Endişelerime rağmen onu içeride gayet iyi durumda bulduk.
"Oh be! Bir an için işimin bittiğini sanmıştım," dedi. Ayak parmağını bir yere çarpmaktan daha tehlikeli bir şey yaşamış gibi durmuyordu hiç. Adalmann'ın grubu da yanımızdaydı; Ramiris ve Veldora sonradan damladılar ama Gadora'nın iyi olduğunu görünce hemen ayrıldılar.
"Ee, ne oldu anlat bakalım?"
"Nasıl desem, İmparatorluk Konseyi'ne gidip savaşa karşı çıktım ama ne yazık ki gidişatı değiştiremedim. Zaten böylesini bekliyordum. Bu yüzden son bir kez İmparator Ludora'nın huzuruna çıkıp doğrudan ona yalvarmayı denemek istedim."
Görüşme talebinde bulunmuş, bu talebi kabul edilerek bugüne randevu verilmişti. Ancak söylediğine göre, sarayın içindeyken birinin bıçaklı saldırısına uğramıştı. Bu olay daha on dakika önce yaşanmıştı. Adam az önce ölümden dönmüştü, sormuş olduğuma utandım bir an.
"Ah... Doğru ya. Sana Diriltme Bileziği vermiştim."
"Ha-ha! Bayan Ramiris'in güçleri gerçekten muazzam! Hayatımı kurtardı doğrusu. Böyle bir şeyin yaşanabileceğini tahmin ettiğim için önceden bir dönüş büyüsü hazırlamıştım."
Bıçaklanmamış gibi dipçik gibi duruşuna bakılırsa böyle bir şey yaptığını tahmin etmeliydim. Cidden zekice bir hamleydi. Kendini anında labirente ışınlayabildiği sürece, ne kadar ağır yaralanırsa yaralansın Diriltme Bileziği hayatını kurtarırdı. Canlı bir örneğine şahit olmak, Ramiris'in yeteneklerinin ne kadar etkili olduğunu bana bir kez daha hatırlattı.
Yine de Gadora'nın hakkını vermek lazımdı, bayağı kıvrak adamdı. Önceden kurmalı saat gibi büyü ayarlamak... Anlaşılan bu numaraları Razen'a da o öğretmişti. İleride bunu ben de denemeliydim. Bende Düşünce Hızlandırma da vardı, bu geciktirme işiyle birleştirirsem ortaya çok daha büyük sonuçlar çıkarabilirdim.
"Peki, sana kim saldırdı?"
Bizim ülkemizde Gadora'yı öldürebilecek pek fazla kişi yoktu. Büyü savunmasını her daim katı tutan, teyakkuzda bir adamdı. Sinsi bir saldırıyı fark edemeyip gafil avlanacak biri değildi ama...
"Şey, suikastçı saldırmadan önce kendisini tespit etmemi engellemeyi başardı. Bu yüzden tam olarak kim olduğunu göremedim. Zihnimde bir şüpheli var ama kabul etmeliyim ki inanması epey güç bir isim..."
Sırtını döndü; cübbesinde dosdoğru inen bir yırtık vardı. Bedeni tamamen iyileşmişti ama kıyafeti hâlâ aynı durumdaydı. Yırtık yer yer korozyona uğramıştı, dolayısıyla bunun sadece fiziksel bir saldırı olmadığı ortadaydı.
"Arkadan, kalbe tek bir bıçak darbesi demek?"
"Görünüşe göre savunmanızı büyüyle imha etmişler," diye ekledi Diablo. "Kullanılan beceri oldukça ilgi çekici..."
Diablo'nun bile ilgisini çektiğine göre karşı karşıya olduğumuz kişi sıradan bir suikastçı değildi. İmparatorluk'ta beni bile öldürebilecek birilerinin olduğuna emindim. Belki de Gadora'ya saldıran kişi de onlardan biriydi. İşin içinde göründüğünden daha fazlası olduğunu varsaymalıydım.
Gadora sezgisine tam güvenemediği için bir isim vermekten çekiniyordu ama olayı araştırmak istediğini söyledi. Ben de işi ona bıraktım. Yalan söylediğini sanmıyordum, tüm bu olanlar karşısında gerçekten şaşkına dönmüş gibiydi. Ona hemen güvenecek değildim elbette ama bekleyip ne olacağını görmek en mantıklısıydı.
"En azından hayatta olmana sevindim. Bu da bize İmparatorluk'un hafife alınmaması gerektiğini gösteriyor. Hepimiz biraz daha dikkatli olalım."
"Çok haklısınız Efendi Rimuru," diyerek onayladı Diablo. "Onlar için başımızı daha fazla belaya sokmaya gerek yok. Zaten öğrenilebilecek yeni bir bilgi kaldığını da sanmıyorum."
Gadora aldığı bilgiler uğruna az kalsın canından oluyordu, bununla yetinmek zorundaydım. Birkaç tatlı sözün ardından bulduklarını bana aktarmasına izin verdim.
İhtiyarın dediğine göre İmparatorluk, savaş için somut adımlar atmaya başlamıştı bile.
İmparatorluk ne zaman başka bir ülkeye savaş açacak olsa asla resmi bir savaş ilanıyla uğraşmazdı. İmparator tek ve mutlak güç olarak kabul edilir, diğer ülkelerin varlığı tanınmazdı bile. Tabii bu sadece laftaydı; zira Cüce Krallığı ile diplomatik ilişkileri vardı ve onların egemenlik bölgesine müdahale etmiyorlardı.
İmparatorluk bir yeri işgal etmeye karar verdiyse, bu ancak titiz ve temkinli bir hazırlık sürecinden sonra gerçekleşirdi. Savaş ilan etmezler, karşı tarafa sadece bir defaya mahsus olmak üzere teslim olma tavsiyesi içeren bir mektup gönderirlerdi. Çağrıya uyarsan ne ala; uymazsan anlatılanlara göre savaş başlar ve artık hiçbir merhamet gösterilmezdi.
Bir ülke olarak bundan daha kibirli, bundan daha küstah olmak imkansızdı herhalde. Madem bu kadar çekilmez adamlarsınız, uluslararası toplumda hiç arkadaş edinmeyi beklemeyin o zaman, tamam mı? Gerçi zaten katıldıkları da yoktu. Batı Konseyi tarafından yürürlüğe konan uluslararası yasaların hiçbirini onaylamamışlardı. Dolayısıyla bir kez savaşa girdiklerinde artık hiçbir kural geçerli olmazdı. Yenilgi sonrası anlaşmalar mı? Tutsaklara nasıl davranılacağı mı? Savaş sırasında yasaklanan eylemler mi? Hiçbirine uymuyorlardı. Batı Ulusları'nın İmparatorluk'tan bu kadar korkmasının başlıca nedenlerinden biri de buydu zaten.
Ki... yani, nedenini anlayabiliyordum. Bu gidişle sivil halkın kitleler halinde katledilmesini bile meşrulaştırmaya çalışabilirlerdi. İmparatorluk'a karşı savaşı kaybetmek, her şeyi kaybetmek demekti. "Savaş tazminatı" kelimesinin dağarcıklarında bulunduğundan bile şüpheliydim. Her şey İmparatorluk'a ait sayılırdı, bu yüzden yenilen ülke tüm haklarını kaybederdi. Onlarla mantık çerçevesinde konuşmak istiyorsan en azından berabere kalacak kadar savaşabilmeliydin. Şu an gevşememizin imkanı yoktu. Güçlü durmalı ve bu kötülüğün kökünü kazımalıydık.
İmparatorluk'un niyetini kesin olarak öğrendiğimize göre biz de kendi savaş prosedürlerimize geçiş yaptık. Kontrol Merkezimiz bundan böyle bir strateji karargahına dönüşecekti. Sadece formaliteden ibaretti belki ama yine de önemliydi. Benimaru ve Soei her an burada hazır kıta bekleyecek, Soei kopyalarını kullanarak casusluk operasyonları için bölgeye yayılacaktı. Böylece sadece Argos ağımıza bağımlı kalmayacaktı. Moss'un da yardımıyla oldukça isabetli istihbarat toplayabilirdi.
Şu an itibarıyla epey avantajlı durumdaydık.
Temelde bu dünyada iki ordu karşı karşıya gelmediği sürece savaş gerçekten başlamış sayılmazdı. Düşman hareketlerini önceden tespit etmek için gözcüleri ve uzun menzilli büyüleri kullanabilirdiniz ama genel kanı, bunun ancak iki taraf zaten burun buruna geldiğinde yapılması gerektiği yönündeydi. Bilgi savaşı kavramı burada da vardı var olmasına ama bu gezegende düşmanı bizim kadar eksiksiz izleyebilen başka bir ülke yoktu. Hinata ve Gadora da bana bunu söylemişti, yani kendi kendime gelin güvey olmuyordum. Katıksız gerçek buydu.
Gadora şaşkınlıkla, "Bu... Bütün bunları havadan mı görüyoruz...?" diye sordu.
"He-he-he-he..." diye kıkırdadı Diablo. "Bu, Efendi Rimuru'nun büyüsünün bir eseri. Stratosferin ötesinden büyü tetiklemek için ufacık bir miktar büyü parçacığı yeterli oluyor. Bu büyünün hareketini tespit edebilecek insan sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bunun için Süper İçgüdü seviyesinde bir tehlike öngörü yeteneğine sahip olmak gerekir."
"E-evet... Gerçekten de öyle. Kendi büyü tespit becerilerime epey güvenirim ama bu o kadar doğal duruyor ki... Bir büyücünün elinden çıktığı hayatta aklıma gelmezdi..."
"Kesinlikle! Büyü konusunda uzmanlaşmış bir Üst İblis bile böyle düşük seviyeli bir büyüyü gözden kaçırırdı. Truly harika, değil mi?"
"Kesinlikle, katılıyorum! Bu büyü akıl almaz bir şey!"
Diablo her ne hikmetse suratında son derece ukala bir sırıtışla Gadora'ya caka satıyordu. İhtiyar büyücü de Diablo'nun övünmelerini onayladıkça gaza gelip heyecanlanıyordu.
"Shion?"
"Hemen!"
Diablo bu gidişle dikkat dağıtmaktan başka bir işe yaramayacaktı, bu yüzden Shion'a onu başka bir odaya kapatmasını emrettim. Etraf nihayet sakinleştiğinde asıl meselemize döndük.
Bu yüksek irtifa izleme sistemi hile yapmaktan farksızdı. Düşünsenize, şu ana kadar hangi rotadan saldıracaklar diye kafayı yiyorduk ama şimdi o endişeler komik geliyordu. Sadece olası rotaların değil, İmparatorluk ile olan tüm sınırımızın canlı görüntüsüne sahiptik. Harekete geçtikleri andan itibaren her şeyi görecektik. Gözü bağlı bir rakiple satranç oynamak gibiydi bu; onlar sadece kendi taşlarının nerede olduğunu bilecekti. Gerçek bir acemi değilseniz bir profesyonele bile kaybetmezdiniz bu şartlarda. Adamların sadece birkaç taşı eksik değildi, neredeyse tamamen dezavantajlı durumdaydılar.
Ve tabii ki savaşta kural yoktu. Kazandıysan doğru oynamışsın demekti.
Karşı tarafın topraklarımızı işgal etme planları yapması düşündüğümden daha korkutucuydu. Öncesinde yapılmış hiçbir anlaşma olmadan kendi topraklarında savaşmak demekti bu. Ama ben önden tek bir kural koydum:
"Sivillere dokunulmayacak!"
Elbette ilk saldıran taraf olmamızı kesinlikle yasaklayacaktık. Çatışmaların sona erdiğini ilan ettiğimizde daha fazla saldırmaktan kaçınacaktık. Kimsenin buna karşı gelip kuralları çiğnemeyeceğine güvenim tamdı.
Tempest kabinesini Kontrol Merkezi'nde toplamıştım. Benimaru komutanımız, Hakuro ise başdanışmanımızdı. Rigurd oradaydı; onun altında hizmet veren üç erk başkanı Rugurd, Regurd ve Rogurd da yanındaydı. Kadınlar heyetine Shuna ve Lilina liderlik ediyordu. Arka plandaki bir numaralı adamımız Rigur'un yanı sıra Kaijin ve Kurobe de onların yanındaydı. Vester ve Mjöllmile'i danışman olarak içeri almıştım. Gobta ve Gabil ordu generalleri olarak rapor vermişti, Geld ise işine ara verip katılmıştı. Son olarak Testarossa ve iki iblis arkadaşını da davet etmiştim. Dersini aldığını düşünerek Diablo'nun da girmesine izin verdim. Shion'ın yanında, her zamanki yerinde uysalca duruyordu.
Gadora ve Shinji'nin çetesini de tanık olarak içeri almaya karar verdim... Bir süre sonra tüm insanlığın moral kaynağı Masayuki içeri girdi.
"Bir dakika durun ya! Ben niye her şeyin 'moral kaynağı' oluyorum ki?! Benim hakkımda böyle saçma sapan konuşmayı keser misin artık? Öğğ!"
Hay aksi. Sanırım yine içimden geçenleri sesli söylemiştim. Masayuki bu duruma bayağı bozulmuş gibi görünüyordu... Ve nedense Gadora ikimize birden dik dik bakıyordu. Belki gözüne bir şey takılmıştı ama bunu sonra sorardım.
Geriye bahsedilecek iki kişi kalmıştı: Destek ekibimiz Veldora ve Ramiris. Beretta, Treyni ve Charys de bir köşede hazır bekliyorlardı. Kadro aşağı yukarı bundan ibaretti.
Yanımdaki yerde yatan Ranga’nın başını birkaç kez okşayıp salonda oturan dinleyicilerime şöyle bir göz gezdirdim.
“Buranın neden toplandığını hepinize tek tek anlatmama gerek yok herhalde. İmparatorluk’a karşı nasıl bir hat çizeceğimizi kararlaştırmak için bu toplantıyı düzenliyoruz. Benimaru ile ben stratejinin genel hatlarını oluşturduk ama sizlerin de fikrini almak istiyorum. Çekinmeden, aklınıza geleni söyleyin.”
“Anlaşıldı, Lord Rimuru!”
Böylece konferans başladı.
Ekrana döndüğümde, hareket halindeki devasa İmparatorluk birliklerini gördüm. Paletler üzerinde tıkır tıkır ilerleyen bu metalik araçlar tanktı ve görüntüdeki sayılarına bakılırsa yaklaşık iki bin kadardılar.
Oha! diye düşündüm o manzarayı görünce. Tankların burada ne işi var?!
Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemeyip Shinji ve ekibinden açıklama istedim. Onların sayesinde İmparatorluk’un diğer dünyalıların bilgi ve biliminden yararlanarak modern silahlar geliştirdiğini öğrendik. Petrol yerine büyü parçacıklarıyla çalışan içten yanmalı motorları vardı; enerjilerini hava sirkülasyonuyla şarj ediyor, bu sayede hem soğutmayı hem de büyü parçacığı beslemesini aynı anda hallediyorlardı. Bana sorarsanız oldukça iyi düşünülmüş bir sistemdi. Üstelik son derece işlevseldiler; fonksiyonellik açısından eski dünyamızdaki en iyi tankları bile cebinden çıkaracaklarını söyleyebilirdim.
Gadora’nın anlattığına göre İmparatorluk, antik kalıntılardan çıkardığı bir büyü kontrol rektörünü analiz edip günümüz teknolojisine uyarlamıştı. Yakıt niyetine kullanmak üzere devasa bir büyü taşı stoku da oluşturmuşlardı; normal seyirde doğadaki büyü parçacıklarından besleniyor, savaş anında ise taşlara yükleniyorlardı. Saatte yüz kilometreden fazla hıza ulaşabiliyorlardı ve bozuk yollar onlar için engel teşkil etmiyordu. Hatta enerji harcamayı göze aldıklarında yerden biraz yüksekte havada bile süzülebiliyorlardı.
Dürüst olmak gerekirse biraz geride kaldığımızı hissettim. Büyü teknolojisinde bu konulara odaklanmış olsaydık keşke… İçten içe canım sıkıldı. Şövalyelerin cirit attığı bir dünyada tanklar… Aklımın ucundan bile geçmemişti. Oysa trenleri falan yapmıştım! İnovasyonun eşiğindeydim!
Ama insan gerçekten otomobil yapmadan önce tank mı geliştirirdi ki? Sanmıyorum. Yani sokaklara araba sokmadan önce bile bin kez düşünmem gerekirdi. Faydalı olurlardı belki ama ateşle oynamak gibi bir şeydi bu. Herkes bir tane isteme krizine girerdi kesin ama herkese birer tane dağıtmak imkânsız olurdu. Enerji kaynaklarımızı kurutamazdık; bu da zenginle fakir arasında uçurum yaratırdı.
Şehirleri, arabaya hiç ihtiyaç duyulmayacak şekilde geliştirmek çok daha mantıklı bir fikirdi. Trenler sayesinde işler zaten fazlasıyla kolaylaşmıştı. Belki demir yolu ağımız tamamen kurulduktan sonra, zenginler için bir tür hobi olarak lüks arabalar tasarlayabilirdim. İnsanların bir gün sahip olmayı hayal edeceği bir şey… Statü sembolü olacak kadar üst düzey bir şeyin zararı olmazdı.
Ama bütün bunlar savaş bittikten sonra düşünülecek işlerdi. Ne de olsa tek sürpriz tanklar değildi.
Uçan gemileri bile vardı! “Şaka mı yapıyorsunuz siz?!” diye bağırmamak için kendimi zor tuttum.
O zımbırtılar lojistik işini inanılmaz kolaylaştırırdı. Onları savaşa sürdün mü, ikmal derdi diye bir şey kalmazdı ortada. Hava üstünlüğünü kendi elimize geçirebilseydik geleceğe çok daha umutla bakabilirdim. Bunları kesinlikle geliştirmemiz lazım diye geçirdim içimden ama henüz pek gerçekçi bir hedef değildi. Uçan gemi dediğin şey ha deyince bir günde yapılacak iş değildi. Yeterince zaman verilirse imkânsız değildi elbette ama hiçbir geliştirme projesi öyle tıkır tıkır yürümezdi. Her proje ancak deneme yanılma süreçlerinden geçerek şekillenirdi.
Bu hususta İmparatorluk’un Ar-Ge departmanını gerçekten tebrik etmek gerekiyordu. "Ulan şunlardan bir tanesini sapasağlam ele geçirebilsek ne tatlı olurdu..." diye içimden geçirdim diye de kimse bana kızmasın artık.
Ama… Ah be kardeşim. Keşke verdiğim emirlerde biraz daha kalıpların dışına çıkabilseydim… Neyse, dövünmenin âlemi yoktu. Geleceğe bakmak lazımdı. Bu savaş bittikten sonra kesinlikle daha havalı, daha yenilikçi şeyler geliştirmeye girişecektim.
Böylece İmparatorluk’un son durumunu görmüş olduk.
Ben önceden bilgilendirilmiştim ama Kontrol Merkezindeki çoğu kişi durumu ilk kez öğreniyordu. Ağızları açık, şaşkınlıklarını gizleme gereği bile duymadan ekrana bakakaldılar.
“İşgal gücünün toplam büyüklüğünün bir milyon olduğu tahmin ediliyor! Siz de görüyorsunuzdur ama… Sanırım İmparatorluk ordusu hepimiz için büyük bir sürpriz oldu. Yine de bu çatışmada avantaj hâlâ bizde, o yüzden endişelenmeyin.”
Savaşın en kritik unsuru, düşmanın savaş gücünü ne kadar iyi kestirebildiğindi. Bu konuda düşmanın elini kolunu tamamen deşifre etmiş durumdaydık.
Raphael bana toplam sayının bir milyon olduğunu söylemişti. Sahaya sürmek için akılalacak gibi bir sayı değildi bu ama yine de sonumuzun geldiği anlamına gelmiyordu. Sadece manevra yapabileceğimiz ne kadar geniş bir alanımız olduğunu gösteriyordu.
“Gadora’dan aldığım bilgiye göre İmparatorluk ordusu üç ana tümenden oluşuyor. Bunlardan biri Zırhlı Tümen ve şu an gördüğümüz tank gücü de onların bünyesinde. Büyülü Tank Gücü diyorlar buna ve asıl vurucu güçlerinin bu olduğunu varsayabiliriz.”
Büyülü Tank Gücü’nün çalışma prensiplerini herkese detaylıca anlattım. Ama Gadora’nın verdiği bilgiler bundan ibaret değildi. Benim adıma onların strateji toplantılarına katılmış, konuşulan her şeyi bir bir aktarmıştı. İmparatorluk artık Gadora’nın taraf değiştirdiğini biliyordu; bu yüzden planlarını değiştirmiş olma ihtimalleri vardı ama ana fikrin aynı kaldığına emindim.
Sonuçta orada Yuuki vardı ve Yuuki’nin gözü İmparatorluk’ta darbe yapmaktaydı. Diğer tümen komutanlarına "Kesin ölmüş olan" Gadora için endişelenmemelerini telkin ettiğine, kafalarını karıştırdığına emindim. Üstelik Gadora’nın dediğine göre, Zırhlı Birlikler Komutanı Caligulio adındaki adam attığım yemi yutmuştu. Zindanın kaynak ve hazinelerle dolu olduğuna inanıyordu ve başka kimse konmadan orayı ele geçirmek istiyordu. Durum buysa, bu saatten sonra bütün operasyonu değiştirmek istemeyecektir; dolayısıyla Yuuki’nin önerilerini kabul etme olasılığı oldukça yüksekti. Varsayımlarla hareket etmek tehlikeli bir hamleydi ama Caligulio’nun ordusunu nasıl yönettiğine bakılırsa, amacının ne olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildi.
Ben özet geçmeyi bitirince ilk sözü Gobta aldı.
“Şeyyy, benim birliğim konaklama kasabasında konuşlanmış durumda ama şimdi biz bu tank zımbırtılarıyla mı dövüşeceğiz?”
Oldukça dikkatliydi. Aslına bakılırsa, komutan atanmış biri için bu ölüm kalım meselesiydi. Toplantılarda uyuyakaldığı uzun geçmişi göz önüne alındığında, Gobta gerçek bir gelişme gösteriyordu. Bazen bir adamın gerçek rengini göstermesi için biraz sorumluluk alması gerekirdi—
“Sence de çok açık değil mi? Birinci Ordu Birliğinin görevi bu tank gücünü unufak etmek!”
Duygularıma yenik düştüğüm anda Benimaru acı haberi ona verdi. Yediği darbenin şokuyla Gobta oturduğu yerde sallandı.
“Bana kimse böyle bir şey söylememişti…”
Evet, seni anlayabiliyorum.
Yüzünde şimdiden bir ceset ifadesi belirmişti. “Yani… Yani kasabayı canımız pahasına korumamız mı gerekiyor?” diye sordu. Ona gülümsedim.
“Saçmalama! Tankların yetenekleri hakkında bildiklerimden yola çıkarak, doğru bir yaklaşımla kazanağınızı düşünüyorum ama bu süreçte ne kadar kayıp verirsiniz orasını Allah bilir… Ayrıca savunma yapmak her zaman saldırmaktan zordur ve savaş tecrübesi olmayan Yeşil Sayılar birliğin onlar için açık hedef olacaktır. Yani hayır, ‘ölesiye’ bir durum yok ortada.”
Onu sakinleştirmeye çalışıyordum. Gobta’ya destek olması için görevlendirdiğim Hakuro başıyla onayladı; ne demek istediğimi anlamış olmalıydı.
“Tamam, peki ne yapacağız?”
“İşte bu bir generalin çözmesi gereken bir iş… ama bunu ilk andan senden beklememeliyim. Benimaru, rica etsem anlatır mısın?”
Evet, ona karşı caka satıyordum ama dürüst olmak gerekirse ben de en az Gobta kadar askeri konularda acemiydim. Stratejiden pek anlamadığım için işin detaylarını Benimaru’ya bırakıyordum. Zaten hayatı kendim için kolaylaştırmaktan keyif alıyordum. Gobta benim için çok çalışıp olgunlaşabilirse, ben de o kadar arkama yaslanabilirdim.
Bu yüzden Gobta’nın sıkı bir çaba göstereceğini umarak onunla birlikte Benimaru’yu dinlemeye başladım.
“Pekala Gobta. Konaklama kasabası bizim için hayati bir üs ama orayı kaybetmek büyük bir sorun teşkil etmez. Yıkarlarsa yeniden inşa ederiz; ele geçirirlerse geri alırız. Asıl sorun sivil kayıp yaşanma potansiyeliydi ama Lord Rimuru o işi halletti. Herkesin başkent Rimuru’ya tahliye edilmesi emrini çoktan verdi.”
Hı-hım. İmparatorluk’un harekete geçtiğini öğrendiğim an tahliyeyi başlatmıştım. Zaman alacaktı elbet ama İmparatorluk varmadan önce bitecekti.
“Ha, doğru ya, etrafta pek kimse kalmamıştı zaten…”
“Kalmadığına eminim. Senin görevin, içeride kalan son kişilerin de güvenli bir şekilde tahliye edilmesine yardımcı olmak. Ardından buraya yöneleceksiniz.”
Benimaru, konferans masasına yaydığımız büyük harita üzerinde bir noktayı işaret etti. Cüce Krallığı Dwargon’du burası; özellikle de merkez şehri.
“Ha?”
“Şu görüntüye bak. İmparatorluk gücü bölünüp birkaç farklı rotadan işgal etmeyi hedefliyor. Bazı birlikleri Jura Ormanı’na giriş yaptı bile ama tank gücü henüz kımıldamadı. İlerleme yönlerine bakılırsa, Kanaat Dağları’nın eteklerini takip ettikleri çok açık. Orada ağaçlar o kadar yoğun değil, bu yüzden birliklerin bataklığa saplanma riski daha az.”
“Anladım… Yani, tamam da…”
“Hiçbir şey anlamadın, değil mi? Neyse. Her neyse, senin görevin Cüce Krallığı’nı savunmak.”
Benimaru konuşurken Gobta’nın birliğini temsil eden piyonu Cüce Krallığı’nın içine doğru kaydırdı. Ardından cüce silahlı kuvvetlerini simgeleyen başka bir piyon çıkarıp Gobta’nınkinin yanına yerleştirdi.
“Omuz omuza savaşacaksınız.”
“Ooooh...!!”
Şimdi anlamıştı işte Gobta. Reaksiyonu şaşkınlık ve heyecanın bir karışımıydı.
Bu, Gadora’dan aldığımız bilgiler doğrultusunda şekillenen bir diğer operasyondu ve Gazel çoktan onayını vermişti. Aralarındaki anlaşmaya sadık kalarak İmparatorluk’un gözünü Cüce Krallığı’na diktiğini haber vermiş, verdiğim söz doğrultusunda onlara destek kuvvet göndereceğimizi ilan etmiştim. Hakçası Gazel, İmparatorluk’un şüpheli hareketlerini önceden sezmişti. Adamlar topraklarından geçip gitmek için defalarca izin istemişlerdi. Onları sürekli reddetmekten bıkmaya başlamıştı ama satır aralarını okumasını iyi biliyordu; eninde sonunda sabırlarının tükeneceğini ve harekete geçeceklerini kestirebiliyordu.
Sunduğum teklifi memnuniyetle karşıladı, ki bu iş bizim de oldukça işimize geliyordu. Konaklama kasabası yıkılsa bile her zaman yeniden inşa edebilirdik ama bana kalırsa, orada bir çatışma çıkmadığı sürece İmparatorluk durduk yere ortalığı yağmalamaya kalkışmazdı. Yeterince hızlı geri alabileceğimiz sürece, şimdilik orayı gözden çıkarmanın hiçbir mahzuru yoktu.
“İmparatorluk’un böyle göz göre göre dikkat çekici bir noktadan ilerlemesinin sebebi, orayı işgal edeceklerine bizi inandırmak istemeleri. Bu kadar gövde gösterisinden sonra bunu herkes anlar.”
“Haa, yani şu ‘güç gösterisi’ dediklerinden mi?”
Vay be Gobta. Süslü kavramları kavramaya falan başladın bakıyorum. Biraz ders çalışmış olmalıydın. Etkilenmiştim doğrusu.
“Kesinlikle. İzledikleri bu rota Dwargon ile Tempest arasındaki sınırda kalıyor. İki ülke de onları fark edecektir; hamlelerimizi tartmak için harika bir yöntem. Eğer işlerine çomak sokacak gibi görünürsek, bunu saldırmak için bir bahaneye dönüştürebilirler. Tabii ilk saldıran taraf olmamız yasak, bu yüzden işe bir uyarıyla başlayacağız. Buraya kadar anladın mı?”
“Anladım.”
“Şimdi, eğer hiçbir hamle yapmazsak, İmparatorluk kuvvetleri Büyük Ameld Nehrini geçip Cüce Krallığı’nın ana girişine hakim bir noktaya ulaşacak. Orası hiç ağacı olmayan, geniş ve çimenlik bir arazi. Bir orduyu konuşlandırmak için biçilmiş kaftan.”
“Hı-hım…”
“İş o noktaya varırsa, Kral Gazel artık sessiz kalmayacaktır. Kendi kuvvetleriyle karşılarına çıkıp müzakere etmeye çalışır. Bizim için de durum aynı. İmparatorluk bu aşamada hem bizi hem de krallığı düşman belleyecek.”
Benimaru durumu açıklamak için haritadaki piyonların yerini değiştirdi.
“Usta Gadora, İmparator’un cüce ve Tempest orduları tarafından kuşatılmaktan çekindiğini söyledi. Fakat bu noktayı tuttukları sürece böyle bir şey gerçekleşemez. Karşı taraf buradan sinsi bir saldırı düzenlese bile bunun taktiksel olarak hiçbir anlamı olmaz.”
Sinsi bir saldırı, düşmanı gafil avlamayı gerektirir. Eğer düşman zaten sürekli bir saldırı bekliyorsa, yapılan hamle anlamını yitirmekle kalmaz, zarar da getirebilirdi.
“İşte bu yüzden, beklemek yerine en baştan biz taarruza geçeceğiz. Doğrudan üzerlerine yürüyüp onları ezip geçeceğiz!”
Benimaru, Gobta’yı temsil eden piyonu İmparatorluk’unkine vurdurdu.
“Ooooo!!”
Gobta’nın hayranlık dolu sesi yükseldi. Diğer danışmanlarımdan hiçbirinin bu plana itirazı var gibi görünmüyordu ama kuvvetlerimiz arasındaki sayı farkı hakkında ne düşünüyorlardı acaba?
“Üçüncü Ordu Komutanı Gabil!”
“Emredin!”
“Senin görevin tahliye edilen halkı korumak. Gökyüzünden geride kalan veya başı dertte olan birileri var mı diye kollayacak, gerektiğinde yardım edeceksin.”
“Emredersiniz!”
“Onları güvenli bir yere ulaştırdıktan sonra Gobta’ya destek vermek için harekete geçeceksin. Zamanlamayı iyi ayarlarsanız, İmparatorluk’tan önce onun yanına varırsınız.”
“Birliğimiz tüm Tempest’taki en hızlı birliktir. Zamanında varacağımıza söz veriyorum!”
Gabil oldukça kendinden emin görünüyordu ama gerçekçi olmak gerekirse işi zordu. Birliklerin tahliyesi için trenleri son sürat çalıştırmayı planlıyordum ancak tensel olarak on binlerce insanı taşımak zaman alıyordu ve İmparatorluk korkunç bir hareket kabiliyetine sahipti.
Lejyon büyülerini de hesaba katarak yaptığımız hesaplamalara göre, ordularının günde akıl almaz bir mesafeyi, tam altmış kilometre kat edebileceğini öngörmüştük. Şu anda İmparatorluk sınırda çakılı kalmıştı. Oradan düşmanlıkları başlatmayı planladıkları yere kadar katetmeleri gereken yaklaşık bin beş yüz kilometrelik bir arazi vardı. Yani yaklaşık yirmi gün içinde İmparatorluk kuvvetleri hedeflerine ulaşmış olacaktı. Bu baş döndürücü yürüyüş temposu, her bir askerlerinin vücut geliştirme ameliyatından—veya ona benzer bir şeyden—geçmiş olması sayesinde mümkündü. Görünüşe göre bu sayede yemeden içmeden bir hafta boyunca hareket halinde kalabiliyorlardı, bu da maksimum savaş hızlarının bundan bile yüksek olduğu anlamına geliyordu.
Tanklar ise harici bir takviye olmadan saatte yaklaşık ten ila eleven kilometre yol alabiliyordu. Atmosferdeki büyü parçacıkları gece gündüz mevcut olduğundan, dinlenirken kendilerini daha tam şekilde takviye etmek için bundan yararlanabiliyorlardı. Sonuçta savaş daha başlamadan ordunu bitap düşürmenin bir anlamı yoktu. Gadora’nın bu konudaki yönlendirmeleri gayet makul görünüyordu, bu yüzden Benimaru ve ben hesaplamalarımızda onun varsayımlarını baz almıştık.
“…Bu sayede İmparatorluk bu noktaya beklediğimizden daha erken varabilir. Burada kimsenin gafil avlanmasını istemiyorum!”
Benimaru bu konuyu kapattıktan sonra hemen bir sonrakine geçti.
“İmparatorluk asıl ordusunu işte burada konuşlandıracak. Ama Gobta’nın da dediği gibi, bu esasen bir güç gösterisi—yani bir şaşırtmaca. Asıl vurucu timleri ise buraya doğru ilerleyecek!”
Farklı renkteki birkaç İmparatorluk piyonunu çıkarıp Jura Ormanı’nın etrafına dağıttı. Planları, tankların asıl kuvvetleri olduğunu düşünmemizi sağlamak, ardından birliklerinin ana yükünü başka bir yere kaydırmaktı. Gün gibi ortada olan bu hamle monitörlerimizde net bir şekilde görünüyordu, bu yüzden fikrin bizi pek de büyülediği söylenemezdi.
“Şimdi, burada işler beklediğimizin ötesinde büyüse bile, bu araziyi koruyan Geld var! Geld, birliklerini görev yerlerinden olabildiğince çabuk geri çağırmanı istiyorum.”
“Anlaşıldı. Düşünce İletişimi’ni çoktan gönderdim. Bütün birliklerim kısa süre içinde toplanmış olacak.”
Benimaru ve Geld tam anlamıyla aynı frekanstaydı; birkaç kelime yetti, her şey ayarlandı. Ona güvenebileceğimi biliyordum.
Benimaru tekrar haritaya döndü. “Bu kuvvetlerin gizlenmeye çalışarak ormanın içinden ilerlemesi muhtemel. Ne yazık ki Efendi Rimuru’nun Argos tespit büyüsü ormanın bitki örtüsü altında olup biten her şeyi gösteremiyor. İşte bu noktada devreye Soei giriyor.”
Soei başıyla onaylayıp ayağa kalktı.
“Orman gür bir örtüyle kaplı, bu yüzden yukarıdan gözetlemek zor. Bütün ajanlarımızı konuşlandırsak bile taranacak alan çok geniş ve tespit edilme riski taşıyorlar. Bu yüzden Moss’a güvenmeye karar verdik. Çok sayıda minik kopya çıkarabiliyor ve onların topladığı tüm bilgileri anında alabiliyor. Bu kopyaların hiçbiri pek savaşamaz ama bir kopyayı kaybetmek bize hiçbir zarar vermez. Moss şu anda bunu kullanarak Jura Ormanı’nın doğusunu gözlemliyor. İmparatorluk birliklerinden oluşan müfrezelerin orada ilerlediğini haber verdi. Onun takibi sayesinde her birini istediğimiz an imha edebiliriz.”
Gözdağı veren zalimce bir gülümsemeyle sözlerini bitirdi. Biraz ürkütücüydü. Bizim tarafımızda olmasına sevinmiştim.
Tabii ki bu küçük müfrezeleri gün boyu bozguna uğratabilirdik—ama beni endişelendiren arkalarındaki o devasa ana kuvvetti. Benimaru’nun buna karşı stratejisi, onlar bir dereceye kadar toplanana kadar beklemekti.
“İmparatorluk kuvvetleri Zindan’a ulaşmaya çalışıyorsa, onları içeri davet edip icaplarına orada bakacağız. Yeryüzünde kalan olursa, Geld’in İkinci Birliği ve benim ana kuvvetim üzerlerine çökebilir! Hepsi bu kadar.”
Çok basit, anlaşılması kolay bir stratejiydi… ama gerçekten de aramızdaki sayı farkı zihnimi kurcalamaya devam ediyordu. Henüz kimse bu konuda yorum yapmamıştı ama ne düşünüyorlardı acaba? Belki de konuyu benim açmam gerekiyordu…
…fakat ben tereddüt ederken, Kontrol Merkezi savaş nifalarıyla inlemeye başladı.
“Harika! Gabil benim takıma katılırsa sırtımız yere gelmez. Zafer şimdiden cebe girdi sayılır!”
“Bunu sizden duymak ne büyük bir şeref, Efendi Gobta! Sizi temin ederim ki kazanan bir orduya yakışır şekilde savaşacağız!”
“Savaşa katılamayacağız diye korkuyordum ama Efendi Benimaru’nun bizi yüzüstü bırakmayacağını biliyordum. Bize görevlerin en yücesini verdi; vatanı koruma görevini. Gücümüzün son damlasına kadar savaşacağımızdan şüpheniz olmasın!”
Üç komutanımız da Benimaru’nun cenk çağrısına karşılık verdi. Askeri kanatta yer almayanlar bile heyecanla birbirleriyle fikir alışverişinde bulunuyordu. En ufak bir karamsarlık kırıntısı bile yoktu; üç iblis hanım bile neşeyle bu coşkuya katılmıştı.
Ama millet… Tekrar ediyorum, aradaki sayı farkı…
Yani evet, ben de kazanabileceğimizi düşünüyordum. Hatta kazanacağımızı varsaymak bana oldukça güvenli geliyordu. Yine de içim tamamen rahat değildi—ama kimsede en ufak bir endişe belirtisi yoktu. Çok garipti. Gobta bile baştaki tereddütlerini bir kenara bırakmış, hevesle dolup taşıyordu. Yanında danışman olarak Hakuro olabilir ama onun adına hâlâ endişeleniyordum.
“Pekala. Benimaru’nun anlattıklarında kafasına yatmayan bir yer var mı?”
Hepisini öne sürdüm ama kimseden bir soru gelmedi. Onun yerine grubun adına Benimaru konuştu.
“Kaygılanmayın, Efendi Rimuru. Kaybetmekten en ufak bir endişe duymuyoruz—yenilmeyeceğimizi düşündüğümüzden değil, var gücümüzü savaşa adayacağımızdan. Kazanmak için fazlasıyla haklı sebebimiz ve bizi bekleyen şanlı bir savaş meydanımız var. Eğer kaybedersek, bu sadece yetersiz olduğumuzu kanıtlar. Güçlü olan biz değildik, bu yüzden hayatta kalamadık demektir.”
Yüzüme bakıp iç ferahlatan bir tebessüm kondurdu. Odadaki tüm canavarlar, Shuna ve diğer kadınlar da dahil olmak üzere aynı havayı yayıyordu. Kaybetmekten korkmuyorlardı; savaştan kaçmaktan korkuyorlardı. Ve bundan da öte—en azından belirsiz bir şekilde de olsa—onların hislerini anlamaya başladığımı fark ettim. Anladığımı düşündüm ve onlar için elimden geleni yapmaya karar verdim.
“Testarossa! Ultima! Carrera!”
“““Buyrun, efendim!”””
Üç iblis hanım anında tepki verdi. Onlara bir emrim vardı.
“Her biriniz bir ordu birliğine eşlik edecek ve operasyonlarını destekleyeceksiniz!”
“Derhal, Efendi Rimuru,” diye yanıtladı Testarossa. “Konsey’in işleriyle Cien ilgileniyor, bu yüzden savaş bitene kadar memnuniyetle katılacağım.”
“Nihayet ben de aksiyon görebileceğim! Gözünüz arkada kalmasın, Efendi Rimuru!” dedi Ultima.
“Kıkır kıkır kıkır…,” diye kıkırdadı Carrera. “Benden büyük şeyler bekleyebilirsiniz, Usta. Gücümün her bir damlasını sergileme vakti geldi!”
Üçü de yüzlerinde ışıl ışıl bir gülümsemeyle bana baktı. Başımı sallayarak onayladım ve görev dağılımını yaptım.
“Testarossa, sen Gobta’ya katılacaksın.”
“Memnuniyetle!” diye karşılık verdi.
Gobta’nın yüzündeki ikna olmamış ifade iyice belirginleşti. “Emin misiniz? Bu kız daha önce dövüşmüş biri bile değil. Birinci Kolordu’ya ayak uydurabilecek mi ki?”
Aman yani. Testarossa’nın yanında bunu söylemek de cesaret isterdi hani. Gerçi ben de bu kızların Kadim İblis olduğunu daha yeni öğrendiğim için laf etmeye hakkım yoktu ama Gobta’daki bu gözü karalık cidden aklımı başımdan alıyordu. Seni tepeleyecek haberi yok, diye düşündüm ama ağzımı açmadım. Ne de olsa böylesi çok daha eğlenceli değil miydi?
“İşinize yarayacağıma çok sevindim,” dedi Testarossa tebessüm ederek. Ama o an kızın gözlerinin içine bakamayan tek kişinin ben olmadığını da biliyordum. Korkma Gobta. Özür dilersen affeder sanırım. Yine de gerçekte kim olduğunu öğrendiğinde yüzünün alacağı hali görmek için sabırsızlanıyorum.
Bu açıdan bakınca Gabil bayağı olgunlaşmıştı. Ultima’nın önünde saygıyla eğildi.
“Desteğinizi sabırsızlıkla bekliyorum. Katetmem gereken daha çok yol var!”
Diablo’dan ve diğer kaynaklarımdan duyduğuma göre Ultima bu üç iblis kadının en acımasızıydı. Kontrolden çıkmaya en yatkın olanı Carrera’ydı belki ama en korkuncu yine de Ultima’ydı. Şimdiden emirlerime uyup bir yandan da işkence edecek imparatorluk askerleri bulmak için ara sokakları kolladığı gözümün önüne geliyordu.
Gabil en azından ona karşı nasıl davranacağını biliyordu. Kız da halinden memnun görünüyordu; sevimli bir ses tonuyla, “Tamamdır! Ben de sabırsızlıkla bekliyorum!” diye cıvıldadı. Gabil’in gaza gelme huyunu törpülemek için ne kadar uğraştığını biliyordum, görünüşe göre bu çabası az önce hayatını kurtarmıştı. Günlük ufak çabalar bazen hayat kurtarabiliyordu işte.
Geld ise bu sırada Carrera ile hiç sorun yaşamadan el sıkıştı. İkisinde de soylu bir savaşçı havası vardı. Yalnız ne yalan söyleyeyim, bu eşleştirmeleri mükemmel yapmıştım. Gobta ile Gabil yer değiştirmiş olsaydı Gobta’nın hayati tehlikesi kesinleşirdi.
İçimden kendimi tebrik ederek herkese kısa bir moral konuşması yaptım. Bu kadınların aslında kim olduğunu kimse bilmiyordu; Guy’ın basıp darmadağın ettiği toplantıya katılan herkese bu konuda konuşma yasağı koymuştum zaten. Durduk yere milleti dehşete düşürmenin alemi yoktu. Ayrıca bu üçlüye de çenelerini tutmalarını ve generallerden emir almalarını söylemiştim ki kimlikleri deşifre olmasın. Ama işi batıracaklarına o kadar emindim ki... İnsan gerçekten tırsıyordu. Keşke haklarındaki gerçekleri hiç öğrenmeseydim...
Ama neyse, onlara güvenelim bakalım. Ben aksini söylemediğim sürece Testarossa ve arkadaşlarının sessiz sedasız takılacağından emindim. Zaten bu üç çift yerini aldığına ve kolordularımızın yanında bu kadınlar bulunduğuna göre, acil bir durum çıktığında icabına bakabilirlerdi. Bu düşünce içimi biraz olsun ferahlattı.
“Bu konu kapandığına göre, eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?”
Geri kalanı İmparatorluk’un hamlelerine bağlıydı, o yüzden akışına göre hareket etmek zorundaydık. Kral Gazel ile koordineli çalışmak önemli olacaktı, bu yüzden detaylı görüşmeler yapmamız gerekiyordu ama bu stratejik karargahın işiydi. Generallerimiz emirlerini zaten almıştı, başka bir şey yoksa toplantıyı bitirebilirdim.
Fakat biri elini havaya kaldırdı.
“Şey, ben de bir şey söyleyebilir miyim?”
“Ne oldu Masayuki?”
“Şey, bir sorum vardı da...”
“Dinliyorum?”
“Neden general olduğum konusunu şimdilik bir kenara bırakırsak, bana verdiğiniz Gönüllü Ordu... Yani kimse onların rolünün ne olacağını söylemedi de...?”
Haa, o mu? Doğru ya, kafasında birkaç soru işareti olması normaldi. Lise çağındaki bir çocuğu alıp general yaparsan kim olsa bocalardı. Samuraylar devrinde onun yaşındaki subaylara rastlanabilirdi belki ama Japonya’nın barış ortamında büyümüş bir çocuğun buna ayak uydurmasını beklemek haksızlık olurdu. Ama... Biliyorsunuz işte, benim için de kolay değildi bu durum. Bir gün bir uyandım, pat, İblis Lordu olmuşum. Arkamı yaslayabileceğim yardımsever bir patronum falan da yoktu. O açıdan bakarsak Masayuki bayağı şanslıydı aslında.
“Sen de öyle düşünmüyor musun?”
“Ne düşünmüyor muyum? Lütfen bana biraz rehberlik eder misiniz?”
Sesli söylemeyi unuttum tabii. Bütün bunları içimden geçirmem ona bir şey ifade etmiyordu. Ona sadece bahane gibi gelecekti muhtemelen ama neyse.
“Şey... Biliyorsun, bir anda üstüne bu kadar büyük bir sorumluluk yüklediğim için biraz mahcup hissettim.”
“Y-yok, şey...”
“Ama halkımızın yüreğine su serpmek, içlerini rahatlatmak söz konusu olduğunda elimizdeki en iyi adam sensin.”
Burada sadece canavarlar yaşasaydı savaş çıkması hiç dert olmazdı. Moralleri tavan yapar, kimse de sorun çıkarmazdı. Ama yeni sakinlerimiz için durum aynı değildi. Korkacaklar, endişelenecekler, huzursuz olacaklar, hatta belki bazıları suça sürüklenecekti.
“İşte tam da böyle bir zamanda güçlerini kullanıp herkesin endişesini gidermeni istiyorum.”
“Anladım... Bu konuda yardımcı olabilirim sanırım.”
Masayuki olayı kavramış görünüyordu.
“Ha-ha-ha! Mütevazılığa gerek yok Masayuki Bey! Bir Kahraman olarak tek bir ulusun tarafını tutmaktan çekineceğinizi başta ben olmak üzere herkes bilir! Yine de halkımız arasındaki çaresizlere, acizlere yardım elinizi uzatacağınızı umuyorum!”
Mjöllmile, Masayuki’ye yalvarırken gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Çocuğun gerçek güçlerini hâlâ yanlış değerlendiriyordu ama bunu düzeltmeye gerek duymadım. Hatta Hinata’nın da onun hakkında yanlış fikirlere kapıldığından içten içe şüpheleniyordum. Ne çakal adamım ama, diye düşündüm Masayuki efsanesinin gözlerimin önünde şekillenişini izlerken.
“...Evet...”
Pek hevesli görünmüyordu. Hatta durumdan bayağı tiksinmiş gibiydi. Onun adına üzülüyordum ama bu işe el atmasını gerçekten çok istiyordum.
“...Yani Gönüllü Ordum kamu düzenini sağlayacak, öyle mi?”
“Aynen öyle. Bildiğin gibi Ramiris şehrimizin göreceği hasarı en aza indirecek. Savaş patlak verdiğinde yüzeydeki başkent zindanın içine karantinaya alınacak.”
Bunu kabineme ve ilgili diğer taraflara zaten bildirmiştim. Sıkı bir sır olarak saklamadığım için tahliye tatbikatlarından kalanların bu konuda dedikodu yaydığından emindim. Bunu bilerek yapmıştım; insanların korkularını biraz daha yatıştırmaya yardımcı olacağını düşünmüştüm.
“Kıkır kıkır! Doğru ya! Bayağı güçlü bir periyimdir bilirsiniz ama hepsi ustamın sayesinde!”
“Kesinlikle. Ramiris’in bu muazzam başarıyı gerçekleştirmesini sağlamak adına o devasa magicule gücümün bir kısmını ona ödünç verdim. İsterseniz buna dostluğun zaferi de diyebilirsiniz.”
Şehri zindanın içine tıkmak için gereken ayak işlerini yapan Ramiris’ti ama Veldora olmasaydı bunu çalıştıracak gücü bulamazdı. Bunun için ona içtenlikle teşekkür etmem gerekiyordu.
“İkinize de teşekkürler. Büyük yardımı dokundu.”
“Öyle mi? Aman canım, lafı bile olmaz! Gerçi istersen beni biraz daha övebilirsin!”
“Kva-ha-ha-ha! Çok doğru! Övgülerinizi göklere çıkarın!”
“Evet evet, çok teşekkürler!”
İki övdük diye havalara girdiler hemen. Ama gerçekten hak etmişlerdi. Şehir Zindan’a gizlendiğinde bile tepede gökyüzü görünecekti. Birçok vatandaş farklı bir şey olduğunu anlamayacaktı bile. İmparatorluk şiddetini şehre taşıyamayacaktı ve doğrusu bu durum beni hâlâ hayrete düşürüyordu.
“Ama unutmamalısın Rimuru... ” dedi Veldora.
“Hmm?”
“Pek ihtimal dahilinde değil ama,” diye söze girdi Ramiris, “eğer ustam bir şekilde yenilirse ve İmparatorluk yüzüncü katı geçmeyi başarırsa, bu durum şehri tekrar yüzeye fırlatır. Bütün o enerjiyi harcamanın tepkimesi gibi bir şey, anlarsın ya?”
“Ha, bir de öyle bir dert var demek? Ama bu Veldora’nın kaybedeceği varsayımına dayanıyor, değil mi? İş o raddeye gelirse şehrin durumunun son derdimiz olacağını düşünüyorum.”
Öyle bir şey olursa hepimiz tamamen savaşa odaklanırdık. Şehre ne olduğunu dert edecek lüksümüz olmazdı, orası kesindi.
“Tabii ki asla kaybetmem,” diye böbürlendi Veldora.
“Hım-hım. Zindan On Harikası da işinin başında, o yüzden her şey tereyağından kıl çeker gibi hallolacak!”
Ramiris haklıydı elbette. Veldora’nın sahaya inmesine gerek kalacağını sanmıyordum. Ama her ihtimale karşı...
“Masayuki de var hem.”
“Ha?! D-durun! Bir dakika bekleyin lütfen! Kamu düzenini sağlamak başka şey ama iş o raddeye gelirse ben ne yapabilirim ki?”
Daha önce hiç ordu yönetmediğinden dert yanan Masayuki’ye hepimiz başımızı sallayarak hak verdik. Adama tapan Mjöllmile bile durumun farkındaydı.
“Endişelenme Masayuki,” diyerek güvence verdim ona. “Tüm bir askeri gücü yönetmeni beklemiyorum. Hinata ile hâlâ bu konuyu konuşuyorum, Haçlılar’dan sana bir yardımcı göndermesini isteyeceğim. Kabul edeceğinden eminim, yani yakında sana yardım edecek bir yardımcın olacak.”
“Öyle mi? Oh, içim rahatladı.”
“Ayrıca... !” diye ekledim. “Çocukların sana korumalık yapmasını sağlayacağım, böylece seni güvende tutacaklar... Yani şey, sen onları güvende tutacaksın, tamam mı?”
“Va-ha-ha! Düşünsenize, Kahraman’ın kendisi tarafından korunuyorlar! O çocukların sırtı yere gelmez artık!” diye gürledi Mjöllmile.
“Şey... Tabii ki.”
Masayuki, şakaklarından bir damla ter süzülürken başıyla onayladı. Çocukların neler yapabileceğini biliyordu, bu yüzden kimin kimi koruyacağını gayet iyi anlamıştı. Ayrıca yanlarında Chloe de olacaktı, işler gerçekten sarpa sararsa hepsini hayatta tutabileceğinden emindim.
Böylece konuşmamız gereken her şeyi konuşmuş olduk. Hazırlıklarımızı tam anlamıyla tamamlamıştık ama son an gelene kadar ne olacağını bilmek imkansızdı.
Ayrıca... Şey, endişelerim yok da değildi. Chloe sonuçta benim feci şekilde can verdiğimi net bir şekilde hatırlıyordu. İmparatorluk’ta beni öldürecek güce sahip en az bir kişi vardı, bu yadsınamaz bir gerçekti. Benim için gelirlerse Zindan On Harikası bile onları durduramazdı. Hatta...
Rapor. Zindan On Harikası tam da bu sebepten—düşmanın gücünün sınırlarını ortaya çıkarmak için—konuşlandırıldı.
Ben de öyle düşünmüştüm. Günün sonunda Raphael her zaman benim güvenliğimi ön planda tutuyordu işte. Bu düşünceli tavrı hoşuma gitse de aynı zamanda kendimi hazırlamam gerekiyordu. Ne olursa olsun arkadaşlarımı korumak zorundaydım. Savaş gibi saçma bir şey yüzünden hiçbirinin zarar görmesini istemiyordum.
Zihnimdeki bu kararlılıkla günün toplantısını sona erdirdim.
Masayuki halka seslenme işini iyi kıvırmıştı görünüşe göre. Anlaşılan olay, “İblis lordunu şehri koruyacağına dair yemin ettirene kadar bastırdım” tarzı bir havaya bürünmüştü.
“Kahraman yine yapacağını yaptı!”
“Tam bir rol model!”
Tempest’e yeni gelen göçmenlerin ve maceracıların coşkulu tezahüratları arasında durmuş, kendi içinde sert bir hesaplaşma yaşıyordu. Fakat yüzündeki o bıkkın ifade bile etrafındakilerce bambaşka yorumlandı.
“İnanılmaz, Kahraman kaşlarını çatınca bile ne kadar çekici görünüyor değil mi?”
“İblis lordundan o kadar söz almasına rağmen hâlâ tatmin olmuş değil!”
“Haklısın, gerçekten öyle. Ne kadar da mütevazı, ne kadar alçakgönüllü bir lider!”
“Kahraman bu şehri koruyacak. İblis Lordu Rimuru ve onun sayesinde İmparatorluk saldırısından zerre kadar korkmuyorum!”
“Aynen öyle! İşi onlara bırakın yeter, gerisini hallederler!”
İşte aynen böyle saçma sapan çıkarımlar yapıyorlardı. Masayuki’nin itibarı tavan yapmıştı yapmasına ama çektiği zihinsel işkenceyi tek bir Allah’ın kulu bile fark etmiyordu.
Halk günlük yaşantısına bu şekilde devam ederken, beklenen an nihayet gelip çattı. İmparatorluk sahneye çıktı ve huzur dolu günlerimizin sonu geldi.
Bunalımlı bir yaz gecesinde, aniden görülen bir kâbus gibi başladı savaş.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.