey bir anda çalkalanmaya başladı.
"Silahlı Kent Dwargon'a saldırmamızı mı istiyorsun?! K-kazanacağımızdan şüphem yok ama ne kadar kayıp vereceğimizi kim bilebilir?!"
"Batı'ya saldırmak için elimizde hiçbir güç kalmaz!"
"Sonuçta orası doğal bir kale ile korunuyor..."
Katılanların her biri farklı bir fikir ortaya atıyordu. Bu durum Yuuki'nin yüzündeki tebessümü daha da genişletmekten başka bir işe yaramadı.
"Çok doğru. O ülke adeta tek parça bir kale gibi. Savunmaya o kadar elverişli ki, şimdiye kadar herkes orayı ele geçirilemez sanıyordu. Ama elimizde tanklar olduğunu unuttunuz mu? Dwargon'a saldırmak zordu çünkü tamamen büyü savunmasına odaklanmış durumdalar. O engeli aşabilirsek gerisi çocuk oyuncağı olmaz mı?"
"Iıı..."
Caligulio hakkını vermek zorundaydı; Yuuki mantıklı konuşuyordu.
Cüce Krallığı'na saldıracaklarını varsayarsak, Doğu veya Merkez girişlerini hedef almaları gerekirdi. Baskın etkisi yaratmak istiyorlarsa, İmparatorluk sınırındaki Doğu kapısını es geçip doğrudan Jura Ormanı'na açılan Merkez kapıya yüklenmeliydiler. Hedeflerinin Rimuru'nun konaklama kasabası olduğu izlenimini verip ardından tankları Merkez kapıya sürerlerse... Bu hamle hem cüce destek birliklerinin önünü keser hem de konaklama kasabasını elverişli bir konumda ele geçirmelerini sağlardı.
"...Anlıyorum. Bu gerçekten ilgi çekici bir yaklaşım olabilir."
"Değil mi? Cüceler zora girdiğinde, iblis lordu Rimuru ister istemez harekete geçmek zorunda kalacak. Ama inisiyatif bizde olacağı için savaş alanını bir pusu kuracak şekilde ayarlarsak..."
"Bu da birliklerimize büyük avantaj sağlar, evet."
Caligulio başıyla onayladı. Akla yatkın gelmişti.
"Konaklama kasabasında muhtemelen öncü birlikleri bulunuyordur fakat ormanın içinde üstünlük yine onlarda olacağı için zayiatımız artar. Oysa ilk iş Cüce Krallığı'nı dize getirebilirsek, o doğal kale bu kez bizim savunmamıza hizmet eder."
Yuuki'nin bu cazip teklifinde gözden kaçırılmaya çalışılan bir gerçek vardı. Büyü toplarını aralıksız ateşlemeye başladıklarında, ilk atış büyük olasılıkla Merkez kapıyı yerle bir ederdi. Cüceler labirent benzeri mağara koridorlarına çekilse bile, girişin yakınındaki yerleşim alanı ağır hasar görürdü. Belki gelecekte bu ülkeyi bünyelerine katıp yeniden inşa edebilirlerdi ama bu savaş boyunca orayı kullanmak imkansız hale gelirdi. Caligulio bu ayrıntıyı fark etti ancak yine de Yuuki'nin tatlı sözlerine kanmayı tercih etti.
"Her şeyin bu kadar pürüzsüz ilerleyeceğinden emin değilim ama güzel noktalara değindin. O lanetli ormanda fare kovalar gibi peşlerine düşmektense, bir tuzak kurup hepsini tek seferde yok etmek ordumuzun moralini şüphesiz yükseltir. Ardından herkesi ağır ağır Tempest'in başkentine doğru süreriz."
"Aslında bundan öncesi için planımın devamı da var. Buradaki herkesin bildiği gibi benim Karma Birlik, toplu harekatlardan ziyade bire bir dövüşlere daha yatkın. Şöyle düşünüyorum da, Zindan'ı keşfetmek için bundan daha iyi bir güç bulamazsınız. Konuştuğumuz gibi, söylentilere göre Veldora yüzüncü katta orayı koruyormuş. Bu efsanenin doğruluğunu bizzat kontrol etmemiz gerekmez mi?"
Ah, diye düşündü Caligulio, içten içe hafifçe gülerek. Demek asıl niyeti buydu? Yuuki'nin iddiasından bu kadar kolay vazgeçeceğine zaten inanmıyordu, bu yüzden bu istek sürpriz olmamıştı.
"Buna hiç gerek yok bence. Eğer birliğin konaklama kasabasını görmezden gelip doğrudan canavar başkentine ilerlerse, iki ateş arasında kalma tehlikesi doğar. Hayır, bizim gücümüzün batıya ilerlemesine ve patikası olmayan o ormanı aşarak Zindan'a kadar gitmesine izin vermek daha doğru olur. O koskoca şehrin bir anda ortadan kaybolduğuna gözlerimle görmeden asla inanmam. İblis lordunun ana ordusuyla orada bizi beklediğini varsaymak askeri açıdan çok daha mantıklı."
Bu sözler karşısında Yuuki'nin yüzü bir anlığına asıldı. Caligulio bunu fark edecek kadar keskin bir algıya sahipti.
Heh-heh-heh... Halen çok tecrübesizsin. Hemen havalara girme çocuk! Her istediğini her zaman elde edemezsin!
Ancak Caligulio bu zaferin tadını çıkarırken beklenmedik bir şey oldu:
"Nihayet adamakıllı bir askeri konsey dinleyebiliyorum. Çok güzel. Kendine pek güveniyorsun Caligulio. İblis lordu işini sana bırakıyorum."
Marşal'ın bu kısa ve net cümlesiyle, Zırhlı Birlik'in Jura Ormanı işgali resmen onaylanmış oldu.
Fakat Marşal henüz bitirmemişti.
"Yine de bu yaklaşım halen çok yetersiz. Dwargon'a saldıracaksak, Doğu kapısına da baskı uygulamak daha doğru olur. Bu sorumluluğu Karma Birlik'e veriyorum. Komutan, birliğinin formasyonunu dikkatle planlamanı istiyorum; nitekim başkent savunması da hâlâ senin sorumluluğunda olacak."
"...Emredersiniz Marşal."
Yuuki bir an itiraz etmeyi düşündü ama sonra vazgeçti. Marşal'ın ses tonundan, bu emrin taşa kazındığını ve değiştirilemeyeceğini anlamıştı. Onların yerine, geriye kalan son komutan olan Gradim söze girdi.
"L-lütfen bir dakika bekleyin! Büyülü Canavar Birliği'nin olduğu yerde saymasını mı istiyorsunuz yani?! Söz veriyorum, her türlü çatışmada başrolü oynayabiliriz, lütfen..."
Gradim, ipek perdeye doğru sesini yükseltirken neredeyse kahrolmuş gibi görünüyordu. Eğer bu operasyonda beklemede kalması emredilirse, zaten sayıca küçük olan Büyülü Canavar Birliği savaş boyunca hiçbir şey yapamadan oturmak zorunda kalacaktı. Bütün cepheler paylaşılmış olacağından Gradim'in savaşta başarı gösterme şansı kalmayacaktı—ki bu, engellemek için her şeyi yapabileceği bir felaketti.
"Sakin ol aptal. Senin için de bir rolüm var."
"V-var mı?! P-peki nasıl bir rol?"
"Bütün Büyülü Canavar Birliği'ni alıp kuzeye doğru ilerleyeceksin."
Gradim kendisini Marşal'ın azarlamasına öyle hazırlamıştı ki, bu yanıt karşısında tam anlamıyla şoke oldu. Bu kesinlikle beklenmedik bir hamleydi. Rimuru ve Kral Gazel kendi ülkelerini savunmaya odaklanmış durumdaydı. Bu karmaşanın ortasında, iki ayrı cepheden işgal başlatabilir ve kimse dikkat etmiyorken Batı Ulusları'nın aklını başından alabilirlerdi. Bu sayede Batı Konseyi daha ne olduğunu anlayamadan bölgede hızlıca bir köprü başı tutmuş olurlardı. Ama...
"Kuzeye mi?! Kanaat Dağları'nı geçmemizi mi istiyorsunuz?!"
Marşal'ın talimatının arkasındaki niyeti sezen Gradim derin bir şaşkınlık içindeydi. Mantık olarak söyleneni anlıyordu. Artık iki değil, üç farklı yöne yayılacaklardı ve İmparatorluk bunu gerçekleştirebilecek güce sahipti. Yine de bu operasyon çok ciddi taktiksel zorluklar barındırıyordu. Aslına bakılırsa, beş haneli bir orduyla Kanaat Dağları'nı aşmaya çalışmak, her askere komutanlarının akıl sağlığını sorgulatırdı.
Ancak Gradim endişelerini dile getirmekte tereddüt ederken, Marşal hafifçe gülmeye başladı.
"Aynen öyle Gradim. Deniz üzerinden ilerleyip Englesia'nın başkentine saldırmanı istiyorum. Farminus Krallığı hâlâ yaralarını sarıyor—Dwargon düştükten sonra orayı istediğimiz an ezebiliriz."
"N-ne? Deniz mi?! Ama... Ama bizim o kadar büyük taşıma gemilerimiz yok ki..."
"Elbette var. Değil mi Caligulio?"
İsminin doğrudan söylenmesi üzerine Caligulio artık daha fazla zaman kazanamayacağını anladı. Rütbesiyle hitap edilmemesine içten içe içerlese de şu an nezaket kuralları hakkında şikayet etmenin sırası değildi. Marşal'ın varlığı o denli ezici ve baskıcıydı.
"S-sanırım haklısınız Marşal. Birliklerimizin son teknolojiyi kullanarak geliştirdiği hava gemilerimiz var. Uçan Savaş Kolordusu'nun kontrolündeki bu gemilerin Büyülü Canavar Birliği'ni taşıması pekala mümkün, inanıyorum."
Caligulio'nun yanıtıyla birlikte Konsey'e büyük bir heyecan dalgası yayıldı. Demek Zırhlı Birlik'in Jura Ormanı'ndan geçmesine gerek kalmadan Batı'ya saldırmanın bir yolu vardı. İmparatorluk'taki herkes bu haber karşısında sevinçten havalara uçardı.
"Ancak, Fırtına Ejderhası'na karşı yapacağımız savaşta karar verici unsur olarak hava gemilerine ihtiyacımız var. Bu yüzden taşıma dışında pek bir destek sağlayamayız, bu kadarı yeterli olur mu?"
Caligulio, Gradim ile konuşuyordu. Baştan aşağı silahlanmış yüz hava gemisini kendi bünyesinde tutmayı planlamıştı. Geriye kalan üç yüz gemi ise yüz binden fazla askeri rahatlıkla taşıyabilirdi. Her bir gemi en fazla dört yüz kişi alıyordu; elli kişilik mürettebat çıkarıldığında gemi başına 350 asker kalıyordu. Büyülü Canavar Birliği, her birinin kendi bineği ve destek personeli bulunan otuz bin seçkin savaşçıdan oluşmaktaydı. Gerekli mühimmat ve erzakla bile üç yüz hava gemisi hepsini taşımak için fazlasıyla yeterliydi. Gemilerin savaş gücü yüksek sayılmazdı ama Büyülü Canavar Birliği'ni nakletmek son derece kolay olacaktı.
Caligulio teklifini net bir sınır çizerek Gradim’in önüne koydu.
Gradim durumu kavrayınca hafifçe inleyerek düşüncelere daldı.
Rimuru veya Fırtına Ejderhası ile savaşma fırsatı yakalamak her savaşçı için bir onurdu. Bu onuru ellerinden kaçırmak büyük bir kayıp gibi görünse de Mareşal’in sunduğu stratejinin de kendine has çekici yanları vardı. Bu harekât, savaşa dair tüm kalıplaşmış düşünceleri yıkan bir yıldırım harbiydi. Batı Milletleri uykudayken Gradim’in Büyülü Canavar Birliği’ne karşı koyabilecek hiçbir şeyleri olamazdı. Başarı neredeyse garantiydi, her şey birbirini kusursuzca tamamlıyordu.
Hepsinden öte, Batı’da Haçlılar olarak bilinen bir şövalye grubu olduğu söyleniyordu. Her biri çetin birer savaşçıydı fakat bir arada hareket ettiklerinde, toplu savaşların en güçlü birliklerinden biri oldukları kulaktan kulağa yayılmıştı. Meydanların bir diğer korkulu rüyası olan Usta Kale Şövalyeleri de onlara destek veriyordu. Ayrıca Lubelius Kutsal İmparatorluğu, Usta Kale Şövalyeleri’nin başşövalyesi ve Haçlılar’ın lideri olan Hinata Sakaguchi’yi bünyesinde barındırıyordu. Batı’nın en güçlü şövalyesiydi kendisi. Şanı İmparatorluk’a kadar ulaşmıştı, hatta geçenlerde Rimuru ile dövüşüp berabere kaldığına dair söylentiler bile vardı.
Sadece berabere kalabildiyse, bu "en güçlü şövalye" dedikleri kişi hem korkağın tekiydi hem de Gradim’in eline su bile dökemezdi. Kadın şövalyenin seçkin birliğini yerle bir etmeye, kutsal şehirlerini ayaklar altına almaya hazırdı. Şimdiden damarlarındaki canavar kanının tutkuyla kaynadığını hissedebiliyordu.
"Pekala!" diye kükredi Canavar Kralı. "Bize savaş alanına kadar güvenli bir geçiş sağlayın, bu operasyonu seve seve yürütelim!"
Salondaki heyecan dalgası daha da büyüdü.
"Bu savaşı kazanabiliriz! Biliyorum, kazanacağız!"
"Zafer bizim olacak! Zafer İmparatorluk’un!"
"Çok yaşa İmparator Hazretleri!!"
Şimdiden zafer sarhoşluğuna kapılmışlar, zihinlerinde şanlı başarıların hayalini kurmaya başlamışlardı. Caligulio, Gradim’e karşılık olarak verdiği sözle bu heyecanı daha da tırmandırmaya hazırdı.
"Deniz rotası bizi ejderha tehdidinden korur," dedi. "Endişelenmenize gerek yok. Navigasyonu bize bırakın!"
Bu da Caligulio’nun kurguladığı planın bir parçasıydı. Bir ejderhanın ortalama uçuş menzili göz önüne alındığında, deniz yolu onları Ejderha Yuvası bölgesinden oldukça uzak tutacaktı. Ayrıca denizde cirit atan tehlikeli yaratıklardan da korunacaklar, böylece Batı’ya nispeten güvenli bir geçiş sağlayacaklardı. Öte yandan, tank birlikleriyle ortak bir harekât düzenleme imkanı kalmayacağından Caligulio bu seçeneği masaya yatırmak için henüz erken olduğunu düşünmüştü.
Ancak bu sayede dersine önceden iyi çalışmıştı. Olayların bu noktaya geleceğini tahmin etmese de durumdan gayet memnun kalmıştı.
Çok ilgi çekici! Büyülü Canavar Birliği’ni hava gemileriyle taşıyacak, ardından tamamen destek ve ikmal işlerine odaklanacağız. Dışarıdan bakıldığında süreç böyle işleyecek ama belki de bütün ganimeti biz toplayabiliriz. Ayrıca kuzeyde bu kadar büyük bir gücün belirmesi Batı Milletleri’ni şaşkına çevirecektir. Dümensiz, çaresiz kalacaklar; ne bir komuta zinciri kurabilecekler ne de iblis lordu Rimuru’ya destek gönderebilecekler...
Tüm dikkatini Jura Ormanı’na yoğunlaştırmış olan Batı Milletleri, kendini birden fazla cephede sıkışmış bulacaktı. Bu da Caligulio’nun stratejisinin tıkır tıkır işlemesini sağlayacaktı. Böylece Zindan’a ve Fırtına Ejderhası’na odaklanabilecek, eskisinden çok daha büyük sonuçlar elde edebilecekti.
"Bu konuda bir pürüz var mı?"
"...Yok Mareşal. Uygulanabilir bir strateji hazırlamak için Sir Gradim ile birlikte çalışacağım."
"Hmm, evet, oraya güvenle ulaşabilirsek elimizden gelenin en iyisini yapacağımıza söz veriyorum!"
"Peki... O zaman ben de cüce krala sunabileceğimiz en iyi gövde gösterisini hazırlayayım bari."
"Merkez Kapısı etrafında çatışma çıktığında, Doğu Kapısı civarındaki durum muhtemelen kilitlenecektir. Fakat..."
"Fakat cüceler akıllarını kaçırıp bize saldırabilir, değil mi? Evet, farkındayım."
Yuuki, Mareşal’e hitap ederken bile o ukala tavrından ödün vermiyordu. Konsey salonundaki herkes, meslektaşları da dahil olmak üzere ona tuhaf gözlerle baktı. Akılsızın teki mi, diye geçiriyorlardı içlerinden, yoksa sadece bir budala mı? Yuuki hiçbirine aldırış etmedi.
"Çok güzel. O halde hemen hazırlıklara başlayın!"
"""Emrersiniz Mareşal!!"""
Emir verilmişti. İmparator Ludora tek bir kelime dahi etmeden, İmparatorluk aynı anda üç koldan gerçekleşecek bir işgale girişme kararı aldı. İmparator adına çıkarılan resmi ferman günün ilerleyen saatlerinde duyuruldu.
Şimdi tüm İmparatorluk büyük bir heyecanla çalkalanıyordu. Unutulmuşlukla geçen uzun bir dönemin ardından, savaş meydanında hünerlerini sergileme vakti gelmişti.
İmparatorluk Konseyi sona erdiğinde Yuuki derin bir nefes aldı. Mareşal daha önceki toplantılarda hiçbir zaman konuşmazdı ama bugün garip bir şekilde inisiyatif almıştı. Bu durum Yuuki’nin planlarında birkaç değişiklik yapmasını gerektirecekti ama...
Eh, çok da önemli değil. Ordum tam da planladığım gibi başkente gayet yakın bir yerde konuşlanacak. Önümdeki en büyük engel olan Zırhlı Birlik çoğunlukla Jura Ormanı’nı işgal etmekle meşgul olacak. Büyülü Canavar Birliği’nin sahaya sürüleceğini tahmin etmemiştim, hâlâ oraya sızdırdığım Vega var. Kompozit Birlik bu darbeyi gerçekleştirmek için yeterli olacak mı acaba?
Asıl planı, Vega’nın darbenin ana gücü olması ve işler sarpa sararsa tüm suçu üstlenecek bir günah keçisine dönüşmesi üzerine kuruluydu. Yuuki’nin kendi gücü elbette gizliden gizliye destek sağlayacaktı; daha doğrusu Yuuki perde arkasında esas ağır işleri hallederken Vega dikkat çekici bir şaşırtmaca yaratacaktı.
Bu planın rafa kalkması gerekiyordu ama Yuuki genel çerçevenin hâlâ korunduğunu düşündü. Şu budala Caligulio’nun kendisi için öne atılacağını tahmin ediyordu, nitekim öyle de olacaktı. Caligulio doğuştan bir savaşçıdan ziyade sadık bir askerdi. Çatışmada iyiydi ama stratejiye ve kesin zafere giden yolu bulmaya fazla odaklanıyordu. Maceraya atılmayı sevmezdi ama hırslıydı. Bazen, elde edeceği ödül harcadığı çabaya değecekse, biraz kayıp vermekten çekinmezdi.
Aslında tek ihtiyacı olan şey bir gerekçe bulmaktı. Tempest’ın elinde bolca servet ve çalınmaya değer yeni teknolojiler vardı. Bütün bunların Zindan’da saklandığını söylemek yeterliydi, gerisini o hallederdi. Tabii bu kadar açık oynamak şüphe uyandırabilirdi; bu yüzden yapması gereken tek şey, Caligulio’nun bunlara kendi isteğiyle sahip olmak istediğini sanmasını sağlamaktı.
Şansına, Gadora’nın getirdiği tüm eşyalar ve istihbarat, Yuuki’nin Caligulio’yu parmağında oynatmasına imkan tanımıştı. Yine de...
"Neden öyle ciddi bakıyorsun?" diye sordu Yuuki, tam karşısında oturan Gadora’ya.
"Şey, Mareşal..."
"Mareşal mi?"
"Evet. Neredeyse paniklemiş gibiydi. Bunun arkasında bir sebep olup olmadığını merak ediyordum."
"Paniklemek mi? Bana hiç öyle gelmedi."
Gadora’nın karamsarlığı için oldukça önemsiz bir nedendi bu. Yuuki’ye göre endişelenecek bir şey yoktu ama kadındaki bir şey Gadora’nın kafasını kurcalamış olmalıydı.
"Ama... evet. Konsey sırasında ben de bunu düşünüyordum, kadın tam bir canavar, değil mi? Yani, bizzat dövüşmeden yenip yenemeyeceğimi kestiremediğim biriyle karşılaşmak çok şey anlatır, bilirsin."
Yuuki, rakiplerinin çoğunun gücünü savaşmak zorunda kalmadan ölçebilirdi. Ulaştığı nihai beceri sayesinde başkalarının gizlemeye çalıştığı yetenekleri bile teşhis edebiliyordu. Eğer hedefindeki kişi buna izin vermiyorsa, ne kadar tehlikeli olabileceğini söylemeye gerek bile yoktu.
"İmparator Ludora’nın soyundan yeni bir kuşak tahta çıktığında her defasında yeni bir Mareşal atanır," diye açıkladı Gadora. "Bu kuşakta da, tıpkı öncekilerde olduğu gibi, Mareşal daima imparatorun yanında oturur ve onu korur. Bu göreve getirilirler çünkü kendileri de İmparatorluk’un zirvesinde durabilecek güce sahiptirler. Ancak buna rağmen, bir Mareşal’in askeri konularda sesli olarak görüş bildirdiğine dair hiçbir kayıt yoktur. Öyleyse neden...?"
Mareşal’in ortaya koyduğu açık tehdit, Yuuki’nin yaptığı bir hesap hatasıydı. Fakat bu da onun varsayımları dahilindeydi. Ne de olsa iblis lordlarının en güçlüsü olan İblis Lordu Guy Crimson’ın bile İmparatorluk ile geçmişe dayanan bir hesabı var gibi görünüyordu. Buralarda garip bir şeyler döndüğünü anlamak için Yuuki kadar zeki olmaya gerek yoktu.
Guy Crimson gibi güçlü biri neden İmparatorluk’a dokunmuyordu? O kadar kibirli bir iblis lordunun elini kolunu bağlayıp oturması için ne gibi bir sebebi olabilirdi? Yuuki’ye göre cevap basitti: İmparatorluk’taki birinden çekiniyordu. Ve eğer o kişi Mareşal ise, Yuuki bu ihtimale sonuna kadar inanmaya hazırdı.
Ayrıca, bu savaş her şeyi altüst edecek kadar büyürse, bu durum çok daha büyük olaylara gebe olacaktı. Belki o zaman buralarda hâlâ gizli kalan şeylere dair daha fazla fikir edinebilirdi!
Yuuki, gözünün önüne getirdiği geleceğe dair duyduğu heyecanı bastırmaya çalışarak gülümsedi.
Gadora ise bu gülümsemeye sadece iç çekerek karşılık verdi; fakat bütün gün karalar bağlayıp oturamazdı. Bu yüzden sayfayı kapatıp gelecekteki planları konuşmaya karar verdi.
"Peki Yuuki, benim açımdan işler planlandığı gibi gidiyor. Ancak artık Batı’dan intikam almak için bir nedenim kalmadı, bu yüzden savaştan kaçınmayı umuyordum ama..."
"O Konsey’de istediğini elde etme şansın sıfırdı ama. O kadar olayı körükledikten sonra hem de."
"Haklısın, bunu kesinlikle inkâr edemem."
Gadora genelde oldukça bencil bir adamdı, başkalarının verdiği tavsiyelere pek kulak asmazdı. Kendisi ve çok sevdiği dostları güvende olduğu sürece gerisi umurunda bile değildi. Usta bir büyücü olabilirdi ama tanrı değildi nihayetinde. Hiçbir zaman her şeye kadir olduğuyla övünmez, yapabilecekleri ile yapamayacakları arasına net bir çizgi çekerdi. İşte bu yüzden, İmparatorluk’a yaptığı son hizmet olarak savaşa girilmemesini savunmuştu.
İblis lordlarının insanlığın düşmanı olduğu söylenirdi. Mutlak birer müstebit idiler ve onları asla kışkırtmamak en doğrusuydu. Gadora da kışkırtmamış, merhum iblis lordu Clayman ile tam da bu sayede temas kurmuştu. Yuuki ile dostluğu da yine Clayman kanalıyla başlamıştı. Her şey, Luminizm’i ve onunla birlikte Batı’yı yok etme konusundaki saplantılı kararlılığından doğmuştu. Bu yaklaşımında haksız da sayılmazdı. İblis lordlarına, başka ulusların topraklarına göz dikmesinler diye geniş ve bereketli mülkler tanınmıştı. Artık bunların pek bir anlamı kalmamıştı elbette ama Gadora’nın İmparatorluk’u bu yanlış yolda daha fazla ilerlemekten alıkoymak istemesinin sebebi de tam olarak buydu.
Üstelik iblis lordu Rimuru ile bizzat tanışmıştı. Çok nazik bir kişiliği vardı; onunla yan yana çalışmak en akıllıca hamle gibi görünüyordu. Ayrıca orada, Tempest’ta yaşayan dostu Adalmann... Şey, ölümden sonraki bu yeni hayatında tamamen farklı görünüyordu belki ama halinden gayet memnun gibiydi.
Gadora’yı en çok şaşırtan şey ise bu ulusun savaş gücü olmuştu. Gadora’nın güç bakımından kendine denk gördüğü Adalmann bile Zindan’ın sadece 60. Katını koruyordu. Görünüşe göre 70. Kata terfi etmişti ama bu durum bile ondan üstün ne kadar çok kişi olduğunu kanıtlamaya yeterdi. Ki Rimuru’ya hizmet eden görevlileri ve yardımcıları hesaba katmıyordu bile.
O ulusla savaşmak için budalaların en budalası olmak gerekirdi.
Gadora buna adı gibi emindi. Ve işte bu yüzden İmparatorluk’un bu savaşta hezimete uğrayacağına inanıyordu.
Shinji ve ekibinin ne düşündüğünü bilmiyordu ama Gadora, Rimuru’da bir türlü çözemediği bir şeyler hissetmişti. Bu savaşa karşı bu kadar hırsla dil dökmesine ilham veren de bu histi. Çabaları bir işe yaramamıştı belki ama en azından Rimuru ile yaptığı anlaşmanın kendine düşen kısmını yerine getirmişti. İmparatorluk’un dikkatini Zindan’a çekmeyi başarmıştı, şimdi ise bizzat ne yapacağına karar verme vaktiydi.
“Tavsiyeme kulak asmayanların başına ne geleceği artık pek de umurumda değil. Haşmetmeapları ile son bir kez görüştükten sonra doğruca canavarlar diyarına geçmeyi düşünüyorum.”
“İhanetini ilan etmek için fazla açık sözlü bir yöntem değil mi bu?”
“Bu bir ihanet değil. Ben sadece canımın istediği gibi yaşıyorum. Hem bu seninle vedalaşmamız sayılmaz Yuuki. Başın ne zaman sıkışsa bana her zaman güvenebilirsin.”
Gadora bencil bir adamdı ama yakınındakilere karşı şefkatliydi. Yuuki’den hoşlanıyor gibiydi ve bunu şu an açıkça dile getiriyordu.
“Ha-ha-ha! Şey, bundan emin olabilirsin!” Yuuki kıkırdayarak başıyla onayladı.
“Evet. Ama yine de o ulusta henüz yeni olacağımdan, oradaki insanların güvenini kazanmam gerekecek. Yani hemen öyle benden faydalanmaya kalkışma sakın.”
“Aman, ne kadar acımasızsın! Bazı şeyler söylenmeden kalsa daha iyi olmaz mıydı?”
“Hadi ama. Senin gibi küstah birine her şeyi açık açık söylemek gerekir. Küstahlıktan laf açılmışken, şu palyaçolara da selamlarımı iletmek isterim. Yine bir yerlerde sinsi planlar peşindeler mi?”
“Yani, sayılır. Ama nerede olduklarını söyleyemem, çünkü söylersem Rimuru’nun bunu öğreneceğini düşünüyorum.”
“Vah-ha-ha-ha! Haklı olabilirsin, evet. O zaman sormaktan vazgeçiyorum ama bir şeye ihtiyaçları olursa bana güvenebileceklerini söyle lütfen.”
“Sağ ol. Söylerim.”
Yuuki, Gadora’ya dişlerini göstererek gülümsedi. O da yaşlı adamı seviyordu. Hayatı kendisine bu kadar dürüstçe yaşaması gözlerini biraz kamaştırıyordu. Biraz daha güldükten sonra el sıkıştılar.
“Pekala Yuuki, ben artık yoluma koyulayım. İster darbe olsun ister başka bir şey, planladığın bir sonraki büyük macerayı sabırsızlıkla bekliyorum. Ama!”
“Evet, biliyorum. Eğer hükümdarı katletmeye kalkışırsam beni asla affetmezsin, değil mi?”
“Mmm. Bunu anladığın sürece sorun yok. Elveda öyleyse!”
Böylece Yuuki ve Gadora yollarını ayırdı.
Gadora’nın imparatorla görüşme talebi kabul edilmişti.
Belki de onu bir kez daha uyarmalıyım, diye düşündü Gadora endişeyle beklerken. Tavsiyesinin dikkate alınıp alınmayacağından emin değildi ama yine de bu kadar minnet borçlu olduğu adama son bir nasihatte bulunmak istiyordu.
“Haşmetmeapları sizi bekliyor,” dedi rehberi. Çok geçmeden yüzü duvaklı bir görevli onu koridordan aşağı yönlendirdi. Koridorun iyi cilalanmış avlusundan, yaprakları dallarından asla dökülmeyen o dört mevsim kiraz çiçeğinin kendine has açık kırmızı renkleri görünüyordu. Bunun İmparatorluk’un sonsuz varlığının bir sembolü olduğu söylenirdi.
“Ah, her zamanki gibi büyüleyici. Ama bunu gören Japon öteki dünyalılar bambaşka bir görüşe sahipti, değil mi?”
“Öyle mi?”
“Evet. Ne diyorlardı ona? Wabi-sabi mi? Son bulmaya mahkûm olanın estetiği veya ona benzer bir şey. Kiraz çiçeğinin güzelliği, derlerdi, gelip geçici olmasında yatar. Tabii herkesin olayları kendine göre bir görüş şekli var. Değil mi, Yüzbaşı Kondo?”
“...”
Ağacın altından sert bakışlı genç bir adam belirdi.
“Varlığımı sildiğimi sanıyordum, oysa ki...”
“Kesinlikle silmiştin. Seni zerre kadar fark etmedim. Sadece bir öngörü diyelim, olur mu? Yaklaşan tehlikenin o belirsiz... o çok belirsiz hissi.”
Gadora çok sevdiği asasını çıkardı. Görevli bir ara çaktırmadan ortadan kaybolmuştu.
“Haşmetmeapları ile görüşmenize izin veremem.”
“Nedenmiş o?”
“Size bunu söylemeye niyetim yok, bilseniz de elinize bir şey geçmez.”
Üsteğmen Kondo konuşurken elinde bir şey tutuyordu. Yassı formunda mat bir parıltı süzülen metalik bir nesneydi bu. O zamanki Japon İmparatorluğu’nda üretilen ilk yarı otomatik silah olan klasik bir Nambu tabancasıydı.
“Beni öldürmek mi niyetin?” diye sordu Gadora, gözleri keskin ve deliciydi. Kondo istifini bozmadı.
“Kondo... Sen... ?!”
Sesini daha da yükseltmeye yeltendiği anda Gadora, göğsünde batan bir acıyla yere yığıldı.
Bunun geleceğini sezmişti. Gadora silahların ne olduğunu bilirdi; Kondo’nun tetikteki parmağını kolluyor, kulakları asla duyulmayan o silah sesine odaklanıyordu. Ama her şeyden öte, göğsündeki bu acı bedeninin arkasından gelmişti. Yavaşça bilincini kaybederken parçaları birleştirdi. Bu bir kurşun yarası değildi, sırtına saplanan bir bıçaktı. Kondo hiçbir şey yapmamıştı. Aksine, bunu yapan bir başkasıydı...
“Neden yaptın bunu?” diye sordu Kondo.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.