Avatar Projesi ve Zanaatkarların Telaşı

“Heh-heh-heh…” Veldora kıkırdadı. “Ne kadar saçma bir soru. Yani işi canavarlara bırakmak yerine ipleri kendi elimize mi alıyoruz? Ne yaratıcı bir fikir ama, Rimuru.”

“Aynen öyle!” diye cevap verdim. “Gerçi labirenti bu formda fethetmeyi denemeyi çok isterdim ama…”

“Demek video oyunu dedikleri şey böyle bir şeymiş? Duyduğumda merak etmiştim!”

“Ne? Doğru mu bu Veldora?!” dedi Milim heyecanla.

“Usta! Yani düşmanları bu şekilde mi pataklayacağız? Üstelik bu bedenlere yeni şeyler de öğretebiliriz, değil mi…?” Ramiris de hemen söze daldı.

Veldora’nın hakkını yememek lazım; ne yapmak istediğimi şıp diye anladı. Evet, bu aslında bir nevi sözde-MMORPG’ydi — gerçi dört kişilik partimizle pek de "devasa" sayılmazdık. Belki sadece bir MORPG? Her neyse, önemli değil. Buradaki asıl mesele, asıl konsept, inşa etmek için o kadar ter döktüğümüz labirentin tadını artık bizzat çıkarabilecek olmamızdı.

“Hee-hee-hee! Güzel dedin Veldora. Neredeyse zihnimi okuyorsun bakıyorum. Ama hemen yanlış anlamayın. Evet, bunu labirenti bir oyun gibi oynamak amacıyla geliştirdim ama önce halletmemiz gereken başka işler var, değil mi?”

“Kwah-ha-ha-ha, kesinlikle! Bu bedenleri kullanarak meydan okuyanları —yani başımıza bela olan şu davetsiz misafirleri— ortadan kaldıracağız, öyle değil mi?”

Tam isabet, olayı çözmüştü. Evet, bu avatarları, yani canavar bedenlerini kullanarak Yeşil Öfke’nin hızlı ilerleyişine çomak sokmayı düşünmüştüm. Ramiris’in dediği gibi, bu bedenlerle eğlenmenin birkaç yolunu zaten planlamıştım; seviye atlatıp onları evrimleştirmek, kısıtlı becerilerle nasıl dövüşüleceğini öğrenmek ve benzeri şeyler. Yine de asıl istediğim, canavarları ve meydan okuyanları pataklayarak stres atmaktı; sırf bunu gerçekleştirmek için bu kadar kullanışlı bir şey icat edeceğimi ben bile tahmin etmemiştim.

“Tabii her şey hazır olduğunda, kendi labirenti fethetmenin keyfine de varırız diye düşünüyordum,” dedim.

“Ah, doğru. Kendi emeğimizi test etme şansımız olacak desene?”

“Hı-hı. Ayrıca bu avatarlarla tam gücümüzü kullanamayız, değil mi? Bu sayede labirentteki sorunlara başka bir açıdan bakabileceğimizi düşündüm.”

“Evet… Haklısın. Labirent efendisinin bizzat meydan okuyanların karşısına çıkması bazıları tarafından pek hoş karşılanmayabilirdi. Ama ruhumu böyle zayıf bir canavara kopyalamak…”

“Kesinlikle! Bu şekilde, istilacıları birer İblis Lordu veya Gerçek Ejderha olarak değil, labirentin sıradan sakinleri olarak pataklayabiliriz.”

“Şimdi anladım! Kulağa çok eğlenceli geliyor!!” Milim tamamen ikna olmuştu. Sürekli etrafa saçtığı o sınırsız güç göz önüne alındığında, çok daha kısıtlı bir form ona oldukça sıra dışı gelmiş olmalıydı. Gerçekten heyecanlı görünüyordu.

“E hadi o zaman, harekete geçelim mi?”

“Evet, kendi oyunumuzun tadını çıkarmadan önce şu çöpleri bir temizleyelim,” dedi Veldora.

“Sonunda kollarımı şöyle bir esnetmenin vakti geldi!” dedi Ramiris. “Kırk sekiz bitirici hamlemin hepsini denemek için sabırsızlanıyorum!”

“Neler döndüğünden pek emin değilim ama bana çok eğlenceli geldi!” diye tezahürat yaptı Milim.

Hepimiz zafer kazanmışçasına ayağa kalktık. Aşağı inme, Yeşil Öfke’nin yoluna taş koyma ve bir süre daha alt katlara ulaşamayacaklarından emin olma vakti gelmişti. Peki bunu nasıl yapacaktık? Zihnimde birkaç plan daha vardı.

Öncelikle avatarlarımıza alışmamız gerekiyordu. Ondan sonraki en önemli şey ise ekipmanlardı. Hepimiz sonsuz şarjlı Diriltme Bileklikleri taktık, böylece istediğimiz kadar ölebilirdik — ama bu yeterli değildi. Avatarlarımız henüz çiçeği burnunda ve aşırı düşük seviyedeydi. Bizim gibi çelimsizler, onları ne kadar şaşırtırsak şaşırtalım, Yeşil Öfke’yi durduramazdı. Ancak elimizde düzgün ekipmanlar olsaydı…

“Tamam, kesinlikle biraz ekipman toplamalıyız. Kurobe’ye gidelim de bize birkaç silah ve zırh dövüversin!”

“Ah evet, kesinlikle! Sonuçta şu an sadece kuru bir iskeletten ibaretim.”

“Hee-hee! Sizi aptallar! Ben artık hız ve çeviklik için yaratılmış bir balçığım! Labirentte canavar gibi iş yaparım!”

“Şey, ben sadece bir zırh takımıyım… Bunun üstüne daha fazla zırh giyebilir miyim ki?”

“Aman, bir hal çaresine bakarız. Hadi gidelim. Ekipmana ihtiyacın yoksa Milim, sen burada kalabilirsin.”

“S-saçmalamayı kes! Bu halimle de başımın çaresine bakarım ama benim de eşyaya ihtiyacım var!”

Bencillik diz boyu. Doğrudan söylese ölürdü sanki. Benim de ekipmana ihtiyacım vardı, bu yüzden Ele Geçirme etkisini iptal edip çıkmaya hazırlandım.

“Geri dönmek için zihninizde ayrıl kelimesini canlandırmanız yeterli. Sizi hemen geri getirecektir.”

Avatar çekirdeğini cebime atarken onlara kısa bir gösteri yaptım. Bu çekirdeklerin her birine tek bir canavar kodlanmıştı ve farklı kişiler arasında paylaşılamıyorlardı. Bu çekirdekler aslında sizin ikinci "benliğiniz" gibiydi, bu yüzden herkesin onlara iyi bakmasını istiyordum.

“Bunlarla,” diye ekledim, “istediğiniz zaman ikinci formunuzu çağırabileceksiniz.”

“Kesinlikle çok şık bir eşya. Ele Geçirme halindeyken asıl bedenlerimizi ne yapacağımızı düşünmemiz gerekecek.”

Veldora ve Ramiris, orijinal bedenlerine dönerek sandalyelerinden kalktılar.

“Belki kaybetmemek için bilekliklerimize takarız?” diye önerdi Veldora.

“Bu harika bir fikir. Ben öyle yapacağım!” dedi Ramiris.

İkisi de ellerindeki avatar çekirdekleriyle oynamaya başladılar. Sanırım ben de kendiminkini öyle yapacaktım. Peki ya Milim?

“Hey, Mili—”

“Ben böyle gidiyorum!”

Ben ona seslenemeden, balçık formundaki Milim cebime süzülmüştü bile. “Tamam, gidelim!” diye bağırdı, beni emir eri gibi kullanırken beni dinlemeye hiç niyeti olmadığını da kanıtlamış oldu. Bu bedeni gerçekten sevmiş olmalıydı. Tam bir çocuk gibi davranıyordu… Ki zaten öyleydi. Bir çocuğa çocuksu demek pek yapıcı bir eleştiri sayılmazdı, bu yüzden onu azarlamaktan vazgeçip yola koyuldum.

Kurobe’nin atölyesindeydik.

“Burada mısın Kurobe?”

“O, Efendi Rimuru? Sizi bugün buraya getiren nedir?”

Kurobe seslendiğim anda yanıma geldi. Veldora ve Ramiris’i yanımda görünce şaşırmıştı.

“Şey, biraz silah bakıyoruz,” dedim içeri girerken. Bir süredir buralara uğramamıştım ama atölyedeki kalabalık kesinlikle artmıştı — canavarlar da dahildi. İçerisi her zamanki gibi kavurucuydu. Sıcaklık beni etkilemiyordu, bu yüzden sorun yoktu ama burada çalışmak diğerleri için epey yıpratıcı olmalıydı.

“Görünüşe göre yanına yeni çıraklar almışsın.”

“Evet, şanslıyım! Hala pratik yapmaları gerekiyor ama aralarında gerçekten yetenekli olanlar var.”

Atölyede konuştuğumuzu duyanlardan bazıları başını kaldırıp baktı. Kim olduğumu anladıkları anda ayağa fırlayıp önümde eğildiler. Hepsinin birden bunu yapması beni irkiltti ama Kurobe alışkındı.

“Henüz mola vakti gelmedi! İşinizin başına dönün!”

Onun aksi bağırışı personeli hemen işine geri döndürdü. Ama ne düşündüklerini bir bakıma anlıyordum. Masanızda otururken CEO bir anda içeri dalarsa, siz de gerilirdiniz — hele bir de en alt kademedeki bir çalışansanız. Belki bana öyle gelmiyordu ama bu ulusun hükümdarıydım. Daha önce bunu pek dert etmemiştim ama belki de bir kural olarak önceden haber vermeliydim.

Böyle pat diye içeri girmek herkes için sıkıntı yaratıyor olabilirdi. Eski dünyamda ne zaman bir bölge müdürü veya üst düzey biri iş yerini ziyarete gelse, önceki günü tüm ofisi temizleyerek geçirirdik. Gelen başkansa, hata payı sıfırdı. Makam ne kadar yüksekse, o makam sahibi insanlarla samimi olmaya çalıştığında insanlar o kadar geriliyordu sanırım.

Yine de her dışarı çıkışımın törenlerle, şatafatla dolmasını istemiyordum. Kurobe’yi yoğun çalışma programından alıkoymak hoşuma gitmiyordu; o yüzden müsait olduğunda öylece uğramak daha iyiydi.

“Haber vermeden daldığım için kusura bakmayın. Bir süre bunu alışkanlık haline getireceğim, o yüzden gerilmenize hiç gerek yok, tamam mı?”

Böylece personele hitap etmeye karar verdim. Belki benimle fazla laubali olmaları sorun olabilirdi ama yanımda diken üstünde durmalarına da gerek yoktu. Patron gibi davranmayı seviyordum ama insanları zor durumda bırakmak gibi bir hobim yoktu. Karşımdaki kişi bana tepki veremeyecek kadar gergin olduğunda bu beni de rahatsız ediyordu. Gobta’nın o her şeyden habersiz hali tam kararındaydı. Sadece nerede, ne zaman, nasıl davranacağını bilmek yeterliydi; doğru yaklaşımı bulmak o zaman çok daha kolaylaşıyordu.

Öğüdüm personeli biraz rahatlatmış gibiydi. Bundan emin olduktan sonra başımla selam verip atölyenin daha derinlerindeki bir odaya geçtim.

Bu arada, farkında değildim ama çıraklar sadece İblis Lordu olduğum için gerilmemişlerdi.

Ben dikkat etmezken biri Tempest’ta bir popülerlik yarışması düzenlemiş ve görünüşe göre Shuna ve Shion ile birlikte ilk üç idole seçilmiştim. Bana söylediklerine göre şaşırtıcı bir sonuç çıkmış. Ramiris ve Milim de sıralamadaydı; tam yerimizi söylemeyeceğim ama Milim ve benim Ramiris’in fersah fersah önünde olduğumuzu belirteyim.

Buna söylenmeli miydim yoksa şehrimin ne kadar büyüdüğüne mi hayran kalmalıydım, bilemedim. Her halükarda, bunu daha sonra duyduğumda gözlerimi devirmekten kendimi alamadım.

“Eee, ne tür şeyler lazım size?”

Kurobe, kişisel odasında doğrudan konuya girdi.

“Şey…”

Hepimiz beklentilerimizi tek tek anlattık.

“Zırhları Garm’ın yapmasını planlıyorum, bu yüzden yine birlikte çalışırsanız harika olur diye düşündüm.”

“Eveet, doğru. Tamamdır. Hadi gidip Garm’ı darlayalım o zaman.”

Böylece konuşurken Kurobe’yi de yanımıza alıp Garm’ın atölyesine geçmeye karar verdik. Orada da benzer bir kargaşaya sebep oldum ama o kısımları anlatıp geçeceğim.

“Canavarlar için ekipman mı?! Vay be. Bana her zaman en çılgın projelerle geliyorsun, değil mi?”

Garm söylenirken, dördümüz de avatarlarımızı ona göstermek için bedenlerini Ele Geçirdik.

“Pekala. Size tam istediğiniz şeyi yapacağız — hayır, hatta daha iyisini!”

“Evet, bizde o iş. Böyle yaratıcı projelere bayılırım; bir insanda asla işe yaramayacak şeyler dövmeyi deneyeceğim!”

Kurobe ve Garm projeyi hemen kabul ettiler. Gerçekten de ne ortaya çıkaracaklarını görmek için sabırsızlanıyordum.

İşin birkaç güne biteceğini söylediler, bu yüzden bu sırada avatarlarımıza daha fazla alışmak için eğitim yaptık. Çok karmaşık bir şey değildi; labirentin üst katlarındaki canavarlarla dövüştük ve açık hedef olan çaylak maceracılara saldırdık.

Geçtiğimiz birkaç gün içinde rollerimizi paylaştırma konusunda iyice uzmanlaşmıştık. Tabii bu noktaya gelmek tam bir eziyetti. İlk başlarda, üst katlardaki çaylak partilerine bile yeniliyorduk.

Üstelik tuzaklara yakalanıp duruyorduk; muhtemelen ileride buna gülüp geçecektik ama o an hiç de komik değildi. Aptalca hatalar yapıp duruyorduk. Hatta tuzakların devreye girmesini engellemek için büyü eşyaları kullanmayı bile denedik. Ama Ramiris ne yapıp edip o tuzakları tetikliyor, kabak da genellikle talihsiz kurban Veldora’nın başına patlıyordu. Ben havada süzüldüğüm, Milim ise tavana yapışabildiği için çukur tuzakları ikimiz için dert değildi; bu yüzden diğerlerini uyarmayı unutup duruyorduk.

Bunun bir hata olduğunu kabul ediyorum ama Ramiris... Cidden mi? Tuzakları kuran sensin, neden gidip kendi tuzaklarına basıyorsun? Bu konuda onu bir güzel azarladık, bence bunu sonuna kadar hak etmişti.

Tüm bu zorluklara rağmen antrenmanlara devam etmek için uykudan feragat ettik. Savaşta en önemli şey ekip çalışmasıydı. Normal partiler birbirleriyle konuşur ya da göz temasıyla işaretleşirdi ama bizde bu becerilerin esamisi okunmuyordu. Ne de olsa yanımızda tek başlarına dünyayı dize getirebilecek kadar güçlü iki kişi, Veldora ve Milim vardı.

Ancak elimizde hile sayılacak seviyede bir beceri vardı: Düşünce İletişimi. Bu sayede irtibatta kalabiliyor ve emirleri nokta atışı bir doğrulukla iletebiliyorduk. Ben partinin komuta merkeziydim; Veldora, Milim ve Ramiris ise benim elim kolum gibiydi. Bu sayede hızla kendimizi geliştirmeye başladık, sonunda hatırı sayılır bir deneyim ve yetenek kazandık.

Yere sağlam basmaya başladığımızda, bir yandan ekip çalışmamıza ince ayar yaparken bir yandan da sabırla ekipmanlarımızı bekledik. Bu sırada Yeşil Öfke takımının 40. katı geçtiği haberini aldık.

“Vay canına,” dedi Ramiris. “Demek fırtına yılanını devirdiler ha?”

Veldora araya girdi: “Oldukça temkinli yaklaştılar. İlk ekip tamamen istihbarat topladı, ikincisi canavarın enerjisini tüketti ve sonunda asıl ekip işini bitirdi.”

Patronlar doğal olarak belirli aralıklarla diriltiliyordu. Ancak bir patron bir partiyi yenmeyi başarsa bile, aldığı hasar veya yorgunluk durumu sıfırlanmıyordu. Eğer bir grup doğru bir ekip çalışması yürütürse, bu durum onlara bariz bir avantaj sağlıyordu.

“Bu bir hataydı. Patronların bir şekilde iyileşme yoluna ihtiyacı var...”

“Evet ama o canavarlar tamamen içgüdüleriyle hareket ediyor, bu yüzden...”

Veldora’ya göre, zaten iyileştirme eşyalarını kullanacak zekaya sahip değillerdi, bu yüzden bunu tartışmak yersizdi. Haklıydı ama seçeneklerimiz tükenmiş sayılmazdı.

“Neden bu konuyu Treyni ile konuşmuyoruz?” diye önerdim. “Zindan yöneticileri canavarları iyileştirebilir, değil mi?”

“Ah, doğru ya. Hemen hallediyorum!”

Böylece, eğer bir patron arka arkaya birçok savaşın içinde kalırsa, Treyni’nin kız kardeşlerinin onu iyileştirmesine karar verdik.

Zindanın sorunlarını tek tek ele alıp çözüyorduk. Derken:

“49. kata ulaşmak üzereler. Ne yapacağız Rimuru?” Milim paniklemek üzereydi. Ama haklıydı. Yeşil Öfke, muhtemelen yarın en büyük savaşlarına tanıklık edecekti.

“Şu an ekipmanlarımız olmayabilir ama ekip çalışmamızın kusursuz olduğunu söyleyebilirim,” dedi Veldora. “Onlarla şimdi yüzleşmeyi deneyelim mi?”

“Ben varım! O çelik kollarımı kullanarak onları pestil gibi ezeceğim!” diye gürledi Ramiris.

Bu ikisi her zaman kan dökme meraklısıydı. Dürüst olmak gerekirse, dürüst bir dövüşte pek şansımız olduğunu sanmıyordum. Şimdilik, tasarladığım en sinsi tuzaklarla dolu olan 49. kat, onlarla uğraşmak için tek gerçek şansımızdı.

“Peki, öyle olsun. Belki sağdan soldan birkaç silah bulabiliriz...”

Kurobe ve Garm bize en iyi ekipmanları sağlasa bile, onlara muhtemelen önden saldırmazdık. Bu şansımızı kesinlikle artırırdı ama her halükarda kendi başımızın çaresine bakabilirdik. Tam kararımı vermek üzereyken toplantı odasının kapısı çalındı.

“Efendi Rimuru,” dedi Shion o tazeleyici sesiyle, “Kurobe hazır olduğunu söyledi.”

Parti üyeleri birbirine bakıp sırıttı.

Avatarlarımıza özel ekipmanlar tamamlanmıştı.

Bana bir Ölüm Tırpanı ve Cehennem Giysisi verilmişti; bunlar hayaletlerin bile kuşanabileceği iki büyü eşyasıydı. Veldora’ya ise Ölüm Kılıcı ve Cehennem Zırhı’nın yanında, görünümü tamamlayan bir Cehennem Kapısı Kalkanı düşmüştü.

Bir balçık olarak Milim sadece basit nesneleri kuşanabiliyordu; bir Ölüm Stiletto’sunu yuttu ve vücudunu Kızıl Pelerin ile örttü. Bunu yaptığı an, vücudundan bir çift kan kırmızısı kanat çıktı; müthiş bir dönüşümdü. “Gördünüz mü?” diye neşeyle bağırdı. “Gerçekten doğruymuş! Eşyaları kuşanman gerekiyor, yoksa işe yaramıyorlar!”

Evet, harika. O mutluysa ben de mutluydum.

Son olarak Ramiris. Bir sanat eserini andıran ağır tam plaka zırh sipariş etmişti ama onu kuşanıp kuşanamayacağından emin değildik. Gergin bir şekilde yaşayan zırhını ele geçirdi ve onu giymeye çalıştı; tam o anda zırh değiştirdi. Eski teneke kıyafeti bir gürültüyle yere yığıldı, toza dönüşüp rüzgarda savruldu. Yaşayan zırhtan, ağır yaşayan zırha geçiş yapmıştı; bu bir evrim değil, daha çok tamamen bir yenilenmeydi.

“O-oha! Bunun içinde hareket etmek çok daha kolay!”

Haklıydı. Eskiden gıcırdayan o hantal yürüyüşü gitmiş, yerine pürüzsüz ve bir ninjayı andıran hareketler gelmişti. Bunun ekip çalışmamıza çok yardımı olacağından emindim. Bir zırhın özelliklerinin hareket tarzını bu denli etkilemesi ilginçti; beklenmedik bir keşif olmuştu.

Keyfi yerine gelen Ramiris’in şimdi bir silah ve kalkan seçmesi gerekiyordu.

“Ha-ha! Aptal bir kalkana ihtiyacım yok benim!”

Kendi fikri bu yöndeydi, bu yüzden devasa bir çift el silahı olan Ölüm Baltası’nı seçti. Barındırdığı güç onu silahların zirvesine taşıyordu; kullanması zordu ama neyse, bu benim sorunum değildi. Zayıf olduğu için sürekli hor görülüyordu, belki bu seçim egosunu biraz tatmin ederdi. Kişiliğinin bu şekilde dışa vurması komikti.

Böylece hepimiz yepyeni ekipmanlarla donandık. Bu silah ve zırhların her biri eşsiz eşya seviyesindeydi ancak canavarların kullanımı için ağır bir şekilde modifiye edildikleri için daha çok koleksiyon parçası gibiydiler. Yine de bizim gibi çaylaklar için çılgınca güçlüydüler. Dahası, üzerlerinde isimlerimizi tescilleyen bir tür lanet vardı; yani asla çalınamazlardı.

Şu an için isteyebileceğimiz en iyi ekipmanlara sahiptik ve bu bize her şeye karşı yeni bir bakış açısı kazandırdı. Kapışma zamanı yaklaşıyordu ve heyecanımız doruktaydı.

Avatarlarımızı hızlıca bir gözden geçirelim. Benim hayaletim, fiziksel saldırı yerine büyüsel ve ruhsal saldırılara odaklanmıştı. Sınıfı büyücüydü; zamanla ona ruhsal ve illüzyon büyüleri öğreterek tam teşekküllü bir sihirbaza dönüştürmek istiyordum. Kutsal büyü de güzel bir ekleme olurdu; peki bunu gerçekleştirmek için inancımı kendime yöneltirsem ne olurdu? Bu eğlenceli bir deney olurdu.

Veldora’nın iskeleti her türlü saldırıyı yapabilen çok yönlü bir savaşçıydı. Savaşçı sınıfındaydı ve sanırım ileride bir büyü şövalyesi olabilmek için büyü öğrenmek istiyordu.

Milim’in balçığı ise tamamen hıza ve tek vuruşta iş bitiren darbelere odaklanmıştı. Sanırım kendi hayallerini gerçekleştiriyordu. Sınıfı suikastçıydı; belki Soei’den ona biraz eğitim vermesini isteyebilirdim ama onun vaktini bizim bu küçük oyunumuzla çalmak istemiyordum. Temel stratejisi tavandan düşmanların üzerine atlamaktı; işe yararsa güçlü bir darbeydi ama ya yaramazsa ne yapmayı planlıyordu? Kaçmayı herhalde; sonuçta yeterince hızlıydı. Bir bakıma, ideal bir balçık savaşçıydı.

Son olarak, beklediğiniz gibi, Ramiris’in ağır yaşayan zırhı fazlasıyla yeterli savunmaya sahip bir saldırgandı ve ona ilk başta verdiğim krediden çok daha fazla denge sağlıyordu. Sınıfı vahşi savaşçıydı; gerçi kendisi çılgın bir savaşçı değildi ama savunma yapmak Ramiris’in yaklaşımında hiçbir zaman öncelik olmamıştı. Tehlikeli ve saldırı odaklı bir yaratık olduğu için ona bu isim verilmişti. Alıştığında, onu Veldora ile birlikte çift katmanlı bir savunma duvarı oluşturan bir tank olarak hayal edebiliyordum.

Her şey hazırdı. Acıkmadığımız gerçeğini de hesaba katarsak, uzun ve yıpratıcı savaşlar bizim tek büyük avantajımızdı. Yeşil Öfke’nin yoluna taş koymak için elimizden gelenin en iyisini yapalım.

Yola çıkarken aklımızdan geçenler bunlardı ama... şey... onları o kadar hızlı kaçırttık ki gerçek savaş tam bir hayal kırıklığı oldu.

Duyguları bir kenara bırakıp avatarlarımızı tamamen tarafsız bir üçüncü gözle analiz edip değerlendirdiğinizde, muhtemelen zaten A seviyesine yaklaştığımızı fark ederdiniz. Bunun yarısından fazlası ekipmanlarımız sayesindeydi ama onlar olmadan bile, güçlerimizi doğru kullandığımız sürece bizi hiçbir şey durduramazdı.

Gözden kaçırdığımız asıl nokta, kendi kişisel savaş deneyimimizin avatarlarımıza yansımasıydı. Tüm becerilerimizi kullanamıyorduk ama Düşünce İletişimi ve Düşünce Hızlandırma gibi şeyler bile bize kesin bir avantaj sağlamaya yetiyordu. Üstelik büyüleri o kadar hızlı yapabiliyorduk ki bu gerçekten haksızlıktı. Kısıtlı büyü özü miktarımız çok fazla büyü kullanmamızı engelliyordu ama gerekli bilgiye sahiptik ve bu sayede büyü konusundaki ustalığımız sıradan bir kraliyet büyücüsünden bile fazlaydı. Büyü yapma süresi diye bir şey yoktu; böylece neredeyse sıfır gecikmeyle art arda büyü saldırıları düzenleyebiliyorduk. Rakiplerimizin tepki verme şansı yoktu.

Veldora ise kılıç kullanma konusunda tam bir dahiydi; sanki başının arkasında bile gözleri vardı.

“Kwaah-ha-ha-ha! Benim Veldora Tarzı Ölüm Duruşum bana sonsuz sayıda kılıç becerisine anında erişim sağlıyor! ...A, dur bir dakika, bu işe yaramıyor...”

Okuduğu mangalarda gördüğü hareketleri taklit etmeye çalışıyordu. Sadece dalga geçtiğini sanıyordum ama bazı hareketleri gerçekten de akla yatkındı. Gücü zaten en başından beri sınırları zorluyordu, bu yüzden ondan her şeyi beklemeliydim. Artık tüm bu meseleyi ciddiye almak bile saçma geliyordu.

Milim tam da hedeflediği gibi, göz açıp kapayıncaya kadar hızlanmıştı. Başkasının kontrol etmeyi hayal bile edemeyeceği süratler, onun refleksleri sayesinde çocuk oyuncağına dönüyordu. Bir balçığın istese bu kadar hızlı hareket edebileceğine dair en ufak bir fikrim yoktu; sürtünmesizce yerde kayıyor, duvarlardan sekip düşmanlarının üzerine atılacak kadar esneklik sergiliyordu. Üstelik bunu tavanda da aynı ustalıkla yapabiliyordu. Sıradan birinin onu gözleriyle takip etmesi bile imkansızdı. Kendisi de bir balçık olan biri olarak, bu yeni keşifler benim için tam bir şok oldu.

“Ah-ha-ha-ha-ha! Yavaş! Çok yavaş! Gazabımla tanışın, sizi ezikler!”

Düşmanlarının sırtına tepeden inip Ölüm Biz’i ile onları şişlerken kendinden iyice geçmişti. Bu hamlesi çoğu savaşı bitirmeye yetiyordu. Vücudu fiziksel saldırıların büyük bir kısmına karşı bağışıklığa sahipti; ona karşı büyü yapmak isteseniz bile önce onu görüş alanınıza almanız gerekiyordu. Biraz düşününce, Milim’in balçığının karşı karşıya kalınacak ne kadar korkunç bir düşman olduğu anlaşılıyordu.

Ancak Veldora ve Milim’in gerçekten parlamasını sağlayan kişi, grubun gizli kahramanı Ramiris’ti.

“Hraahhh! Ezilme vaktiniz geldi!!”

Ramiris’in savaş stratejisi oldukça basitti: Bir düşman bul, üzerine doğru koştur ve bodoslama saldır. Bu çoğu kişi için aptalca, hatta geri zekalıca bir fikir olabilirdi ama bizim durumumuzda en mantıklı yol buydu. Zaten hiçbir tavsiyemi dinlemiyordu, ben de onu bu şekilde değerlendirmeye karar verdim; o bizim savunmacımız ve şaşırtmacamız olacaktı, partinin geri kalanı da o sırada saldırıya geçecekti.

Normal şartlarda bu pek işe yaramazdı ama Ramiris gözü kara bir şekilde oradan oraya koşturuyor, kendini savunma gereği bile duymuyordu. Elinde devasa bir Ölüm Baltası çevirerek üzerinize koşan koca bir zırh gördüğünüzde, ister istemez onunla ilgilenmek zorunda kalırdınız. Savunmayı hiç umursamadığı için saldırıları genellikle hedefi buluyordu. (Ayrıca Acı İptali becerisine sahipti, bu da işini çok kolaylaştırıyordu.)

Üstelik zırhın kendisi de son derece dayanıklıydı. Bir Ağır Tam Plaka zırh için sanki bir araba dolusu büyü çeliği kullanılmıştı; ağırlık meselesi tamamen rafa kalkmıştı. Zırhın Kendi Kendini Onarma işlevi de vardı, bu yüzden çoğu hasar sorun teşkil etmiyordu. Normal bir insan bunu giyse muhtemelen yerinden kıpırdayamazdı. Üzerinize doğru gelen böyle devasa bir büyü çeliği yığını... Doğrusu onun düşmanı olmak istemezdim.

Dahası, benim İyileştirme büyüm vardı.

Çalışmalarımın bir parçası olarak kutsal büyü üzerinde deneyler yapıyordum ve bunu kullanmanın şaşırtıcı derecede kolay olduğunu fark ettim. Bu durum "kendime inanmakla" ilgili değil, daha çok ruhsal parçacıklar üzerinde kontrol sağlamak karşılığında dualar etmekle ilgiliydi; ki bu beceri normalde benden uzak bir alandı. Benim durumumda, bir hayalet olarak sahip olduğum büyü gücü, dua sözleriyle birlikte "asıl" benliğime gönderiliyordu. Özünde, büyü yapmak için ana gövdemden güç ödünç alıyordum.

Bu "dua sözleri" esasen zihinde bir imge oluşturmaktan ibaretti. Ruhsal parçacıklarla çalışırken, müritlerin ne istediğini sürekli sorup ona göre hareket etmeye kalkarsanız hiçbir yere varamazsınız; bu çok fazla hesaplama gerektirir. Bunun yerine, tüm o işleme süreci size inanan insanlara devredilir. Bu şekilde ne kadar çok müridiniz olursa, o kadar çok büyü gücü elde edersiniz; bir başka deyişle, bir tanrı olarak daha üst mertebelere tırmanırsınız. Ayrıca inananlarınıza bağlanır ve onların zihinlerini hesaplama kapasitenizi artırmak için kullanabilirsiniz. Bu, hem büyü gücünden hem de zamandan tasarruf sağlayan bir tür sistem hilesi gibiydi.

Luminus’un neden kendine bu kadar çok inanan toplamaya çalıştığını şimdi anlıyordum. Devasa bir inanan kitlesiyle, bir anlık hevesle bile devasa çaplı büyüler yapabilirdi. "İnanç ve lütfun gizli becerileri" gerçekten de öyleymiş. Bana öğrettiği şeyler oldukça ürkütücüydü.

Ama neyse, konumuza dönelim. Sadede gelirsek; kutsal büyüye sahiptim ve parti olarak oldukça dişli bir güç haline gelmiştik. Şu an tam bir kötülük timsali gibi, kırk dokuzuncu kattaki Yeşil Öfke Takımı’nı haritadan silmiştik.

İnsan yeni şeyler denemekten asla korkmamalı sanırım. Doğrudan saldırımız başarısız olunca, ekip çalışmamızı geliştirip tuzaklardan faydalandık.

Üzerlerine Balçık Bebek salıp silahlarına hasar verdim. Dikkatlerini dağıtmak ve onları yormak için Balçık Yağmuru kullandım. Sonra da saldırıya geçip hepsini Balçık Havuzu’na fırlattık. Ramiris bağıra çağıra dikkatlerini çekerken, Milim gizlice yaklaşarak ekip uyumlarını bozdu, Veldora ise onları ayırıp arka desteklerini tek yakaladı. Dev balçığımız, güçsüz kalan büyücüleri ve hırsızları ezip geçerken; Veldora ve Ramiris geri kalan kilit üyeleri kucakladıkları gibi Balçık Havuzu’na sokup batırdılar. Amacımız, asitli sıvının içinde silahlarını yok etmekti. Yeşil Öfke’nin ana silahları işe yaramaz parçalara dönüştüğünde, zindanı fethetme hızları büyük ölçüde sekteye uğrayacaktı.

"Olamaz! Onca topladığımız eşya gitti!!"

Veldt Evlatları'nın lideri olan ve şu an elinde eriyip giden ekipmanları için sızlanan kişinin kadın olduğu ortaya çıktı. Bu beni şaşırttı ama asıl şaşırtıcı olan yoldaşlarının söyledikleriydi.

"Belki de böylesi daha iyi oldu. Zaten toparlanma vaktimiz gelmişti."

"Evet, zaten anavatanımız bizi geri çağırıyor."

Takımdan sağ kalanlardan birinin liderine bunu söylediğini net bir şekilde duydum. Veldt Evlatları'nın hiçbir ulusa bağlı olmayan, bağımsız bir paralı asker birliği olduğunu sanıyordum. Raporlarım Englesia'dan biri tarafından fonlandıklarını söylüyordu ama belki de bu sadece uzun süreli bir işten daha fazlasıydı? "Anavatan" terimi, Englesia'ya basit bir işveren-çalışan ilişkisinden daha derin bir sadakatle bağlı olabileceklerini gösteriyordu. Onları göz hapsinde tutmam gerekecekti.

İnsanları zindanı kullanmaya teşvik ettiğimiz sürece, geçmişi karanlık ziyaretçilerle karşılaşmamız doğaldı. Bunu en başından beri bekliyordum ama belki de herkese bu konuda yeniden bir uyarı yapmalıydık. Bu Yeşil Öfke olayı bana bunu tekrar hatırlatmış oldu.

Dahası:

"Başardık."

"Evet. Zafer bizim!"

"Neden olmasın ki? Biz dünyanın en güçlüsüyüz!!"

Eğer bu aptalları dizginlemezsem, bir sonraki zaferin heyecanıyla hemen dağılıp gideceklerdi. Bu düşünce aklımın bir köşesindeydi ama en azından şu an için bu sevincin önüne geçmesine izin vermedim. Görev tamamlanmıştı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.