Siyah suyun yüzeyi büyük bir gürültüyle patladı ve derinliklerden devasa bir siluet yükseldi. Sunny, karşısındaki iğrenç formu gördüğünde midesinin bulanmasına engel olmakta zorlandı. Yaratık o kadar dehşet verici ve yabancı görünüyordu ki, onu nasıl tarif edeceğini bile bilemiyordu. Sanki birbirine dolanmış bir yığın yılan balığı, karmakarışık deniz yosunlarından örülmüş kirli bir pelerine bürünmüş gibiydi; sayısız uzvu, belirsiz ve ince gövdesinden on kat daha uzundu.
Nasıl... nasıl oldu da bu zamana kadar gizli kalabildi?
Kayıp tapınağın ulu salonu sular altındaydı ancak su o kadar da derin değildi. Derinlik sakini o çarpık bedenini sergilemeye devam ederken karanlık su fokurdamaya başladı ve sayısız boğulmuş varlıklarını belli etti.
Bunlar geçmişte Zincir Kıran'a saldıran canavarlara benziyorlardı ama bir o kadar da farklıydılar.
Gövdelere insansıydı, bir çift bacak yerine güçlü siyah dokunaçları vardı. Ancak midye kabuklarıyla kaplanmış sıska sürgünlerin aksine, gerçek boğulmuş çok daha güçlü ve korkutucu görünüyordu. Silahları çok daha kaliteliydi ve hatta bazıları deniz kabuğu ile kemikten yapılmış, tuhaf ama dayanıklı zırhlar giyiyordu.
Bilinci yerinde olan bu kabus yaratıklarının siyah gözleri kana susamışlık ve nefretle parlıyordu.
Lanet olsun!
Çoğu yozlaşmış iblis sınıfındaydı, en güçlü olan birkaçı ise şeytan mertebesinde görünüyordu.
Ve tabii bir de kâhinin kendisi vardı. Sunny onu hâlâ net bir şekilde seçemiyordu.
Uyanış dünyasının standartlarına göre, üçü gerçekten de muazzam bir savaş gücü oluşturuyordu. Sunny, kendisinin ve Nephis'in bugüne kadar yaşamış en güçlü yükselmiş insanlar olduklarından emindi; Cassie de onlardan pek geri kalmıyordu. Onlara iki yüce şeytan, bir yüce canavar, bir yükselmiş dehşet ve bir yükselmiş canavar eşlik ediyordu.
Üstelik hatıraları, bir ilahi hatıra olan şafak tacı tarafından güçlendirilmişti.
Yine de bu savaş kolay geçmeyecekti. Aksine, son derece tehlikeli olacağa benziyordu.
Sunny'nin göz bebekleri küçüldü ve zaman yavaşlamış gibi geldi. Zihni savaş berraklığına bürünerek tüm gereksiz düşünceleri kovdu. Sadece bir an duraksadı, Nephis'in karar vermesini bekledi.
Her savaş birliğinin bir komutana ihtiyacı vardı ve bu ekip için komuta yükü doğrudan Değişen Yıldız'ın omuzlarındaydı.
"Derinlik sakiniyle ben ilgileneceğim. Sunny, sen de zahmet olmazsa... şu boğulmuş ordusunu katlet. Cassie, sen kâhini oyalamak zorundasın."
Sunny çoktan harekete geçmişti, yalnızlık günahı'nın kılıcı havada şlakk diye bir ses çıkardı. O sırada zihninden kısa bir düşünce geçti...
İşte buydu. En iyi bildiği şey. Antarktika'daki bitmek bilmeyen kanlı çarpışmalardan sonra savaşmaktan, kan dökmekten ve şiddetten midesinin bulandığını sanmıştı. Ancak Üçüncü Kabus'taki o tuhaf, huzurlu aylardan sonra...
İçten içe savaşın o karanlık ihtişamını özlemiş miydi?
Gerçekten kafayı yiyorum, değil mi?
Daha fazla düşünmeye vakit kalmamıştı.
Sular altındaki salona hükmeden sessizlik parçalanarak yok oldu. Sağ tarafında karanlık, aniden patlayan parlak bir ışıkla dağıldı. Sunny gümüş bir kılıcın parıltısını gördü ve devasa derinlik sakini bu darbeyi karşılamak için hamle yapınca tüm tapınak titrer gibi oldu.
Nephis bu kadim canavara saldırmak için bir an bile kaybetmemişti.
Onun bu iğrenç yaratığı meşgul edeceğinden şüphesi yoktu. Ancak kendi görevi de en az onunki kadar önemliydi; Sunny boğulmuş ordusunu ortadan kaldırmalı ve Cassie'nin kâhinle yüzleşebilmesi için yolu temizlemeliydi.
...Acaba iyi olacak mı?
Endişesini bastırarak ileri atıldı.
Sunny bu savaşta seçenek konusunda resmen şımartılmıştı. Alacakaranlık tacı, bu ebedi alacakaranlık diyarında ona neredeyse sonsuz bir öz miktarı sağlarken gücünü sakınmasına hiç gerek yoktu. Güney Seferi boyunca onu kısıtlayan tüm engeller kalkmıştı; geriye kalan tek sınır zihinsel kapasitesiydi.
Yapabileceği çok şey vardı. Gölge tezahürü ile canavarların çoğunu doğrudan öldüremese bile en azından yaralayabilir ve oyalayabilirdi. Yılan kralın tacının yardımıyla suyu kontrol ederek benzer bir sonuç elde edebilirdi. Salon, oniks yılan formuna bürünecek kadar geniş olmasa da gölge kabuğu sayesinde bir gölge dölü formuna girebilirdi. Ayrıca gölge adımı kullanarak savaş alanında terör estirebilirdi.
Sorun, zihninin tüm bu görevleri aynı anda idare edebilecek kadar güçlü olmamasıydı. Düşmanlar da Antarktika'da karşılaştığı her gruptan daha güçlüydü. Yozlaşmış iblisler ve şeytanlar onun için yeni rakipler değildi ancak Sunny daha önce hiç bu kadar çoğuna aynı anda karşı koymamıştı.
Bilinçli canavarları tehlikeli kılan şey zekalarıydı ve boğulmuş olanlar, koordine olamayan güçlü yaratıklar gibi değil, tek bir ordu gibi savaşacak kadar akıllı görünüyorlardı. Daha zayıf düşmanları katletmek için kullandığı stratejilerin çoğu, bunlara karşı o kadar etkili olmayacaktı.
Bu yüzden elindeki sayısız araçtan ikisine odaklanmaya karar verdi.
Birincisi, alacakaranlık tacı ve ona bahşettiği temel su kontrolüydü. Salonun tamamı sular altında olmasa da bu durum hem karada hem de suda aynı rahatlıkla hareket edebilen boğulmuşlara bir avantaj sağlıyordu. Arazi avantajı her savaşta hayati önem taşırdı, bu yüzden Sunny bu durumu düşmanlarının aleyhine çevirecekti.
İkincisi ise yalnızlık günahı kılıcıydı. Şu anda Sunny'nin çağırdığı tüm hatıralar şafak tacı tarafından takviye edilmişti; buna halihazırda korkutucu olan kılıcı da dahildi. Uzun yeşim namlusu hem yozlaşmış canavarları hem de zırhlarını kesip atacak kadar güçlüydü; bu yüzden gölge kabuğu ile gücünü daha da artırmasına gerek yoktu.
Sunny'nin verebileceği en iyi karar, tamamen kılıç ustalığına odaklanmak, bu amaca hizmet etmeyen her şeyi zihninden söküp atmaktı.
Hadi gösterelim onlara...
Devrilmiş bir sütunun üzerine inerek akıcı bir şekilde hareket etti ve saldıran bir canavarın boynuna ölümcül bir şlakk sesiyle kılıcını indirdi.
Ancak...
Sadece bu ilk darbeden bile Sunny, bu savaşın hayal ettiğinden çok daha ölümcül olacağını anlamıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.