Genç çocuk, çaresiz ve bıkkın bir şekilde içini çekti.
“Bayağı efkârlı görünüyorsun. Bir sorun mu var?”
Bunu soran kişi, yüzünde asimetrik bir maske taşıyan büyücü doğumlu ve Ilımlı Soytarılar birliğinin üyesi Laplace’tı. Karşısındaki genç Yuuki Kagurazaka’nın gerçekten güvendiği nadir kişilerden biriydi.
“Öyle de denebilir. Bir davet aldım ve şöyle bir uğrayayım dedim ama inan bana, şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Özgüvenim ağır bir darbe aldı diyebilirim ya da belki de planlarımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor.”
“Planlarımızı mı?”
Eski bir İblis Lordu olan ve şimdilerde Yuuki’nin sekreteri Kagali kimliğiyle gizlenen Kazalim, Laplace’ın sözlerini aynen tekrarladı.
“Öyle, öyle,” diye cevap verdi çökmüş görünen Yuuki. “Elimizden geldiğince o balçığın şimşeklerini üzerimize çekmesek iyi olur diye düşünüyorum.”
“O zaman neden yakın bir ilişki sürdürmüyoruz? Yakında o harabeleri keşfetmeye gideceğim, bu yüzden şimdilik dostane kalacağımızı varsaymıştım ama...?”
“Hayır, plan hâlâ aynı. Sadece işler artık çok daha zorlaştı.”
“Neden peki? Sen sakin kalıp ortalığı bulandırmadığın sürece kimsenin canı yanmaz, değil mi?”
Laplace da budala biri sayılmazdı. Arkadaşı Clayman artık hayatta olmadığı için Rimuru ile görülecek bir hesabı vardı; ancak sırf kavga çıkarmak için patronu Yuuki’nin emirlerine karşı gelecek de değildi. Laplace bu konuda yalnız da değildi. Footman ve Teare de aynı görüşteydi; soytarıların lideri olarak Kagali de duygularla hareket etmenin ne kadar tehlikeli olduğunu gayet iyi biliyordu.
Bu dünyada tek bir yüce kural vardı: Güçlü olan hayatta kalırdı. Yaşadıkları tecrübeler sonucunda Laplace ve ekibi, zaferden emin olmadan fevri hareket etmenin hayır getirmeyeceğini öğrenmişlerdi. Clayman, İblis Lordu Leon’dan intikam almayı başaramadığı gibi bu uğurda canından da olmuştu. Bu yüzden, yanlarında eski Kazalim olsa bile, Ilımlı Soytarılar başladıkları noktaya geri dönmüşlerdi. Eğer şu aşamada İblis Lordu Rimuru’ya karşı bir düşmanlık başlatırlarsa, Leon’dan intikam almak en son dertleri olurdu.
Hepsi bunun farkındaydı, bu yüzden soytarılar Yuuki’nin emrettiği gibi doğru zamanı bekliyorlardı. Fakat sonra Yuuki onlara bir sorundan bahsetti.
“İşte tam da bu noktada, işlerin bizim için biraz zorlaştığını düşünüyorum,” dedi Yuuki.
“...Yani?”
“Görünüşe göre o balçık bizden şüphelenmeye başladı...”
“Ne? Bir dakika, yakayı ele verecek bir şey mi yaptın?” diye sordu Laplace.
“Saçmalama Laplace! Patron senin aksine asla öyle bir hata yapmaz!”
“Ho-ho-ho! Haklısın. Bizim patron kadar temkinli birini tanımıyorum. Yanlış bir adım attığına hiç ihtimal vermiyorum.”
Her zaman tedbirli olan Yuuki suçun kendisinde olduğunu ima eder gibiydi; ancak Laplace’ın bu çıkışı Teare ve Footman tarafından anında susturuldu. Yuuki, soytarıların gözünde böyle bir saygınlık kazanmıştı.
“Sakin olun çocuklar,” diye araya girdi liderleri Kagali. “Bu Efendi Yuuki’nin hatası değil. Anlaşılan o balçık gerçekten çok dikkatliymiş. Onunla yüz yüze geldiğimde, onun gibisinin olmadığını anladım. Tüm vücudumun izlendiği hissine kapıldım, sanki bir an bile boş bulunamazmışım gibi... Sahip olduğu gücü tam olarak tartamadım ama kesinlikle dişli bir rakip.”
Rimuru ile daha önce karşı karşıya gelmiş olan Kagali, balçığın yaydığı tehlikeyi içgüdüsel olarak hissedebiliyordu. Güç açısından Leon’un dengi bile sayılmazdı ama Kagali’ye göre dünyadaki her şeyi görüp ona göre tepki verme yeteneği büyük bir tehditti.
Yuuki başıyla onu onayladı. “Hayır, bence o balçık, yani İblis Lordu Rimuru, gerçek bir bela. Ana finans kaynaklarımızdan biri olan Konsey liderlerinden biri oradaydı ve zeka konusunda onunla aşık atamadı. Kurnaz, dikkatli ve düşmanlarına karşı acımasız. Normalde nazik ve kibardır ama bir kere gazaplandı mı, onu dizginlemek imkansızdır diyebiliriz. Ve ben o adamı kullanmaya çalışıp başarısız olduğum için şüphe altında olmam şaşırtıcı değil.”
Omuz silkti.
“Yani, evet Patron, ama senin hakkında ne düşünürse düşünsün elinde kanıt yok, değil mi? Sadece hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam et, o zaman sana bir şey yapamaz, haksız mıyım?”
“Somut bir kanıt yok, evet. Ama biliyorsun, Shizu’nun kaderini Hinata’ya sızdıran bendim ve bu oldukça güçlü bir dolaylı kanıt sayılır. Üstelik en sonunda, gelecek planlarını tartışmak için tüm adamlarını topladı; sanırım Rimuru o toplantıyı aynı zamanda tüm şüphelileri bir araya getirmek için de kullandı. Kimliğimizin deşifre olduğunu varsaymak gayet mantıklı.”
“Vay canına...”
Grup, Yuuki’nin özetini dinlerken sıkıntılı bir hal aldı. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, ilk toparlanan Kagali oldu; İblis Lordu geçmişi ve ölüm kalım mücadelelerindeki deneyimi sayesinde, her zaman en hızlı düşünen oydu.
“Pekâlâ, ama bu eninde sonunda olacaktı, değil mi? O balçık gerçekten de bir tehdit. Peki planımızı nasıl revize etmeliyiz, Patron?”
“Şimdilik eskisi gibi sessiz kalacağız. Rimuru’nun elinde bize karşı kesin bir koz olmadığı sürece, açıkça düşmanlık besleyeceğini sanmıyorum. Her şeyi akışına bırakıyormuş gibi görünebilir ama aslında oldukça titiz bir liderdir. Kaybedeceklerini ve kazanacaklarını çoktan hesapladığından eminim.”
“Anladım. Bize antik harabelerden bahsetmesi de muhtemelen nasıl tepki vereceğimizi ölçmek içindi. ‘Komik bir şeye kalkışırsanız sizi affetmem’ demenin bir yoluydu yani.”
“Bence de haklısın. İnsanların fikirleri her an değişebilir. Hatta bunun için bir söz bile var: Dünün düşmanı, bugünün dostudur. Bu yüzden, ne değişmiş olursa olsun, ona şu anın savaşmak için doğru zaman olmadığını düşündürebilirsek, bunu bir zafer sayarım.”
Yuuki, yoldaşlarının tepkilerini ölçmek için etrafına bakındı.
“Yani onunla kanka mı kalacağız?”
“Onu kolayca emrimize uymaya zorlayabilirdik ama senin kararın buysa Patron, peki o zaman.”
“Ne kadar aptalsın Footman? Bunu yapamadığımız için bunca dertle uğraşıyoruz ya zaten.”
“Yok yok, Footman’ın ne demek istediğini anlıyorum. Yeni yetme birinin sana çöp gibi davranması herkesin canını sıkar. Mesele şu ki, belki topyekûn bir savaşta kazanabiliriz ama yanlarında Veldora bile var. Şu aşamada imkansıza oynamanın pek alemi yok, anlatabiliyor muyum?”
“Aynen öyle. Bu yüzden fazla kafa yormayı bırakıp patronun ve direktörümüzün emirlerine uymak en iyisi!”
“Zaten bizden en başından beri istedikleri bu değil miydi? Benim için de bir sorun yok.”
Üç soytarı pek hevesli görünmeseler de patronlarının genel doğrultusuna katıldılar.
Bundan emin olan Yuuki, Kagali’ye başıyla onay verdi. Batı Ulusları’ndaki gerçek güç büyük ölçüde iki grup tarafından paylaşılmıştı: Lubelius Kutsal İmparatorluğu (ve arkasındaki Batı Kutsal Kilisesi) ile Özgür Lonca’nın çatı kuruluşu olan Batı Konseyi (Konsey’in kalbine hükmeden Rozzo ailesini saymıyorum bile). Şimdi İblis Lordu Rimuru tarafından yönetilen Tempest da bu denkleme dahil olmuştu. Tempest Kuruluş Festivali’nden yeni dönen Yuuki, Rimuru’yu kızdırmanın ne kadar büyük bir budalalık olduğunu anlamıştı.
Yine de biraz endişeliydim. Rimuru ile savaşmayacağımı beyan edersem, bu adamlar bunu usulca kabul edecekler miydi?
Bu düşünce Yuuki’nin aklından geçti ama yersiz olduğu anlaşıldı. Kazalim farklı davranabilirdi ancak bir kez Leon’a yenilmek Kagali’ye biraz temkinli olmayı öğretmişti. Soytarılar yıllardır hırslarını gerçekleştirmek için uğraşıyorlardı; onlar için sabır zaten bir erdemdi. Yuuki’ye göre, sadık dostlarından hiçbirinin düşüncesizce kontrolden çıkacak kadar aceleci bir hali yoktu.
“Bunu duyduğuma sevindim,” dedi gülümseyerek. “Şimdi, Damrada’ya verdiğim işleri sizin devralmanızı istiyorum.”
“Ha? Yani... gizli mallar mı?”
“Ne?! O işi bize mi bırakıyorsun?”
“Hoh-hoh-hoh! Emin misin Patron?”
Bu durum üç soytarıyı anında heyecanlandırdı. Yuuki onlara gülümsemeye devam etti.
“Hı-hı. Halledebilirsiniz, değil mi?”
“Tabii ki Patron! Sadece kontrolden çıkıp bir sürü halt karıştırmamızdan korkuyorsun, değil mi? Ama asla öyle bir şey olmayacak. Bir kavgayı kazanabileceğimizi düşünsek bile, sana yemin ederim ki parmağımızı bile kıpırdatmayacağız!”
“Doğru, doğru! Clayman bile son anda soğukkanlılığını yitirmişti sonuçta... Eğer biz de aynı hatayı yaparsak, öbür dünyada onunla dalga geçemem.”
“Çok doğru. Öfkeyle hareket etmek sadece hataya yol açar. Bu grubun Öfkeli Soytarısı olarak, bunu hatırlamam özellikle yerinde olur. İblis Lordu Leon bir gün intikam alacağına yemin etti ama sanırım o ‘bir gün’ biraz daha beklemek zorunda kalacak.”
Üçlü, kendi kelimeleriyle Yuuki’ye teminat verdi. O da onlara hafifçe başını salladı.
“Düşündüğümden daha çok olgunlaşmışsınız,” diye mırıldandı Yuuki, sonra başka bir şeyi hatırlayarak ekledi. “Bu arada, gizli mallardan bahsetmişken aklıma geldi; Rimuru yanıma aldığım çocukları Tempest’a götürdü, değil mi?”
“Ah evet, Shizue Izawa’nın onlara ulaşmamızı engellediği çocuklar—”
“Evet, onlar. Festivali görmelerini istemesi gibi hazır bir bahanesi vardı ama düşününce, benden gerçekten de şüpheleniyor, değil mi? Sorun değil. Sadece söyledikleri aklımdan çıkmıyor.”
Bir an duraksadı. Çocuklar gitgide güçleniyordu. Bunun sebebi şüphesiz İblis Lordu Rimuru’nun onları kurtarmak için yaptıklarıydı. Ve bunun bir sır olduğunu söylese de Yuuki’ye çocukların içlerindeki ruhlar hakkında daha fazla şey öğrenmelerini istediğini çıtlatmıştı.
“Geçen sefer sorduğumda konuyu biraz geçiştirmişti ama...”
“Belki de o kadar güçlendiler ki artık konuyu geçiştirmek mümkün değildir.”
“Kim bilir? Onlar için aklında bir plan olduğunu düşünüp heyecanlanmıştım. Ama içlerindeki büyücüözü miktarını nötralize etmek için element ruhlarını kullandığına şüphe yok.”
İblis lordu Rimuru’nun yanındayken insanın gardını bir an bile indirmemesi gerekiyordu. Yuuki, mutlaka bir planın devrede olduğunu düşündü. Omuzlarını silkti.
“Doğru,” dedi Kagali. “Shizue Izawa, üst düzey bir ateş elementi ruhuna hükmedebilen bir ruh kullanıcıydı. Peki, ruhları kullanarak, tam olarak çağırılamamış olan o başarısız kahramanları ele geçirip asıl amaçları için kullanmaları mümkün mü?”
Bu sözler soytarıların kafasında bir şimşek çaktırmış gibiydi.
“Ooo! Leon’un peşinde olduğu şey bu mu yani? Başarısız çağırımlardan gelen öte dünyalıları topluyor gibi görünüyor. Onları birer savaşçı olarak yetiştirebileceğini mi düşünüyorsun?!”
“Ah, şimdi hatırladım! Ifrit de bir zamanlar Leon’un hizmetindeydi, değil mi? Clayman ordularına birkaç kez ona saldırmalarını emretmişti ama Ifrit hepsini gebertmişti.”
“Hoh-hoh-hoh! Şimdi de Shizu gibi daha fazla ruh kullanıcısı yaratmak için aynı yöntemi mi kullanıyor? O zaman o gizli malları almayı gerçekten hak ediyor olabilir.”
Kendi aralarında heyecanla konuşuyorlardı. Yuuki, Footman haklı olabilir diye düşündü. Fakat bu durum, bazı noktaları hâlâ açıklamasız bırakıyordu.
Söz konusu gizli mallar, aslında başarısız çağırımlara maruz kalmış bir grup çocuktu. Batı Ulusları'nda, Shizue Izawa’nın ruhu bile duymadan, gizli bir konumda bu çağırımlar defalarca tekrarlanıyordu. Tabii daha fazla deneme, daha fazla başarısızlık demekti. Damrada ve Cerberus grubundaki ekibi, bu çocukları halkın öğrenmesine asla izin verilmeyeceği için toplayıp getiriyordu. Resmî kayıtlarda test materyali olarak geçseler de aslında onlar için başka bir amaç güdülüyordu. O amaç, iblis lordu Leon’du. Leon’un talimatı ise netti: “On yaşın altındaki öte dünyalı çocukları toplayın.”
Hmm… Leon bir savaş için güç mü toplamaya çalışıyor? Kulağa ikna edici geliyor ama öyleyse neden bunu bizzat yapmıyor? Ayrıca Doğu İmparatorluğu ve Batı Ulusları'na yeni teorik çağırım teknikleri sızdırma biçimine bakılırsa, aklında başka hedefler var gibi. Gözü üstünde olsa iyi olur.
Yuuki henüz bir sonuca varamamıştı. Bu yüzden Leon ile imzaladıkları anlaşmaya sadık kalmak ve mevcut yükümlülüklerini sürdürmek zorundaydı.
Yuuki, soytarılara emirlerini verirken kaşlarını çattı.
“Pekala. Leon ile yapılacak müzakereleri size bırakıyorum. Ordusunu güçlendirmeye mi çalışıyor yoksa başka bir amacı mı var, anlamaya çalışın. Misha, Rozzolar ile görüşmeleri yürütüyor; malları ondan alıp yola koyulun.”
“Anlaşıldı. Sorun değil!”
“Evet, evet! Elimden geleni yapacağım!!”
“Hoh-hoh-hoh! Pekala o halde.”
Kagali, bu hevesli gruba bakıp sırıttı. “Sadece fazla heyecanlanıp Leon’un kim olduğunuzu anlamasına sebep olmayın.”
“Bakın, elinizden geldiğince dikkatli olun, tamam mı? Şu an Leon’u da karşımıza alacak kapasitemiz yok.”
Üçlü, Yuuki’nin uyarısı üzerine başını salladı. Laplace ve yandaşları budala değildi. Onlara duyduğu güvenle Yuuki, planının ardındaki detayları anlatmaya başladı.
Soytarılara emirleri verildikten sonra sıra Kagali’ye gelmişti. Somurtkan bir ifadeyle Yuuki’ye döndü.
“Peki ya ben ne yapmalıyım?”
Harabelere yapılacak keşif gezisini soruyordu. Ancak harabe kelimesi pek de doğru sayılmazdı. Aslında orası, Kagali ve tanıdıklarının çok iyi bildiği bir şehirdi.
Kagali, hâlâ iblis lordu Kazalim olduğu zamanlarda, en gelişmiş büyü tekniklerini kullanan bir şehir savunma sistemi inşa etmişti. Bahsi geçen kadim şehir işte orasıydı. Adı Amrita’ydı. Adalmann’ın bir parçası olduğu sistem tarafından korunan yüzey bölgesinin aksine Amrita, savunması için bir golem ordusu ile Kazalim’in bizzat ördüğü karmaşık büyülerin bir kombinasyonunu kullanıyordu. Clayman’ın, Kazalim’den miras aldığı yeteneklerle yarattığı başyapıtı Viola bile, harabeyi koruyan golemlerin yanında ancak ortalamanın biraz üzerinde kalırdı.
Böylesine aşılmaz bir savunma sistemine sahip olan Amrita harabeleri, özünde Dhistav Kukla Ulusu’nun gerçek gizli hazinesini barındırıyordu.
Neden Amrita gibi bir harabe yığını bu kadar gelişmiş savunmalarla korunuyordu? Bu sorunun cevabını öğrenmek için geçmişin tozlu sayfalarına bakmak gerekirdi.
Çok uzun zaman önce, elflerin en parlak dönemlerinde hüküm sürdüğü bir büyü şehri, kendi budalalıkları yüzünden felakete sürüklenmişti. Henüz bir iblis lordu olmayan Ejderha Prensesi Milim’in gazabını üzerlerine çektikten sonra, şehir tek bir gecede yeryüzünden silinmişti. İşte Soma olarak bilinen o kadim harabeler böyle oluşmuştu.
Hayatta kalan elfler bir gün Soma’yı yeniden inşa etmeye yemin ettiler ama bunu asla başaramadılar. Kendi elleriyle yarattıkları en korkunç canavar olan Kaos Ejderhası’nın şiddetli öfkesine karşı koyamayarak vatanlarını terk etmek zorunda kaldılar. Kaos Ejderhası, felaket seviyesinde bir tehditti; doğuştan bir Hakiki Ejderha kadar güçlü olmasa da elflerin asla başa çıkabileceği bir şey değildi.
Böylece hayatta kalan elfler dört bir yana dağıldı, her biri kendi yoluna gitti. Ani talihsizliklerine feryat eden eğitimsiz köylü kesimi elf liderine sığındı; daha fazla güç ve zeka sahibi olanlar ise kendi uluslarını kurmak için yer açtılar. Bazıları ise sadece kaçtı ve kalabalığın içinde izlerini kaybettirdi. Böylece sadece bir avuç insan yüzünden, elflerin şanlı günleri sona erdi.
Şimdi ise kendi günahlarıyla lanetlenmiş kara elfler, Milim’in göz hapsinden kaçma umuduyla uzak diyarlara doğru yola koyulmuştu. Kagali, yani iblis lordu Kazalim de aralarındaydı; Milim’in öfkesini bizzat tadıp da hayatta kalan az sayıdaki elf kraliyet ailesi üyesinden biriydi. O zamanlar henüz bir iblis lordu olmayan Kazalim, sonunda ulaştığı bölgede anavatanını model alarak bir şehir inşa etti. Bu, elf teknolojisinin ürettiği her şeyi, sonsuza dek yok olmadan önce koruma altına alma biçimiydi.
İşte o şehir, Dhistav Kukla Ulusu’nun başkenti Amrita’ydı.
Kagali başını sallayarak anıları zihninden uzaklaştırdı.
“Amrita’nın savunma sistemi hâlâ aktif. Bunu Rimuru’yu bir tuzağa çekmek için kullanabilir miyiz?”
Daha önceki sözleşmelerine göre Kagali, Clayman’ın topraklarındaki harabeleri keşfederken ona eşlik edecekti. Eğer Rimuru’yu bir pusuya çekmesi istenirse, bu onun için çocuk oyuncağı olurdu. Zaten Kagali’nin gözünde gerçek tehdit oluşturanlar sadece Milim ve Veldora’ydı. Rimuru’yu tek yakalarsa, onu ortadan kaldırabileceğini düşünüyordu. En azından savunma sistemini aktif hale getirebileceğinden şüphesi yoktu.
Ancak Yuuki, cevap vermekte bir an bile tereddüt etmedi.
“Bu kulağa hoş bir fikir gibi geliyor ama iblis lordu Milim’in de size katılabileceğinin farkındasın, değil mi?”
“Şey… Sanırım bir hal yoluna bakabiliriz. Sadece sistemi aktif hale getireceksem, bunu şüphe uyandırmadan yapabilirim.”
Kagali, yani Kazalim, zaten bir kez ulusunun ayakları altında yok oluşuna tanıklık etmişti. Yuuki, bunun onda hâlâ bir travma yaratıp yaratmadığından endişeleniyordu ama Kagali bunu pek umursuyor gibi görünmüyordu. Bir elften kara elfe, sonra bir yaşayan ölüye ve nihayet bir iblis lorduna dönüşmüştü. Milim’e dair sahip olduğu tüm çekinceleri bu süreçte tamamen aşmıştı. Bu, Kagali’nin ona karşı bir şansı olduğunu düşündüğü anlamına mı geliyordu? Hayır. Bu sadece imkansız değil, düpedüz intihardı.
“Pekala! Madem öyle, ne gerekiyorsa yap. Onu yenebileceğini sanmıyorum ama zaten Rimuru’nun aslında ne kadar iyi savaştığına dair biraz veriye ihtiyacımız olduğunu düşünüyordum.”
“Tüm bunların üstesinden gelebileceğini mi düşünüyorsun?”
“Ah, şüphesiz. Bu yüzden lütfen kendini ele verecek hiçbir şey yapma, tamam mı Kagali? Benden şüphelendiğini biliyorum ama şu an onun için ne bir dostsun ne de bir düşman. Ona herhangi bir bilgi sızdırmamaya dikkat et.”
“Biliyorum, patron.”
Birbirlerine gülümsediler.
“Harika! O zaman hepimiz gidip Misha ile temas kuralım.”
“Ben de burada kalıp hazırlıklara devam edeceğim. Peki ya sen ne yapacaksın patron?”
“Ben mi? Damrada ile iletişime geçip Doğu’daki operasyon üslerimizi genişletmeyi planlıyorum. Böylece bir şey olursa her zaman oraya kaçabilirim. Ama önce…”
“Oho, demek yine bir şeyler çeviriyorsun? Bize başınızı eğin diyorsun ama sen dışarıda kim bilir neler karıştırıyorsun?”
Yuuki kıkırdadı. “Öyle bir şey değil Laplace. Sadece, bilirsin işte, elimdeki kartları oynamam gerektiğini düşünüyorum. Ne de olsa Batı’yı yönetme fikrinden henüz vazgeçmiş değilim.”
Sırıttı. Ardından, onlar karanlığa gömülürken, büyüdoğumlular planlarını sessizce harekete geçirmeye başladılar.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.