Arkasındaki Satranç

"Evet. İblis Lordu Guy ile karşılaşmasından sağ çıkan biri olarak, sizin bunu başarabileceğinizden emindim Yuuki Bey."

"Pfft! O orduyu bana verin de bir tümeni ele geçirmek çocuk oyuncağı mıymış görün."

Damrada ve Misha, Yuuki'ye iyi dileklerini iletti. Sonunda söze giren Vega ise pek etkilenmiş görünmüyordu. Fakat Yuuki bunu dert etmedi.

Haklısın aslında, diye düşündü içten içe dudak bükerek. O yüz kişilik gruba gerçekten girebilirsin... Ama sonrasında asla dayanamazsın. Kimse senden bir şeye komuta etmeni isteyemez. Hiç şansın olmazdı.

"Her neyse, Lord Gadora ile aramızda arabuluculuk yaptığın için sana teşekkür etmeliyim Damrada," diyerek konuyu değiştirdi.

"Aman efendim, saçmalamayın lütfen! Hepsi bu anı hazırlamak içindi Yuuki Bey. Tek yaptığım, Lord Gadora'yı bizim için temin ettiğiniz başka bir dünyalıyla tanıştırmaktı. Dolayısıyla bana bu kadar teşekkür etmenize hiç gerek yok."

"Ha-ha-ha! Her zaman çok resmi ve katısın Damrada. Bir kez olsun teşekkürümü kabul etsen ne olur sanki?"

"Korkarım yapamam efendim. Benden sağlayabileceğinden fazlasını beklemenizi istemem."

"Ha-ha! Komik bir şaka." Yuuki, Damrada'ya bakarak dişlerini göstererek güldü. Bu, vermek istediği mesajı gayet iyi iletmişti. Bunca yıldan sonra her biri diğerinin yeteneklerine sonuna kadar güveniyordu.

Birlikte attıkları kahkahanın ardından Yuuki asıl konuya geçti. "Şimdi Kagali, İblis Lordu Rimuru'nun ne yaptığı konusunda bizi bilgilendir."

"Emredersiniz Yuuki Bey. İblis Lordu Rimuru şu anda..."

Emri alan Kagali brifingine başladı. Verdiği bilgiler ağırlıklı olarak Batı'da kalan Serbest Lonca üyelerinden geliyordu. Yuuki'nin oradaki ajanlarının çoğunluğu kaçmıştı ancak birkaç kişi bunu kılıf olarak kullanıp yeraltı casusuna dönüşmüştü.

Kagali berrak sesiyle her şeyi tek tek anlattı. Rimuru, Batı Ulusları'nın kontrolünü tamamen eline almıştı ve bunu İmparatorluk işgaline karşı koymak adına korkunç büyüklükte bir ordu kurmak için kullanıyordu. Tüm bunlara ve daha fazlasına, ayrıca Rimuru'nun başkentinde meydana gelen inanılmaz fenomenlere değindi.

"Hım... Demek Büyük Ameld Nehrindeki konaklama kasabasını askeri üs ilan ettiler?" dedi Yuuki. "Sınırları içine savunma hattı kuracaklarsa bunu yapmak zorundalar elbette, değil mi?"

"Kesinlikle," diye yanıtladı Kagali. "Üste şimdiden yirmi bine yakın asker konuşlandırılmış durumda. Malzeme nakliyesi için sihirli tren dedikleri bir şey kullanıyorlar. Bu yüzden bir kuşatmayı atlatmaya yetecek kadar gıda stoğu yapmış olmalılar."

"Tempest'ten de bu beklenirdi. İmparatorluk orada kolay bir zafer elde edemeyecek."

"Katılıyorum. Farminus'tan gıda maddesi ithal ediyorlar, yani birkaç milyonluk nüfusu besleyecek kadar stokları var. Ülke bir bütün olarak bir yıl öncesine göre çok daha güçlü. Tek başlarına bile İmparatorluğu püskürtebileceklerini söyleyebilirim. Ayrıca Batı Konseyi artık tamamen İblis Lordu Rimuru'nun denetiminde. Batı'nın güçlerini birleştirip tek bir vücut haline getirebilirlerse, bu da azımsanamayacak bir yekün oluşturur."

"Öyle mi düşünüyorsun? Rimuru'nun her konuda titiz davranmaya çalıştığına eminim ama bana kalırsa oldukça saf. Sayıları karşı karşıya getirmenin sadece daha fazla kayba yol açacağını düşünüyordur. Bu yüzden İmparatorluğu sadece seçkin birlikleriyle kovalamak istediğine bahse girerim."

"Bu saçmalık..."

"İblis Lordu konumundaki birinin bu kadar aptalca bir şeye kalkışacağını sanmıyorum..." diye ekledi Damrada.

Damrada ve Kagali bu fikri ihtimal dışı bıraktı ama bu durum Yuuki'nin fikrini değiştirmedi.

Hayır, cidden, gerçekten o kadar saf. Ama bu saflığı ile o akıl almaz gücü birleşince, sanki bunu gerçekten başarabilirmiş gibi geliyor...

Düşüncelerine rağmen Kagali'den devam etmesini istedi.

"Teşekkürler. Brifinge devam ediyorum... Rimuru'nun başkentinde elli binden fazla hazırda bekleyen kuvvet var ve eski Eurazania'dan sürekli destek birlikleri akıyor. Toplam savaş güçleri muhtemelen sonunda yüz bini aşacaktır."

"Bu oldukça etkileyici ama yine de İmparatorluğa büyük bir avantaj sağlıyor."

"Şüphesiz, sayılar kıyaslanamaz bile. İmparatorluğun bir milyondan fazla askeri var ve piyadeleri bir tür tuhaf modifikasyondan geçiyor. En alt düzeydeki bir piyadenin bile en az C seviyesinde olacağını düşünüyorum. Bir de garip teçhizatlarını hesaba katın. Dürüst olmak gerekirse hiç şansları olduğunu sanmıyorum."

Bunlar Kagali'nin samimi duygularıydı. Evet, sahada yüz bin asker olması, özellikle de uzman eğitimi ve yüksek moralleri göz önüne alındığında etkileyiciydi. Normalde Tempest büyük bir övgüyü hak ederdi. Ancak İmparatorluğun tam donanımlı ordusuyla karşılaştırıldığında sönük kalıyordu. Kagali'nin henüz İblis Lordu Kazalim olduğu dönemde kalesi için kurduğu savunmalar bile İmparatorluğun devasa sayılarının vahşi hücumuna dayanamazdı. Bu kasırganın karşısında sadece yüz bin kişilik bir güç hiçbir şey ifade etmiyordu.

Fakat Yuuki'nin farklı fikirleri vardı. "Tavsiyeni aklımda tutacağım. Devam et."

"Pekala. Şimdi ülkelerinin teknolojisine geçiyorum..."

Kagali gerçekleri aktarmayı sürdürdü.

Tempest aniden hayatı kolaylaştıracak araçlar ve üst düzey süslü silahlar gibi çeşitli ilgi çekici malları satışa sunmaya başlamıştı. Farklı amaçlara hizmet ediyorlardı ama hepsi son derece etkili araçlardı. Birçok alıcı bu malların geliştiricileriyle özel sözleşmeler imzalamak istiyordu ancak ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, tüccarların hiçbiri bunların nereden geldiğini çözememişti. Kökenleri bir sır olarak kalmaya devam ediyordu.

"...Bahsettiğim sihirli trenler de bir başka örnek. Ancak İmparatorluk'ta olduğu gibi orada da bir teknolojik yenilik dalgası görüyoruz. Ne yazık ki bilgi sızıntılarını önleme konusunda çok sıkı bir iş çıkarıyorlar. Serbest Lonca üyeleri bu malların yaratıcılarının izini süremedi."

Muhtemelen kendi içlerinde geliştiriyorlardı. Bu kadarı açıktı ama kimsenin nerede yapıldığına dair en ufak bir fikri yoktu. Bu durum Kagali'yi de çileden çıkarıyordu ama İblis Lordu Rimuru ile bizzat ilgilenmesi için onu gönderemezlerdi. Eğer bir kez daha şüphe çekerse her şey biterdi. Bu yüzden Yuuki çekirdek kadrosunu bu şekilde riske atamazdı.

Sonra Kagali aniden bir şey hatırladı.

"Düşününce, yeni tür silahlar da geliştiriyor olmalılar. Bunu göz önüne alırsak, belki de ordularının büyüklüğünden daha fazlası için endişelenmeliyiz."

Yuuki buna dişlerini göstererek güldü. "Bunu fark edeceğini biliyordum. Yine de haklısın. İmparatorluğun tank geliştirdiğini görünce şaşırmıştım ama Rimuru da trenleriyle onlardan geri kalmıyor. Bilimsel silahların patenti sadece İmparatorlukta değil, bu yüzden üstünlük sağlamak için sadece buna bel bağlamak aptallık olur."

Hayır, bu savaşta başka dünyalı teknolojisine sahip olan taraf sadece İmparatorluk değildi. Rimuru diğer dünyadan kalma tüm anılarını koruyordu, bu yüzden ne tür bir silahı finanse etmeye karar vereceğini bilmek imkansızdı.

Eğer İmparatorluk normal bir ülkeyle savaşsaydı, o rakip tüm bu gizemli ateş gücü karşısında iliklerine kadar sarsılırdı. O rakibin elinde başka dünyalılar olsa bile, onlardan öğrenecekleri bilgi sadece çaresizliklerini artırırdı. Savaş yeteneğindeki fark gün gibi ortaya çıkar ve kazanma şanslarının olmadığını anlarlardı. Peki ya karşı taraf da aynı türden şeyleri geliştirecek teknik beceriye sahipse? Anında karşı önlemler geliştirirler ve her türlü avantaj göz açıp kapayıncaya kadar eşitlenirdi. Hatta bir taraf teknolojisine fazla güvenirse, işler tersine döner ve düşmanı karşısında öyle hızlı mevzi kaybederdi ki başı dönerdi.

Yuuki tüm bunları görmüştü ve tahminine göre Rimuru'nun zafer şansı hiç de az değildi.

"Saçmalık!" diyerek söze girdi Vega. "Eziverin gitsin o zaman! Eğer bu kadar endişeleniyorsanız, her şeyi yıkıp geçin! Problem çözüldü!"

İster bir silah ister bir ordu olsun, kendine aşırı güvenen Vega'ya göre yapılması gereken tek şey yolda duran her şeyi çiğneyip geçmekti. Yaptığı tespit, tüm bu konuşmayı kavramaktan tamamen uzak olduğunu gösteriyordu. Yuuki'nin elini alnına koyup ovalamasına neden oldu.

Bu adam... Güçlü ama çok aptal. Fazlasıyla aptal hem de...

Kafasında birazcık bile akıl olsaydı, çok daha fazla işte işe yarayabilirdi.

Yuuki içini çekti. "Pekala, iş o noktaya gelirse," dedi, "bunu senden isteyeceğime emin olabilirsin. Ama burada düşmanı yanlış değerlendiremeyiz."

Bu belirsiz yanıtın Vega'yı susturması gerekirdi. Zaten diye düşündü, bu dünyada nitelik, nicelikten çok daha önemliydi. Ne kadar büyük bir ordu toplarsanız toplayın, İblis Lordu Guy'ı asla yenemezdiniz. Bireysel bir gücün asla küçümsenmeyeceğinin en büyük kanıtı buydu.

Stratejik hedefinize ulaşmak için bilgi savaşında ustalaşmak ve rakibinizin yeteneklerini tam olarak ölçmek önemliydi. Bunu yapmanın en kolay yolu, düşmanın üzerine kayda değer güçte birini salıp ne olduğunu izlemekti. Ayrıca kazanılamayacak bir savaşı terk etmek de uygulanması gereken doğru bir taktikti. Ve tek bir düşman ne kadar güçlü olursa olsun, aynı anda birden fazla kuvvetle saldırmak onun üstesinden gelmenizi sağlayabilirdi. Başka bir deyişle, bir tarafın genel savaş gücüne bakmak anlamsızdı. Önemli olan taktiksel beceriydi; eldeki kuvvetleri ne kadar etkili yönetebildikleriydi.

Bu doğrultuda Tempest zahmetli bir düşmandı. Tek tehdit Rimuru değildi; o ulus akıl almaz sayıda güçlü büyü zürriyetine sahipti. Dört Büyükler bile (Benimaru, Diablo, Shion ve Gobta) kendi başlarına dört ayrı taktik birlik gibiydi. Bunlardan herhangi birini yenmek son derece zor bir görevdi.

Mesele sadece teknoloji değil sanırım. Yanlarında çok sayıda çetin adam var, bu yüzden kuru kalabalığın onlar için bir önemi olmayacak. Daha önce Guy'a boyun eğmekle ne kadar haklı olduğumu gösteriyor, değil mi?

Yuuki'nin bildiği kadarıyla Gobta'dan daha güçlü birkaç kişi vardı, bu da en azından birkaç kişinin daha Dört Büyükler kadar güçlü olduğu anlamına geliyordu.

"Benim asıl endişem, Azizlerle veya iblis lordlarıyla kıyaslanabilecek büyü zürriyetleri," diye mırıldandı Damrada, görünüşe göre aynı fikirdeydi.

"Haklısın. Çünkü yanlarında sadece Dört Büyükler yok," dedi Yuuki. "Geld ve Gabil gibi büyü zürriyetleri de var. İblis lordu sınıfındaki tüm bu insanların neden sürekli oraya üşüştüğünü anlamak gerçekten zor."

Yuuki düşündükçe iş daha da garipleşiyordu. Tek bir iblis lordu olan Rimuru'nun emrinde, her biri Clayman seviyesinde güce sahip birden fazla kişi vardı. Durumun farkında olsanız, bunun kötü bir şaka olmasını dilerdiniz.

"İblis lordu Rimuru'nun şu an düşmanımız olmaması tam bir şans."

Vega dışındaki herkes Yuuki'nin bu tespitini sessizce başıyla onayladı. Artık Guy ile aralarında, onları onun bünyesine sokan bir nevi anlaşma vardı. Yuuki ve ekibine bulaşan herkes, Guy'ın gazabını üzerine çekmiş olurdu. Yuuki'nin Rimuru'ya meydan okumaya niyeti olmadığından, az çok bir ateşkes sağlama almışlardı. Yuuki de bu durumu olabildiğince kendi lehine kullanacak kadar bencil bir adamdı. Günün birinde karşı karşıya gelseler bile, bu ancak Batı'daki kayıplarını telafi ettikten sonra gerçekleşebilirdi.

Zihnindeki bu meseleyi tatlıya bağladıktan sonra asıl konuya döndü.

"Raporun bitti mi?" diye sordu Kagali'ye.

"Detaylı askeri bilgi edinemedik, elimizdeki kesin istihbarat bu kadar. Ancak değinmek istediğim ilginç bir konu var."

"Nedir o?"

"Rimuru'nun başkentinde bir süredir afet tatbikatları yapılıyordu fakat yerel yönetim son zamanlarda programa tahliye tatbikatlarını da ekledi."

Bu eğitimler aslında oldukça mantıklı şeyleri kapsıyordu; sağlam binalara sığınmak, yangınları söndürmek gibi adımlar... Ancak bu seferki tahliye tatbikatında halk, dört ana kapının dışından şehrin içine doğru kaçma pratikleri yapıyordu. Bunun pek bir anlamı yoktu.

"Şehrin içine mi kaçıyorlar?"

"Evet. Araştırmacılarımız ne olduğunu anlayamayınca ayrılıp daha yakından bakmaya karar vermişler."

"Biri dışarıda, biri içeride mi?"

"Aynen öyle. Sonra bir şey gördüklerini söylediler. Düş gibi, tuhaf bir manzara..."

"Nasıl bir manzara?"

"Evet Misha. Bir duyuru yapılmış ve tam ten dakika sonra koca şehir arkasında tek bir iz bile bırakmadan ortadan kaybolmuş. Geride kalan tek şey tek bir kapıymış."

Dışarıda kalan araştırmacının söylediğine göre, kapının yanında birkaç güvenlik görevlisi bırakılmış ve geride kalanları yakındaki bir mağaraya yönlendiriyorlarmış. Etraf sakinleşince araştırmacı cesaretini toplayıp kapıdan içeri adım atmış, kendini taş duvarlarla çevrili, labirent gibi bir odada bulmuş. Panik içinde hemen kapıdan geri çıkmış. Böylece kapının iki yönlü geçişe izin verdiği anlaşılmış.

"Sanırım bahsettikleri şey zindan..." dedi Yuuki.

"Ne olduğunu biliyor musunuz, Lord Yuuki?" diye sordu Damrada.

"Evet. Sanırım Kagali de biliyordur. Şehirde zindan adında turistik bir yer var, değil mi?"

"Doğru. Macera tutkunlarının kendilerini sınaması için içinde canavarların dolaştığı bir yapı."

"Muhtemelen odur. O zindanın içinde koca bir şehir olduğuna dair bir söylenti duymuştum, yani..."

"İçinde bir şehir mi?"

Damrada buna inanmaya pek hazır görünmüyordu fakat Yuuki ve Kagali gayet ciddiydi. Henüz görmemiş birine bunu açıklamak zordu ama acı gerçek buydu.

"Evet. Normalde düşününce kulağa çılgınca geliyor ama... Bilirsiniz işte, bunu ancak Rimuru gibi biri mümkün kılabilirdi. Ne de olsa zindan yüz kat aşağı iniyor ve en alt katı Veldora koruyor."

"...Bu gerçekten doğru mu?" diye sorguladı Damrada.

"Elbette. Bizzat Veldora'nın kendi ağzından duydum."

Bu cevap Damrada'yı hemen susturdu. Kagali adamın bu haline biraz üzülmüştü.

"Ama şöyle bir düşününce," dedi Kagali, "mantıklı geliyor. Sizce bu zindan şehri Tempest için hayati önem taşıyan altyapıları, örneğin teknoloji geliştirme tesislerini barındırıyor olabilir mi?"

"Ha, anlıyorum," diye karşılık verdi Yuuki. "Buna inanabilirim... Hatta oldukça mantıklı."

Rimuru'nun deneyeceği şeylerin sınırı yoktu. Yuuki artık bunlara şaşırmıyordu bile. Hatta bu durum onu heyecanlandırıyordu. Bu sadece bir tahmin olsa da yanıldığını sanmıyordu. Söz konusu Rimuru ise kesinlikle doğru olmalıydı.

"Peki bu durum savaş için ne anlama geliyor?"

"İşte bunu gerçekten bilmiyorum. O adamlarla normal yöntemlerle başa çıkamayacağımızı zaten düşünüyordum ama şehir savunmasını bu şekilde yönetmek mi? İmparatorluk kesinlikle şoka girecek."

Yuuki, Rimuru'nun son savaşı kendi topraklarında vermeyeceğini, vatandaşlarının zarar görmesine asla izin vermeyeceğini varsaymıştı. Peki ya her bir sivili tehlikeden uzak tutacak kesin bir yöntemi varsa? Eğer öyleyse, düşman tüm stratejisini baştan yazmak zorunda kalırdı.

"Evet, bu yüzden belki de konaklama kasabası konusunda bekle-gör taktiği uyguluyorlardır. Orada savaşıp savaşmayacaklarını görmek için... Belki de asıl savaşı başkentlerinin etrafında verecekler. İmparatorluk birlikleri kapıyı gözden kaçırıp geçip giderse, arkadan sürpriz bir saldırı gelebilir."

"Ve ardından Batı Ulusları'nın ordusu onları önden kıstırabilir."

"İmparatorluğun savaş gücünü incelemek ve analiz etmek için bir öncü birlik gönderebilirler. Sonra da Batı Ulusları ile İmparatorluk bir yıpratma savaşına girmişken, karşılık vermek için ağırdan alabilirler."

"Düşünmesi bile korkunç bir yaklaşım. O gerçekten bir iblis lordu."

Yuuki'nin düşüncelerini kavrayan Kagali, Damrada ve Misha'nın yüzünde açık bir şaşkınlık belirdi. İblis lordu Rimuru'yu durdurmak için geleneksel harp yöntemlerinin yetersiz kalacağını biliyorlardı ama bu kadarını tahmin etmemişlerdi. Sadece onunla savaşmak zorunda kalacaklarını düşünmek bile hepsinin başını ağrıtmaya yetiyordu. Bu çok zor olacaktı. Şimdi Rimuru ile İmparatorluk arasındaki savaşı izlemek kulağa oldukça eğlenceli gelmeye başlamıştı.

"Peki Lord Yuuki, bir sonraki hamleniz ne olacak?"

Misha sormak için doğru anı bekliyordu. O ve yoldaşları Yuuki'nin iblis lordu Guy'a meydan okuyup kaybettiğini biliyorlardı. Yine de ona sadık kalmışlardı fakat aklından tam olarak ne geçtiğinden emin değillerdi.

Kerberos üçlüsü için İmparatorluğun Rimuru ve arkadaşlarına hayatı dar etmesinde bir sakınca yoktu. Ancak ne olursa olsun bu işte bir rol oynamaktan kaçınmak istiyorlardı. Yuuki, Guy'a İmparatorluğa ciddi anlamda destek vermeyeceğine dair söz vermişti. Ama artık bir komutandı ve kendi kurduğu tuzağa düşme riski vardı. Kerberos için yanlarında imparatorluktan bir komutanın bulunması son derece cazipti fakat bu durum askeri işlere bulaşma tehlikesini de beraberinde getiriyordu. Bu dünya ya av olacağın ya da avlayacağın bir yerdi; tek bir yanlış hamle mahvolmalarına yol açabilirdi.

Misha'nın sorusunun arkasındaki nedenler bunlardı ve Yuuki bunun tamamen farkındaydı.

"Endişelenmenize gerek yok. Rimuru benim yerime dayandığı sürece bu hepimizin işine gelir. Demek istediğim, ideallerimizi gerçeğe dönüştürmek istiyorsak İmparatorluk buna engel oluyor, değil mi? Sadece Guy bana söylediği için değil, bir gün onları yıkıma sürüklemek istiyorum... Artık bir komutan olduğuma göre zamanlamayı kontrol etme şansım var. Sadece öyle düşünün."

Yuuki artık İmparatorluğun en üst düzey üç komutanından biri olduğuna göre, tüm iç işleyişlerini biliyordu. Askeri stratejilerini içeriden görmek, onlarla paylaştığı ortak noktaları okumasına bile imkan tanıyordu. Doğal olarak harekete geçtiklerinde birliklerinin büyüklüğünü ve imparatorluk topraklarındaki savunmanın ne zaman en zayıf olacağını tahmin edebilecekti. Batı Ulusları çetin bir direnç gösterirse, İmparatorluk onlara karşı o kadar fazla askeri güç konuşlandırmak zorunda kalacaktı. O zaman savunmaları ne kadar güçlü olursa olsun, Yuuki bir açık bulacağından emindi.

"Biz de onları açık verdikleri yerden vuracağız!" dedi Yuuki, vurgulamak için elini masaya vurarak. Kagali dimdik durarak gülümsedi. Damrada ve diğerleri ise oturdukları yerde heyecanlanmıştı.

"Bir darbe mi öneriyorsunuz...?" diye sordu Damrada.

"Ah, bayıldım buna," dedi Misha coşkuyla. "İşte benim bildiğim Lord Yuuki."

"Heh-heh! Kulağa çok eğlenceli geliyor. İmparatorlukmuş, iblis lorduymuş, hepsini ezip geçeceğim!"

Vega belki biraz fazla heyecanlıydı ama Yuuki konuya dönerken bunu dert etmemeye karar verdi.

"Nihai hedefim bu. Guy'a verdiğim sözün bir parçası da İmparatorluğun başını belaya sokmaktı ve payıma düşeni yapmalıyım. Batı'yla da biraz oynayacağım ama kimsenin buna itiraz edeceğini sanmıyorum, bu yüzden..."

Sıcak bir şekilde gülümsedi. Guy onu bu konuda uyarmamıştı, yani Yuuki istediğini yapmakta özgürdü.

"Yani İmparatorluğun Batı Ulusları ile savaşmasını sağlayıp bu arada İmparatorluğun fişini çekmekten mi bahsediyorsunuz...?" diye sordu Damrada.

"Her zamanki gibi acımasızca, değil mi?" dedi Misha.

"Öyle sayılmaz," diye yanıtladı Yuuki. "Bence bu hemen herkesin aklına gelebilecek bir plan."

Belki akıllarına gelirdi ama çok azı bunu gerçekten uygulamaya koyabilirdi. Ya da denerlerdi ama bunu başaracak güce ve yeteneğe sahip olamazlardı. Yuuki bir istisnaydı.

"Lord Gadora da bana epey bilgi verdi. O ihtiyar yeni olan her şeye bayılır, esnek bir zihni vardır ama her ne hikmetse Batı Ulusları'ndan nefret ediyor. Takıntı derecesinde hem de... Bütün bu silahları geliştirip İmparatorluğa sunmasının en büyük nedeni bu."

"Ah evet, bu meşhur bir hikayedir," dedi Damrada. "Bunu ben bile biliyordum."

"Değil mi? Çünkü İmparatorluğun hırslarını ezebilecek şeyler arıyorsa, iblis lordu Rimuru'yu bu şekilde görmesini beklerdiniz. O adamla uğraşmaya başladığında bunu anlayacağına eminim."

"...Ve sonra ne olacak?"

"Şey, Lord Gadora'nın imparatorluk ordusu üzerinde muazzam bir nüfuzu var ama gerçek güç anlamında neredeyse hiçbir şeyi yok. Çünkü intikamdan başka bir şeyle ilgilenmiyor. Yani onu doğru şekilde yönlendirebilirsem, doğrudan Rimuru'nun üzerine salabileceğimi düşünüyorum."

Aynı zamanda diye düşündü Yuuki, Gadora'nın zindan hakkında bilgi toplamak için etrafı kurcalamasını da isterdi.

"Bu sizin Rimuru'yu taciz etme ve aynı zamanda İmparatorluğu zayıflatma yönteminiz mi?"

"Aynen öyle!"

Yuuki, Damrada'ya doğru tempolu bir şekilde başını salladı. Rimuru'ya kendisi dokunmayacaktı ama başkası ona meydan okumak isterse buna memnuniyetle izin verirdi; bütün bu sinsi planların sebebi buydu.

Bu fırsattan istifade ederek düşüncelerini daha detaylı tartışmaya başladı.

"Bana göre İmparatorlukta dikkat etmemiz gereken üç kişi var. Bunlardan biri Lord Gadora'nın kendisi."

Gadora, uzun yıllardır yaşayan bir büyü yaratığı, tam manasıyla usta bir büyücüydü. İmparatorluk başkentinde perde arkasında dönen her şeyden haberdar olan gizemli bir figür olarak görülürdü. Ayrıca Veldora’ya karşı düzenlenen bir önceki işgal girişiminden sağ kurtulan az sayıdaki kişiden biriydi ve kendi çapında bir kahraman sayılırdı.

"Diğer ikisi kim?" diye sordu Yuuki'nin arkasından merakla sokulan Kagali. Yuuki yanıt olarak ona sıkıntılı bir bakış attı.

"Açıkçası henüz onlar hakkında pek bir şey bilmiyorum. Zaten tam da bu yüzden başa bela olacaklarını seziyorum."

Geniş istihbarat ağına rağmen Yuuki bile bu iki kişiye dair bir iz bulamamıştı. Sadece bu durum bile ne kadar ele avuca sığmaz olduklarını kanıtlamaya yeterdi.

"İmparatorluk Muhafızları’nın üst kademelerinde mi yer alıyorlar?" Misha, belki de bir şeylerden şüphelenerek sormuştu bunu.

Yuuki bu soruyu belirsiz bir hareketle onayladı. Askeri kulislerde, Tek Haneliler olarak anılan bazı İmparatorluk Şövalyeleri’nin, üç tümen komutanından bile daha güçlü olduğuna dair söylentiler dolaşıyordu. Yuuki’ye göre bu basit bir dedikodudan ibaret değildi; bunu hissedebiliyordu. Kendisi tam yetkili bir komutan olmasına rağmen sayısal sıralaması hâlâ çift hanelerdeydi. Üst kademelerden birine sıralama düellosu teklif etmeyi düşünebilirdi ama önce kime meydan okuyacağını çözmesi gerekiyordu. Tek Haneli bir şövalye olabilmek için bizzat imparatorun huzurunda düzenlenen bir savaşı kazanmak şarttı ve bu gerçek bile sadece şansını denemeye çok yaklaşan kişilere açıklanırdı.

"Gruptaki herhangi bir Tek Haneli’yi yenebileceğimi düşünüyorum ama düşmanın önünde en kozlarımı açık etmek istemiyorum. Bu yüzden henüz imparatora bir talep göndermedim."

Yuuki, buna rağmen Lord Gadora ile olan şanslı bağlantıları sayesinde komutanlık makamına kurulmayı başarmıştı.

"Ama mesele şu ki, birine meydan okumaya kalksan bile asıl patron sürekli arka planda duran bambaşka biri çıkabilir, değil mi? Hiçbir şeyden emin olamazsın. Yani demem o ki, en az dokuz kişiye karşı teyakkuzda olmamız gerekiyor."

Vega gayet mantıklı bir noktaya parmak basmıştı. Yuuki ona doğru başını sallarken bu duruma şaşırmadan edemedi.

"Haklısın. Asıl düşmanımın o dokuz kişinin arasında gizlenmiş olma ihtimali var. Fakat hiç görmediğim birine karşı tetikte olamam, değil mi? Bu yüzden şu anda gözümü, daha göz önünde olan birine dikmiş durumdayım."

"Kime?" diye sordu Damrada.

"Adı Tatsuya Kondo. İmparatorluk İstihbarat Bürosu'nu o yönetiyor."

"Ha, evet. Ne mal olduğunu anlamak zordur, değil mi?"

"Adını ve yüzünü biliyoruz ama başka hiçbir şey bilmiyoruz," dedi Misha. "Çok tuhaf bir durum."

Tatsuya Kondo, isminden de anlaşılacağı üzere bir ötekidünyalıydı. Bundan daha kişisel bir bilgi ise tam anlamıyla bir muammaydı. Söylentiler onu "istihbarat koridorlarında süzülen gizemli bir figür" olarak tanımlıyordu. Rütbesi kıdemli üsteğmendi ancak hiçbir birlik komutanının ona emir verme yetkisi yoktu. Başka bir deyişle İmparatorluk İstihbarat Bürosu, hiyerarşide ordunun bile üstünde yer alıyordu.

"Evet, tüyler ürpertici bir durum, değil mi? Tahminimce o da Tek Haneliler’den biri," dedi Yuuki.

"...Anlıyorum."

"Böyle bakınca mantıklı geliyor."

Damrada ve Kagali derin derin başlarını salladılar. Misha da durum üzerine kafa yordu ama bir itirazda bulunmadı.

"Peki diğerinin kim olduğunu düşünüyorsun?" Vega, konuşmayı hızlandırmak istercesine ilgisiz bir tavırla sormuştu.

"Ha-ha-ha! Biraz sabır, olur mu? İlk iş bu Tatsuya Kondo ile buluşmak. Onunla bir görüşme talep edip edemeyeceğime bakacağım. İkinci kişiye gelince, o da bir nevi sır küpü."

"Bununla ne kastettiğini açıklayacak mısın?"

"Sakin ol, Vega."

"Ah... Kusura bakma."

Yuuki'nin Vega'yı hafifçe uyarırken takındığı ses tonu sıcak, neredeyse yumuşaktı ama bu sözler Vega'nın soğuk terler dökmesine yetti. O an, aralarındaki uçurumun ne kadar derin olduğu tek bir bakışla anlaşılıyordu.

"İkinci kişi, imparatorun hemen yanında oturan biri. Kim olduğunu bilmiyorum ama inanılmaz bir varlık hissettiriyor. Aradaki imparatorluk hezarfenlerinin arkasından bile varlığını hissedebiliyorum."

"?"

Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse Yuuki dışında hiç kimse böyle birinin varlığından bile haberdar değildi. Bu durum, potansiyel tehlikeyi gün gibi ortaya koyuyordu.

"...Yani imparatorun yanında her daim böyle biri mi var?" Damrada arkadaşlarının yerine sordu. "Ben bu konuda tek bir kelime bile duymadım..."

"Duyduğunu sanmıyordum zaten. Odadaki varlığı o kadar belirgindi ki ama yine de kimse onu fark etmiyor. Bu kesinlikle kötüye işaret."

Oda bir an için derin bir sessizliğe büründü.

"Orada olduğuna emin misin? Böyle bir figürün varlığına dair söylenti bile duymadım."

"Şöyle düşün, Lord Yuuki dışında başka birinden duysaydık asla inanmazdık, değil mi?"

"..."

Yuuki şüpheci adamlarına gülümsedi. "Boş verin, çok da önemli değil. Sadece şunu unutmayın; eğer İmparatorluk'ta bir darbe yapmaya kalkışırsam bu üçü muhtemelen ayağımıza dolanacak. Önce Lord Gadora'yı ortadan kaldıracağım... Damrada, benim için Tatsuya Kondo'yu araştırabilir misin?"

"Derhal."

"Misha, sen de mevcut görevine devam et."

"Anlaşıldı. Zırhlı Tümen komutanıyla yakınlaşmaya devam edeceğim."

"Ya ben?" diye sordu Vega.

"Büyülü Canavar Tümeni’ne sızacaksın. O kas gücünle İmparatorluk Muhafızları’na girmen an meselesi olur. Ama ne yaparsan yap, tümen komutanını öldürme, tamam mı?"

"Tabii. Öldürmemeye çalışırım."

Vega nihayet sahaya inebileceği için canavarca bir sırıtış sergiledi. Gerçekten iyi olacak mı acaba? diye endişelendi Yuuki, ama yine de ona güvenmeye karar verdi. Lider ölürse İmparatorluk'un tüm askeri harekatı gecikirdi, bu da bir sorundu... Fakat Yuuki başına gelmediği sürece bunun için kaygılanmamayı seçti.

Kerberos'un üç başı odadan ayrıldı; Yuuki ile Kagali baş başa kaldı.

"Lord Yuuki... Gerçekten üstesinden gelebilecekler mi?"

"Kim bilir? Kendimi oldukça tedbirli sanıyordum ama sonra Guy adında bir ejderhanın kuyruğuna bastım. Bunu söyleyecek konumda değilim belki ama umarım başarırlar."

Damrada, Tatsuya Kondo'yu araştırmaya gitmişti. Misha kendisini Büyülü Canavar Tümeni komutanına sevdirmeye çalışıyordu. Vega ise Karma Tümen’de parlak bir kariyere yelken açmak üzereydi. Bunlar tehlikeli görevlerdi ve hepsini Yuuki uğruna yapıyorlardı. Liderleri olarak onların başarısına inanmak zorundaydı.

"Ama sonunda bu noktaya geldik, değil mi? Savaş başlamak üzere."

"Kesinlikle. Kimin kazanacağını izlemek eğlenceli olacak."

"Sanki kenara çekilip izleyebilecekmişsin gibi konuşuyorsun. O darbeyi başarsan bile asıl zor kısım sonrasında başlayacak."

"Evet. Laplace ve çetesi benim için bu konu üzerinde çalışıyor. Her şeyi hesaba kattım."

İkili birbirine gülümsedi.

Amaçları İmparatorluk'un kazanmasını sağlamak değildi. Yaklaşan bu savaşı ne kadar uzatabilirlerse İmparatorluk o kadar zayıflayacaktı. İstedikleri şey buydu ve Yuuki ile Kagali'nin planlarının kaderi, ardı sıra gelecek darbe girişiminin başarılı ya da başarısız olmasına bağlıydı.

"Önce imparatoru kuklamız yapıp yeni bir İmparatorluk kuracağız. Sonra..."

"...Neden Batı Ulusları ile bir barış antlaşması imzalamıyoruz?"

"Ve ardından..."

"...İmparatoru suikastla öldürteceğiz!"

İblis Lordu Rimuru'yu öldürmek çok zorsa bunu zorlamaya gerek yoktu. Guy, Yuuki'yi bileğinin hakkıyla yenmişti ve Yuuki bu yenilgiyle birlikte kısa ve orta vadede dünyayı ele geçirme fikrinden vazgeçmişti. İhtiyacı olan mutlak güce erişene kadar meseleleri şiddetle çözmeye çalışmanın aptallığın dik alaası olduğunu kavramıştı. Şimdilik tek odak noktası, elindeki kazanan kartların sayısını artırmak olmalıydı.

Ve eğer savaş kızışmaya devam ederse, daha fazla kan dökülebilirse...

"...O zaman bir kez daha gerçek bir iblis lordu olarak uyanacağım."

"Senden duymak istediğim şey tam olarak buydu, Kagali. O zamana kadar ben de elde ettiğim tüm yeni güçleri eksiksiz kullanabilir hale gelmeliyim."

Yuuki nihai bir beceriye uyanmıştı. Şimdiden yaşam süresinin uzadığını hissedebiliyordu. Artık hakikatin farkındaydı: Kendisinden daha üstün olanlar, dünyayı mutlak bir güçle yöneten İblis Lordu Guy gibi varlıklar vardı. Onları hesaba katmadan bu dünyayı fethetmek ham bir hayalden ibaretti.

Şimdilik en iyisi Guy'ın radarına takılmadan güç toplamaktı. İmparatorluk'u kışkırtacak, savaşı sürdürecek, hem Doğu'yu hem de Batı'yı zayıflatacaktı. Karamsarlık çöktüğünde ve herkes savaştan bitap düştüğünde, tam o anda imparatora suikast düzenleyebilirse... dünya çok daha dehşet verici bir kaos çağıyla yüzleşecekti. O kaosun dalgaları üzerinde yükseleceklerdi, kendisi ve Kagali... İçlerindeki daha fazla potansiyeli uyandıracaklardı. Planın özü bundan ibaretti.

"Yine de tedbiri elden bırakma."

"Elbette Lord Yuuki. Sen de tedbirli ol."

Bir kez daha bakışıp gülümsediler.

...Bu iki zeki komplocu bile Zindan’ı pek önemsemiyordu. Onlara göre burası, Tempest'in çok gizli tesislerini—hatta koca bir şehri—saklamasının pratik bir yolundan ibaretti. Bu durumu Lord Gadora'nın dikkatine sunmanın Rimuru'yu çıldırtmak için iyi bir yöntem olacağını düşünmüşlerdi. Günün birinde kendileri de ziyaret etmek zorunda kalabilirdi, bu yüzden nasıl girileceğine dair ipuçları toplamak amacıyla inceletmek mantıklı gelmişti; ama ikisi de bu konu üzerinde fazla kafa yormadı.

Bu yüzden, zindana gönderdikleri adamlar beklenmedik bir raporla döndüklerinde Yuuki bunu hiç umursamadı.

Yuuki'nin kendisine gösterdiği şeyi öğrenen Lord Gadora, yüzünü buruşturarak derin düşüncelere daldı.

Hmm. Tam da İmparatorluğumuzu harekete geçirme ve tanrı Luminus'u yenme vakti gelmişken...

Veldora'nın dirilişiyle birlikte planlarını büyük ölçüde revize etmek zorunda kalmışlardı. Bundan kaçış yoktu. Bu büyüklükte bir seferi en son düzenlediklerinde, Fırtına Ejderhası tüm orduyu yerle bir etmişti.

Şimdi ise planlarının kusursuz olmasını sağlamak adına bazıları Fırtına Ejderhası’nın varlığı tamamen yok olana kadar beklemek istiyordu. Bazıları geliştirdikleri yeni silahların gücüyle onu evcilleştirmeyi hedefliyordu. Diğerleri ise Fırtına Ejderhası’nı kışkırtmamak için ordularını Jura Ormanı’nın etrafından dolandırmayı arzuluyordu.

Saraydaki üç ayrı klik kendi arasında bir uzlaşıya varamayınca İmparatorluk ordusunun harekete geçmesi gecikti. Onlar kendi aralarında çekişedursun, Fırtına Ejderhası fırsattan istifade yeniden diriliverdi. Bu gelişme, ejderhayı evcilleştirmekten yana olan savaş yanlılarını küplere bindirdi. Fakat diğer iki gruptaki aklıselim çoğunluk onlara söz hakkı tanımadı. Nitekim o bahsettikleri yeni silahlar işe yaramazsa umutları ikinci kez suya düşmüş olacaktı.

Gadora’nın gözünde Fırtına Ejderhası’nın pek bir önemi yoktu. Onun bu hayattaki tek gayesi, yaşama tutunma sebebi, Batı’daki Lüminezmi kökten kazımak ve en yakın dostunu katleden Yedi Gün Rahip Grubu’ndan öcünü almaktı.

Batı’dan getirttiği bir gazetede, KAHRAMANLARIN ÇÖKÜŞÜ manşeti altında Yedi Gün Rahip Grubu’nun işlediği kötülükleri gözler önüne seren bir haber yer alıyordu. Rahip grubunun katledildiğine dair raporlardan da haberdardı elbette. Ancak Gadora bu yazılanları hemen doğru kabul edecek biri değildi. En azından Pazar Rahibi Gren’in hâlâ hayatta olduğundan, bir pisliğin içinde saklanıp fırsat kolladığından adı gibi emindi.

Son birkaç aydır Batı’dan gelen haberler iyiden iyiye arapsaçına dönmüş, sağlıklı bilgi almak imkânsız hale gelmişti. Bu yüzden olan biteni teyit edemiyordu fakat Rozzo Ailesi’nin de devrildiğine dair birtakım söylentiler kulağına çalınmıştı.

Hadi oradan, hepsi dedikodudan ibaret. Gren denilen herif o Kahraman'ın son evrimleşmiş haliydi neticede. Ununu elemiş, eleğini asmış olabilir ama öyle kolay kolay lokma edilecek adam değildi.

Üstelik Konsey dışarıdan sağlam görünse de Gadora perde arkasında dönen dolaplardan haberdardı. Yine de duyduğu hiçbir şey Batı Kutsal Kilisesi’nin zayıfladığına işaret etmiyordu. Bu da Gadora’nın gözünde Gren’in hâlâ nefes aldığının en somut kanıtıydı.

Fırtına Ejderhası’nı görmezden gelip doğrudan Batı’yı işgal etmek çok daha zahmetsiz olurdu ama nerede...

Gadora’nın zihninden geçenler bunlardı fakat bu işin ne kadar çetin olacağını kendisi de pek ala biliyordu.

Demek Fırtına Ejderhası bir iblis lorduyla el sıkıştı? Her türlü büyü mantığının ötesinde yaşayan böyle bir canavarın karşısına ordu dikmek tam anlamıyla akıl kârı değil. Yeni silahımızın teorik altyapısına ben de katkıda bulundum, onu en fazla olduğu yerde durdurabiliriz. Ama yok etmek mi? O bambaşka bir hikaye. Evcilleştirmekten bahsetmiyorum bile...

İmparatorluk’un son seferinden sağ kurtulan biri olarak Veldora’nın nasıl bir tehdit oluşturduğunu bizzat tecrübe etmişti. Bu tecrübe ona savaş çığırtkanlığı yapanların ne kadar bilinçsizce hareket ettiğini açıkça göstermişti.

O aptallar, kendi ruhunla başka bir ruhani varlığı boyunduruk altına almanın ne kadar zor olduğunu asla anlayamıyor!

İmkânsız değildi elbette. İblisler üzerinde bu doğrultuda deneyler yapmışlar, hatta umut verici sonuçlar da elde etmişlerdi. Gadora bunu gayet iyi biliyordu, ne de olsa teoriyi ortaya atan bizzat kendisiydi. Ancak elde edilen verileri incelediğinde Veldora’nın kesinlikle bu sınırların dışında kaldığı sonucuna varmıştı.

İmparator’a bu yönde bir rapor sunmuş fakat ne yazık ki arzı reddedilmişti. "Riske girmek isteyen varsa bıralalım şansını denesin," deyip kestirip atmışlardı.

Her neyse, asıl mesele göz açıp kapayıncaya kadar bir ülke kurup Jura Ormanı’nı tek çatı altında toplayan İblis Lordu Rimuru’ydu. Fırtına Ejderhası ile müttefik olduğu düşünülürse ormana saldırmak büyük bir cehalet olurdu. İmparatorluk tüm askeri gücünü sahaya sürse belki bir şansları olabilirdi ancak o devasa ordudan verim alabilmek için düşmanı kendi lehlerine olan bir araziye çekmeleri gerekiyordu. Bu da mevcut şartlarda imkânsızdı.

Peki, düşmanla kendi çöplüğünde savaşmak zorunda kalırlarsa ne olacaktı?

"Demek Zindan ha? Bir de öte dünyalı silahları geliştiriyor olabilirler mi? Bunu derinlemesine araştırmalıyız. Veldora ve Rimuru’yu ordumuzun üçte birinden daha azını feda ederek alt edebilirsek bunu büyük bir başarı sayarım. Aksi takdirde günün sonunda Batı Ulusları karşısında hiç şansımız kalmaz."

Bu sözler aslında Gadora’nın kendi kendine yaptığı bir iç döküştü. Ne var ki büyük bir hatanın eşiğindeydi. Son kozlarını oynayacakları yerin Tempest değil, Lüminezm ve onu destekleyen Batı Ulusları olacağını sanıyordu. İleride kaderini belirleyecek olan şey de bu muhakeme hatasını fark edip edemeyeceğinde gizliydi.

Yuuki’nin emirleri doğrultusunda, Karma Birlik’ten seçilen ve Lord Gadora ile önceden tanışıklığı olan üç kişi bu görev için görevlendirildi. Bugün hepsi bir araya gelecekti. Yuuki bu vesileyle Gadora’yı kendi odasına davet etmişti.

Gruptakilerin ilki, Japonya’dayken günlerini üniversite laboratuvarına kapatarak geçiren eski bir öğrenci olan Shinji Tanimura’ydı. Burada da imzası haline gelen o çok sevdiği beyaz laboratuvar önlüğünü hâlâ üstünden çıkarmıyordu. İkincisi, yirmili yaşlarının ortasında, kaslı ve kahverengi saçlı bir adam olan Marc Lauren’dı. Üçlünün en büyüğüydü. Kışın ortasında bile atlet ve kot pantolonla gezen tam bir vücut geliştirme tutkunuydu. Üçüncüsü ise Zhen Liuxing adında genç ve sessiz bir gençti. Ne düşündüğünü kestirmek zordu fakat kendisine söylenen her şeyi harfiyen yerine getirirdi. Sırtına kadar uzanan örgü siyah saçları vardı ve geleneksel Çin tarzı rahat kıyafetler giymeyi tercih ederdi. Bu kıyafetlerin altında ise çok sayıda suikastçı silahı gizlediği söylenirdi.

Shinji bu grubun lideri konumuna gelmiş, Marc ve Zhen onun emirlerini takip eder olmuştu. Şimdi üçü de Yuuki ve Gadora’nın huzurunda dimdik duruyorlardı.

"Sizi uzun zaman sonra yeniden görmek büyük bir onur!" dedi siyah saçlı Shinji, arkadaşları adına söze girerek.

"Evet, gerçekten uzun zaman oldu," dedi Gadora. "Marc, Zhen... Sizler de iyisinizdir umarım?"

"Bomba gibiyiz koca ihtiyar. Seni de sağlam görmek güzel."

"...O kadar da iyi sayılmam lordum."

Gadora ikisine de içtenlikle gülümsedi. "Harika! Her şey bıraktığım gibi demek. Birliklerinizde çok çalıştığınızı duydum, bunu bilmek beni gerçekten rahatlattı."

Shinji ve arkadaşları, Yuuki’nin rehberliği altına girmiş öte dünyalılardı. Yuuki dünyanın dört bir yanından gelen böyle insanlara kucak açıyor, savaşa yatkın becerileri olsun olmasın hepsini İmparatorluk’a gönderiyordu. Orada Cerberus gizli örgütü tarafından karşılanıyor, ardından büyücü Lord Gadora’nın gözetimine veriliyorlardı. Gadora’nın görevi öte dünyadan toplayabildiği kadar bilgi toplamaktı. Eğer bu öte dünyalıların dövüşe yeteneği varsa ve bu yoldan gitmek istiyorlarsa, Gadora onları bizzat eğitiyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.