Bir İmparatorluğun Anatomisi

Resmî adıyla Naska Namrius Ulmeria Birleşik Doğu İmparatorluğu, dünyanın en köklü devletlerinden biriydi. Geçmişi yüzyıllar öncesine uzanıyor, hatta anlatılanlara bakılırsa devasa bir imparatorluğun temelleri daha iki bin yıl evvel atılmış bulunuyordu.

Kökleri, küçük Naska Krallığı’na dayanıyordu. Bu krallık, uzun yıllar boyunca Büyülü Namrius Krallığı’nı ve ardından Ulmeria Doğu Federasyonu’nu bünyesine katıp birleşerek bugünkü imparatorluğu meydana getirmişti. Bu fetihlerin ardında, Naska’nın yetiştirdiği o muazzam, ezici askeri güç yatıyordu. Şimdi ise Birleşik İmparator Ludora Nam-ul-Naska’nın adı altında, son iki binyıldır son derece kudretli bir hükümdarlık sürmekte ve ilhak edilen hiçbir ulusun baş kaldırmasına asla izin verilmemekteydi. Bu birliğe dahil olan her bir ulus, imparatorluğun tam manasıyla mutlak hakimiyeti altındaki birer vasalıydı.

Genellikle Doğu İmparatorluğu olarak anılan Naska Namrius Ulmeria Birleşik Doğu İmparatorluğu, işte bu çarklar etrafında dönüyordu.

Söylenenlere göre imparatorluk liderinin tek gayesi mutlak hakimiyetti ve bu arzu, hiç bozulmayan imparatorluk soybağına da yansımıştı. Nitekim mevcut imparatora da Ludora adı bahşedilmişti. Uygulamadaki işleyiş ne olursa olsun, kadim anlayışa göre imparator daima mutlak gücü elinde tutmayı yeğlerdi.

Ordu da bu "güçlü olan haklıdır" düsturunu benimsemiş, kendine has bir tutum sergileyerek gücünü kanıtlayabilen herkese yükselme garantisi vermişti. Hatta imparatorluk tebaası arasında dolaşan fısıltılara bakılırsa, imparatorluğun Jura Ormanı’nı şimdiye kadar silip süpürmemesinin yegâne sebebi, henüz hazırlıklarını tamamlamamış olmalarıydı.

Yaklaşık 350 yıl önce imparatorluk, Fırtına Ejderhası Veldora’yı boyunduruk altına almaya yeltenmiş ama başarısız olarak koskoca bir şehri gözden çıkarmak zorunda kalmıştı. O kararsız ejderhayı kışkırtma gafletinde bulunanlar, pişman olmaya bile vakit bulamadan o şehirle birlikte küle dönmüştü. Bahsi geçen yer, yüz binlik nüfusuyla o dönemin en büyük yerleşimlerinden biriydi; Jura Ormanı’nın doğu sınırına kurulmuş devasa bir kale şehirdi. İmparatorluk, ormana yapılacak bir işgal için burayı bir sıçrama tahtası olarak kullanmak amacıyla tam bir yüzyıl boyunca inşa etmişti. Amaç, Jura’yı aştıkları anda imparatorluk topraklarını genişletmek için hazırda bekleyen bir askeri üs oluşturmaktı.

Hırsıyla gözü dönen dönemin askeri liderleri, ormanın ötesine geçmelerini sağlayacak bir plan hazırladı. Bu, imparatorluğun yüz yıldır bağrında büyüttüğü tutkulu bir arzulardan biriydi. Tüm zenginliğine ve refahına rağmen sınırlarını genişletme hayalleri kurmasının tek bir sebebi vardı: İmparator böyle emrediyordu. Başka hiçbir gerekçe yoktu ve halktan tek bir kişi bile buna karşı sesini çıkarmıyordu.

Plan tıkır tıkır işliyor, imparatorluk orduları rüştünü ispatlamak adına güç depoluyordu. Derken imparator adına işgal emri verildi. Ancak bir müfrez komutanının aklına gelen aptalca bir fikir yüzünden tüm operasyon yerle bir oldu. Bu komutan, madem Jura Ormanı’ndan geçiyoruz, ormanın efendisini de evcilleştirelim gitsin, diye düşünmüştü. Koskoca ejderha bize tehdit oluşturacak değil ya! Akılalacak gibi olmayan bu basiretsiz karar, hepsini bir felakete draglamıştı.

O komutanın ve askerlerinin tam olarak ne yaptığı hiçbir zaman öğrenilemedi. Olayı kaydetme yahut bu kayıtları muhafaza etme ihtimali olan herkes küle dönmüştü. Böylece imparatorluğun hayali ve imparatorun tutkusu bir anda savrulup gitti.

Bu da bizi bugüne getiriyordu. İmparatorluk, Veldora’nın açtığı yaraları sarmak için uzun süre kabuğuna çekildi ama imparator işgale devam edilmesi için hiçbir zaman yeşil ışık yakmadı. Jura Ormanı’na izinsiz girmeye asla müsaade edilmedi; 350 yıl boyunca sabırla biriktirilen güç, kükreyeceği anı beklemeye koyuldu.

Şimdi de imparatorluğun siyasi yapısına göz atalım.

İmparatorlukta, imparatorun hükümdarlığını ayakta tutan iki ana kolon vardı: İdari yönetim ve askeri kanat. İmparator, hem idari yönetimin mutlak hakimi hem de ordunun başkomutanıydı; tek bir kişinin elinde toplanmış muazzam bir güçtü bu.

Söz konusu idarede bir Kamara bulunuyordu. Bu kurul, görünürde büyük bir güce sahip olan soylu sınıfından oluşmuş bir yasama organıydı. Ancak işin aslı öyle değildi; soylulara hiçbir karar alma hakkı tanınmamıştı. Kendilerine itibar ve imtiyazlar verilmişti ama üstlendikleri rol, imparatorun iradesini onaylayan birer bürokrattan ibaretti.

Bu Kamara babadan oğula geçen bir sistemle işliyor, üyeleri hiçbir oylamaya gerek kalmadan lord unvanı alıyordu. Kişisel hırsları ne kadar yüce olursa olsun, bunları gerçeğe dönüştürecek bir gücü elde etmeleri imkansızdı. Bütün imparatorluk toprakları doğrudan imparatorun mülküydü; onları soylulara kiralar, yönetmelerine izin verirdi ama dahasına asla müsaade etmezdi.

Soylu sınıfı, üst düzey eğitim almış devlet görevlileri tarafından destekleniyordu. İmparatorun tam desteğini arkalarına alarak plan ve politikalar üreten bürokratlar bunlardı ve neticede hepsi liderlerine sadakat yemini etmişti.

Ordu için de durum farksızdı. Askeri kuvvetlerin yetkisi devletin değil, doğrudan imparatorun şahsında toplandığından, bu ordu fiilen sadece ona ait kişisel bir güç niteliğindeydi. İmparatorluğa katılan bölgesel şehirler bile bu kurala göre yaşardı; bütün özel mülklere el konulur, ardından imparator tarafından geri kiralanırdı. Bu toprakları koruyan savunma birlikleri de aynı şekilde imparatorun şahsi merhametinin bir göstergesi olarak kullanımlarına sunulmuş birer ödünçten ibaretti.

Bu politika, imparatorluğun en uç sınırlarındaki isyan hareketlerini dahi bastırmayı başarmıştı. Bunu mümkün kılan şey ise ülkenin ezici güç üstünlüğüydü. İmparatorluk teslimiyetleri kabul etmeye dünden razıydı ama bu durum diğer tüm haklardan feragat edilmesi anlamına geliyordu. İtiraz etmeye kalkanları ise kanlı bir temizlik bekliyordu; kökleri kazınır, bir daha kimsenin benzer fikirlere kapı aralamaması sağlanırdı.

İmparatorluk genelindeki düzen işte böyle tesis edilmişti. Ödül ve ceza mekanizması muazzam bir askeri gücün yarattığı dehşet ile imparatorluk tebaası olmanın getirdiği güvenlik garantisi üzerine kurulmuştu. Bu iki taktik eşit derecede titizlikle yürütülmüş, imparatorluktaki huzur nesiller boyu bu sayede korunmuştu.

Normal şartlarda tek bir kişinin bu kadar devasa bir ulusu yönetmesi imkansızdı. Nitekim son iki bin yıllık tarihe bakıldığında, imparatorun hükümdarlığının sorgulandığı tek bir olaya bile rastlanmazdı. Her devir teslimin ardından güç daima en tepede kalmıştı. Nasıl bakılırsa bakılsın, bu işte bir gariplik vardı. Eğer bu durum imparatorun üstün dehasına bağlanacak olursa, bu onun özünde bir tanrı, insan eriminin ötesinde bir varlık olduğu anlamına gelirdi.

Şimdi de imparatorluğun genel olarak üç ana türevi ayrılan askeri gücüne değinelim:

Batı Ulusları esas olarak kılıç ve büyüye bel bağlamışken, imparatorluk büyü ile bilimi harmanlayarak yeni bir çağın öncüsü haline gelmişti.

Diğer dünyadan gelenlerin varlığı, imparatorluğun askeri gücünün genişlemesinde hayati bir rol oynamıştı. İmparatorluk tebaasından biri, bu ziyaretçilere ve onların sahip olduğu evrensel bilgilere hususi bir ilgi duyuyordu. Yıllarca imparatorluk sarayında hizmet vermiş büyük bir büyücü olan bu adamın adı Gadora’ydı. Yaşlı ve kocamış görüntüsüne rağmen son derece enerjik bir insandı. Sadece büyüye değil, her türlü bilgiye karşı dinmek bilmeyen bir açlığı vardı ve diğer dünyalardan gelen insanlarla sohbet etmekten büyük keyif alırdı.

Onların sayesinde, o diğer dünyanın da birden fazla ülkeden oluştuğunu, üstelik buradakilerin aksine, insanların fikir ve dil farklılıklarının üstesinden gelerek bir arada yaşamanın yollarını bulduğunu öğrenmişti. O dünyada büyü yoktu; bu da oranın burasından çok daha farklı bir yönde gelişip serpilmesine vesile olmuştu.

Gadora uzun bir ömür sürmüştü. Doğal yaşam süresinin sonuna her yaklaştığında, kendi icadı olan Reenkarnasyon adındaki Gizli Sanat’ı kullanarak kendini defalarca yeniden diriltmişti. Bu sayede öteki dünyadan gelenleri uzun yıllar boyunca gözlemleme imkanı bulmuş, devasa bir bilgi birikimine ve hatta o dünyanın birkaç diline hakim olma şerefine erişmişti. Ne zaman yeni bir öteki dünyalı gelse, onu mutlaka huzuruna getirtir ve koruması altına alırdı. İmparatorluk, dünya genelinden sadece büyülü yaratıkları toplamakla kalmıyor, Gadora da sarayda öteki dünyalıların hâmiliğini üstlenerek onlarla dilediği gibi ilgilenme iznini elinde tutuyordu.

Özel yetenekleri veya bilgileri olan öteki dünyalılar imparatorlukta büyük bir hüsnükabul görüyor, sayıları dünyadaki diğer tüm ulusların katbeat üstüne çıkıyordu. İmparatorluk kültürünün ve yapısının neden onların etkisinde kaldığı da böylece anlaşılıyordu. Bu insanların çoğunun kendine has yetenekleri vardı ve imparatorluk bunlar üzerinde derin araştırmalar yürütmekteydi. Bu hususta da askeri teknolojileri, kimsenin yanına bile yaklaşamayacağı bir seviyeye ulaşmıştı.

İmparatorlukta şövalyelik mesleği artık tarihe karışmıştı. Süvari savaşçısı kavramı yok olmuş, ordu bunun yerine modern silahların avantajlarından yararlanan yeni taktikler benimsemişti. Doğrudan bedenleri mekanikleştirilmiş olan askerler mekaşövalye olarak anılıyor, imparatorluk meydan muharebelerinin başaktörleri sayılıyorlardı.

Bu hususiyetler kendini en net şekilde imparatorluğun Zırhlı Birlik’inde gösteriyordu ama öteki dünya bilgilerinin Büyülü Yaratık Birlikleri üzerinde de büyük payı vardı. Öteki dünyalılar yanlarında DNA bilgisiyle gelmişlerdi; yani canlıların genetik bilgilerini barındıran o dev moleküllü organik maddeden haberdardılar. Bu bilgi, büyülü yaratıkların güçlerini daha önce görülmemiş bir ölçekte analiz etmeyi mümkün kılmış, bu da başka araştırmalara kapı aralamıştı. Son olarak Karma Birlik, her biri kendi eşsiz yeteneklerini sergileyen çok sayıda güçlü öteki dünyalıya ev sahipliği yapıyordu ki, onların savaş gücünü hafife almak büyük bir hezimet getirirdi.

İmparatorluğun böyle geçit vermez bir askeri güç yaratmasını sağlayan şey, gizli yetenekler ve öteki dünya teknolojisi gibi unsurları ustalıkla harmanlamasıydı. Gadora’nın bu konudaki tutkusunun, ordunun gücünü tek başına katladığını söylemek hiç de mübalağa sayılmazdı.

Gadora’nın yeşertip büyüttüğü üç ana tümenin yanı sıra bizzat imparatoru korumakla görevli yarı askeri bir birlik daha vardı: İmparatorluk Muhafızları. Yalnızca yüz kişiden oluşan bu mütevazı bölük, üyelerine hâlâ şövalye diyen nadir birliklerden biriydi. Konudan habersiz dışarıdan biri bu unvanı geçmişten kalma eski bir gelenek sanabilirdi ancak mesele hiç de öyle değildi. Nitekim bu birliği oluşturan İmparatorluk Şövalyeleri, her tümende sivriler arasından özenle seçilmiş en gözde savaşçılardı. Aralarında öteki dünyalıların bile bulunması, İmparatorluğun kan bağına veya doğduğun yere zerre kadar ayrımcılık uygulamadığının kanıtıydı. İmparatorluk son ana kadar "güçlü olan haklıdır" ilkesini benimsemişti ve bunun en net örneği tam olarak burada sergileniyordu. Bu şövalyeler konumlarını nesiller boyu aktarılan soylu kanlarına veya nüfuzlarına değil, yalnızca ve yalnızca kendi bileklerinin gücüne borçluydu.

Üstünlüklerinin bir simgesi olarak İmparatorluk Muhafızları'nın her üyesine Efsane sınıfı silah ve zırhlar bahşedilmişti. En yetenekli savaşçıların elindeki en üstün ekipman muazzam bir sinerji yaratıyor, bu yüz kişilik ekibe koskoca bir tümenden daha fazla katı savaş gücü kazandırıyordu. Ayrıca İmparatorluktaki en iyi muameleyi göreceklerinin garantisi de ellerindeydi. Her biri üst düzey bir askeri subaydı ve özel görevlerde en azından bir albayın yetkisine sahiptiler. Onlar ordunun gururu, tüm İmparatorluğun en büyük kuvvetiydi.

Yani İmparatorluk aslen dört askeri tümene sahipti. Bunların her biri ancak bu konuma layık bir yeteneğe sahip kişilerce yönetilebilirdi. Onları gören herkesin bu kişileri "en güçlü" olarak kabul etmesi gerekiyordu. Peki bunu nasıl kanıtlıyorlardı? Tümenler içindeki rütbe düellolarıyla.

Sistem, alt rütbedeki üyelerin üçüncü bir tarafın hakemliğinde üstlerine meydan okumasına izin veriyordu. Bu yüzden rütbe sıralaması sürekli bir değişim halindeydi. Tabii ki düelloların kabul edilmesi için birkaç şartı karşılaması gerekiyordu. Askeri tatbikatlar sırasında düello yapmak yasaktı ve sonucun onaylanması için şahitler şart koşulmuştu. Ayrıca birine meydan okuyup kaybettiğinizde, yeni bir meydan okuma için tam bir yıl beklemeniz gerekiyordu. Aynısı rakibinizi öldürdüğünüzde de geçerliydi ama daha yüksek rütbeli savunmacının meydan okuyanı bir ceza almadan öldürmesine izin veriliyordu. Bu yüzden kimse böyle bir yarışa kolay kolay kalkışamazdı.

Bir bakıma bu durum, İmparatorluğun "güçlü olan haklıdır" anlayışının en somut haliydi; rakibini ezici bir kuvvetle boyunduruk altına almak. İmparatorluk Muhafızları'na katılmak için meydan okuyan adayların ardı arkasının kesilmemesi, bu imparatorluk idealinin halkın zihnine ne kadar derin kazındığını gösteriyordu.

Ordu içindeki rütbeler bu şekilde kesin hatlarla belirlenmişti ancak Gadora bu hiyerarşinin dışında kalıyordu. İmparatorluk içinde adeta bir yabancı muamelesi görüyor, diyarda kendine has müstesna bir konumda duruyordu.

İmparatorluk Muhafızları'na yapılacak atamalar Gadora’nın dahil olmadığı bir kurul tarafından görüşülüyordu. Her tümenin komutanı da yine bu yüz kişilik Muhafız kadrosundan seçilirdi. Ne zaman biri görevden çekilse, bu gruptan yeni bir isim onun yerini alırdı. Muhafızlar arasında yükselmek isteyen herkes eşit şansa sahipti, böylece gerçek yetenek sahibi olanlar kalabalığın arasında kaybolup gitmezdi. Kendi güçlerini bileylemekte serbesttiler; sahneye çıkacakları anı sessizce beklerlerdi.

Muhafızların en tepesinde Başkomutan yer alırdı, onun altındaki üç kişi ise Muhafız Generalleriydi. Sıralamada bir numaraya oturduğunuzda otomatikman Başkomutan olurdunuz. Muhafız Generalleri ise imparator, mevcut Başkomutan ve Gadora’dan oluşan bir komite tarafından tayin edilirdi. Ne de olsa bir askeri gücü yönetmek sadece kaba kuvvetten fazlasını gerektiriyordu. Yine de tümen komutanı olan her General kendi tümeninin en güçlü üyesi olmaya devam ederdi, zira bir tümende hizmet eden herkes tanım gereği bir İmparatorluk Şövalyesinden daha zayıftı.

Dışarıdan bakanlar için Başkomutan ve Generaller İmparatorluğun zirvesini temsil ediyordu. İmparatorluk Muhafızları Efsane sınıfı ekipmanlar alıyorsa, bu dörtlü doğallıkla çok daha iyisine sahip olmalıydı. Bunlar İmparatorluğun en büyük gizli hazineleriydi; antik çağlarda diğer ulusları baskı altına almak için kullanılan en kudretli teçhizatlar... Yani Tanrı sınıfı ekipmanlar.

Yarı mitolojik ekipmanlardan birden fazlasına sahip olmak, kelimenin tam anlamıyla İmparatorluğun haysiyetini omuzlarında taşımak demekti. Bunlar sıradan bir insanın dokunmasına dahi izin verilmeyen nihai silahlar ve zırhlardı. Onları sadece elinize alabilmek için bile belirli bir kapasiteye sahip olmanız gerektiği söylenirdi. Ancak bu ekipmanlar sizi kabul ettiğinde gerçek güçlerini açığa çıkarırlardı.

Sarsılmaz bir gücün nihai ekipmanlarla desteklenmiş hali... Gerçekten de yenilmez bir güç, İmparatorluğun üzerine kurulduğu o sağlam temeldiler.

Derken... İmparatorlukta bir şeyler değişti.

Onlarca yıldır ilk kez bir komutan, rütbe düellosunu kaybetti. Bununla birlikte karmaşık Karma Tümen'i bir arada tutmanın o devasa sorumluluğunu da yitirdi. Onu deviren kişi, orduya katılması üzerinden henüz bir yıl bile geçmemişken tarihe geçecek bir hızla yükselen genç bir adamdı. Deneyimli savaşçıları tek bir mağlubiyet bile almadan birer birer devirmişti.

Artık bu genç adam İmparatorluğun en yüksek zirvelerinden birinde duruyordu. Adı Yuuki Kagurazaka’ydı ve onun yükselişiyle birlikte, insanlık tarihinin akışı akıl almaz bir hıza ulaşacaktı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.