Tanrılar... Ulu tanrılar...
Aşırı, tarif edilemez bir acıydı bu.
Akıl alacak gibi değildi.
İnsanı öldürecek, en azından o an acıyla bayıltacak türden bir ıstıraptı. Ne yazık ki ikincisi gerçekleşmedi, çünkü bu fiziksel bir acı değildi.
Kaynağı, doğrudan Sunny’nin ruhuydu; ruhu baştan aşağı değişiyor, başka bir şeye dönüşüyordu.
Bu, her yeni çekirdek oluştuğunda yaşadığı türden bir değişim değildi. Geçmişte kanının ve kemiklerinin başkalaşım geçirmesine benzer bir süreçti.
Ah!
Sunny, tabutun kapağına derisini çatlatacak bir güçle vurup yere düştü. Yaprak kaplı zemin düşüşünü yumuşatmıştı.
N-ne... Bu da ne? Nasıl... Nasıl mümkün olabilir bu?
Kendisine ne olduğunu biliyordu. Ancak bunun neden gerçekleştiği, Unutuluş’un mezarı üzerinde büyüyen ağaçtaki altın meyveyi yemesinin buna nasıl yol açtığı hakkında en ufak bir fikri yoktu.
Her halükarda, dayanmaktan başka çaresi kalmamıştı.
Yine de acı içinde çığlık atmaktan ve inlemekten çekinmedi, ne de olsa buralarda onun bu zavallı halini görecek kimse yoktu.
K-kahretsin! Kahretsin! K-kahretsin her şey!
Sonsuzluk gibi gelen bir sürenin ardından – Estuary’de zamanın var olmadığı düşünülürse bu kez kelimenin tam anlamıyla bir sonsuzluktu – Sunny kendini yerde yatarken, mistik ağacın o güzel tepesine boş gözlerle bakarken buldu. Bedeni güçsüz düşmüş, yüzü gözyaşları ile ıslanmıştı.
Lanet olsun.
Bu deneyim, kesinlikle hayatı boyunca çektiği en korkunç acılar koleksiyonuna girmeye hak kazanmıştı. Kaçıncı sıradaydı? Muhtemelen, Weaver’ın Maskesi’nin gözüm nerede büyüsünü etkinleştirdiğinde hissettiği o acının elinde tuttuğu birinciliği alamamıştı. Ama kesinlikle sağlam bir ikincilik kazanmıştı.
Ah...
Sunny inleyerek sarsak adımlarla ayağa kalktı. Ardından ruhunun envanterini çıkardı.
Bir şekilde... Farklı hissettiriyordu. Çok ama çok daha güçlüydü.
Ne göreceğini zaten tahmin ettiğinden, rünleri çağırdı.
Olamaz... Değil mi?
Ama bal gibi de olmuştu.
Işıldayan rün alanında, nitelik listesinin en altında yeni bir satır belirmişti.
Sunny, hayalet gibi bembeyaz kesilmiş bir halde okudu:
Nitelikler: Kaderin Oyuncakçığı, İlahiyat Alevi, Gölgelerin Ustası, Kan Dokusu, Kemik Dokusu, Mermer Kabuk...
Ve en sonda, yepyeni bir nitelik:
...Ruh Dokusu.
Şaşkınlıktan nefesi kesildi.
Nasıl olur...
Yeni satıra odaklanarak açıklamasını okudu:
Nitelik Açıklaması: Weaver’ın yasaklı soyunun bir parçasını miras aldın. Ruhun başkalaşım geçirdi ve sarsılmaz bir güçle donatıldı.
Yalnız bir iblis, unutulmuş bir mezarın başında gözyaşları döktü. İblisin gözyaşlarının düştüğü yerde bir ağaç filizlendi ve o ağaçtan mucizevi bir meyve yetişti.
Sunny bir süre rünlere baka kaldı, ardından onları kapatıp ruhuna odaklandı.
Ruhu... Bir şekilde pekişmiş, güçlenmiş gibiydi.
Özü çok daha kudretli hissettiriyor, yenilenme hızı eskisinden katbekat daha hızlı akıyordu. Ruhun kendisi daha sağlam, dayanıklı hale gelmişti; muazzam miktarda hasara göğüs gerebilecek ve büyük bir kısmı tamamen yok edilse bile bütünlüğünü koruyabilecek bir yapıya kavuşmuştu.
Kısaca ruh denizine dalan Sunny, ışıksız altı çekirdeğine göz attı. İlk bakışta pek bir fark yok gibiydi, sadece içlerinde yanan karanlık alevler artık daha da koyu, daha da hırçın görünüyordu.
Ancak çekirdeklerinin derinliklerine dikkatle baktığında... Gözleri ona oyun mu oynuyordu, yoksa o altı siyah güneşin içinde zarif bir desen oluşturan ruhani altın ipliklerin dokusunu mu görmüştü?
Sunny, hem büyük bir sevinç hem de kafa karışıklığıyla ruh denizinden çıktı.
Yani... Weaver’ın soyundan bir parça daha miras aldım. Ruh dokusu. Bu harika.
Gerçekten de olağanüstü bir lütuftu.
...Ama bunun burada ne işi vardı?
Unutuluş’un mezarını bulmak zaten yeterince sarsıcıydı. Peki neden Weaver’ın soyundan bir parça buraya bırakılmıştı? Mantıken orada bulunması gereken şey Unutuluş’un soyu olmalıydı... Tabii kader iblisi dışındaki hiçbir iblisin soy yaratmadığı gerçeği bir kenara bırakılırsa.
Sanki Weaver, bilinmeyen bir sebepten ötürü ruhunun bir parçasını Unutuluş’un mezarında kaybetmişti. Ama neden?
İkisinin arasındaki bağ neydi?
Ve bunun, Kıyamet Savaşı’na katılan iblislerin sayısındaki o tuhaf tutarsızlıkla bir ilgisi var mıydı?
Sunny bilmiyordu.
Ancak tüm bunlar... Son derece şüpheliydi.
Üstelik en acil soru bu da değildi.
Evet, ruhumun güçlenmesi harika...
Peki ya vaat edilen özgürlüğü neredeydi? Ruh dokusu, kaderin prangalarını nasıl kıracaktı?
Sunny dudaklarını büzdü, tam olarak ne olduğunu kestiremiyordu.
Cassie yanılmış olabilir miydi? Yoksa o...
Tam o esnada, bir şey dikkatini bu düşüncelerden uzaklaştırdı.
Sunny, göz ucuyla tekinsiz bir detay fark etti. Aşağıya baktığında, yere düştüğü an yanından yuvarlanıp giden ve şu anda taş tabutun yanında duran rehber ışığa odaklandı.
Kutsal asanın tepesindeki kristal hâlâ parlıyordu.
Ancak tabutu işaret etmiyordu.
Bunun yerine, arkadaki karanlığı gösteriyordu.
Sunny yavaşça başını kaldırdı... O an dünyada bir dalgalanma yayıldı. Çevresi aniden gerçekliğini yitirmeye başladı, sanki varoluşun kendisi yavaşça dağılıyordu.
Gözleri fal taşı gibi açıldı.
Kabus... Çökmeye başlıyor!
Uzaklarda bir yerde, Nephis ilk gözcüye ölümcül darbeyi indirmiş olmalıydı.
Fakat Sunny bu düşünceye uzun süre odaklanamadı.
Çünkü tam o sırada, karanlığın içinde bir şeyin hareket ettiğini fark etti.
İçini tarif edilemez bir dehşetle dolduran, iki büklüm, devasa bir karaltı.
N-nasıl oldu da daha önce fark edemedim...
Koca bir tepe büyüklüğünde olmasına rağmen, o uçsuz bucaksız mağaranın karanlığında tamamen gizlenmiş bir yaratık vardı; ne gözüyle görebilmiş ne kokusunu alabilmiş ne de gölge duyusuyla varlığını sezebilmişti. Kambur bir sırtı, darmadağınık siyah tüylerden oluşan hırpani bir pelerini, korkunç bir gagası ve kapalıyken bile sıska gövdesini gizleyen devasa kanatları vardı.
Ve altı korkunç büyüklükteki düğüm noktasından dışarı yayılan, hayatında gördüğü her şeyden daha fazla yozlaşma barındıran iğrenç bir ruh.
L-lanetli dehşet...
Dehşete düşen Sunny, gayriihtiyari bir adım geri attı.
Tam o anda, yuvarlak ve tamamen delirmiş bir çift göz, zıvanadan çıkmış bir bakışla ona kilitlendi.
Üzerine çöken korkunç baskı nefes almasını zorlaştırdı.
Unutuluş’un mezarının arkasında gizlenen lanetli dehşet... Dev boyutta, delirmiş ve kesinlikle iğrenç bir kuştu.
Lanet olsun!
Sunny bir adım daha geri çekilmek istedi, fakat o an iğrenç kuş öne atıldı; o kaçık gözleri açgözlülük ve hırsla parlıyordu.
Sunny daha ne olduğunu anlayamadan, yaratığın iğrenç gölgesi altında boğuldu.
Ardından, pençeler göğsüne saplandı.
Sunny’nin nefesi kesildi.
Ancak pençeler etini yırtıp geçmedi. Çok daha derine dalarak doğrudan ruhuna ulaştı.
Eğer o an ruh denizine girmeye vakti olsaydı, o iğrenç hırsız kuşun dölünün şekilsiz suretinin, eğri büğrü pençeler tarafından kavranıp çekildiğini görürdü.
Yine de pençeler orada durmadı.
Sunny’nin ruhunu geçip daha da derine, varlığının kendisinin bile bilmediği derinliklerine nüfuz ettiler.
Ve orada başka bir şeyi kavradılar.
Onu sıkıca saran, bir koza gibi çevreleyen sayısız ipliği.
Bir kuklayı ayakta tutan ipler gibi.
Kendini zorlayan iğrenç kuş, birkaç saniye boyunca debelendi... Ve o ipleri de yakalayıp bir şekilde varlığından koparıp aldı.
Sunny çığlık atmak için ağzını açtı ama boğazından tek bir ses bile çıkmadı.
Bunun yerine başka bir ses duyuldu.
Kabus etrafında çökerken kulağına fısıldayan büyünün sesiydi bu:
Kabusun... K-kabusu... Kabusun...
Sözünü bitiremedi. Tanıdık ses kesildi ve aniden susarak onu zifiri, yapayalnız ve dehşet verici bir sessizlikle baş başa bıraktı.
N-neler oluyor?!
Ve sonra, her şey yok oldu.
Estuary’nin kalbi silindi. O güzel ağaç ve dallarının altında dinlenen tabut da gözden kayboldu.
Pençelerini göğsüne geçiren o dehşet verici kuştan eser kalmamıştı.
Sunny, kendini kapkaranlık bir boşluğun ortasında buldu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.