Sunny, Cassie’ye bakarken bu gizemli planın köklerinin ne kadar derine uzandığını kabullenmekte zorlanıyordu. Unutulmuş Kıyı’nın hemen ardından, Akademi’nin tıp kompleksinin bodrum katında kıza savurduğu o acımasız sözlerden sonra kör kızın kişiliğinin tamamen değiştiğini fark etmişti.
Örümcek ağını örmeye muhtemelen o zaman başlamıştı. Karşısında oturan, gözlerini karanlık ve meydan okuyan bir gururla kendisine diken genç kadına baktığında sırtından aşağı soğuk bir ürpertinin indiğini hissetti. Hangimiz Weaver’ın mirasçısı olmaya daha layığız acaba?
Ne de olsa Cassie’nin kadere olan yatkınlığı kendisininki kadar, hatta belki de daha fazlaydı. Daraldığını hissederek derin bir nefes aldı. "Evet... Her şey o zaman başladı. Şimdi geriye dönüp bakınca hiç mantıklı gelmiyor, değil mi? Sırf gördüğün bir görüye körü körüne inandığın için canın daha yeni yanmış, felaketle sonuçlanan şeyler yaşamıştık. Yine de kış geldiğinde öleceğimiz gerçeğini hiç sorgulamadın. Oysa o görünün en hafif tabirle muğlak olduğu apaçık ortadaydı."
Cassie ikisinin karla kaplı, dipsiz bir uçuruma düştüğünü görmüştü. Sunny’ye kışın öleceklerini söylemişti ama nihayetinde o görüdeki olaylar kasım ayında, Gökyüzü Akıntısı ile Aziz Cormac arasındaki korkunç savaşta Gece Tapınağı yıkıldığında gerçekleşmişti. "Bunun ölümümüz anlamına gelmediğini zaten biliyordun. Yine de beni aksine ikna ettin. Ama... neden?"
Cassie sessizliğini korudu fakat Sunny’nin gözleri dehşet verici bir kavrayışın huzursuz zihnini aydınlatmasıyla irileşti. "Çünkü... Çünkü ben kışın İkinci Kabus’a meydan okumayı planlıyordum. Ama planı ilerletmek ve sonbaharın sonuna kadar Fildişi Kule’deki Tohum’a ulaşmayı hedeflemek için bana ihtiyacın vardı. Sırf senin görünü dinleyip seferin zamanlamasını değiştirdiğim için ne değişti?"
Gözlerinin derinliklerinde karanlık, tehlikeli bir ışık yandı. Sunny’nin nefesi kesildi.
"Çünkü Aziz Cormac... sonbaharın sonuna kadar Gece Tapınağı’nda değildi. Bu da onun, Mordret’in kafesinden kaçmasını engellemeye gücünün yetmeyeceği anlamına geliyordu!"
Cassie hafifçe kıpırdandı, tek kelime etmeden ona bakmayı sürdürdü. Ama konuşmasına gerek yoktu zaten. Sunny bir kez o ipi çekmeye görsün, kızın gizli eylemlerinin kördüğüm olmuş ağı kendiliğinden çözülmeye başlıyordu. Her şeyi, ya da en azından büyük kısmını anlamak için tek yapması gereken ipin ucunu çekmeye devam etmekti. Gece Tapınağı’nda yan yana çektikleri o korkunç acıları hatırlayınca Sunny ürperdi, damarlarında gezinen gazap harlanıp onu körükledi. "Mordret’i en başından beri biliyordun. Gece Tapınağı’na sığındığınızda, o senin varlığından bile haberdar değilken sen onu öğrenmiş olmalısın. Üstelik ne senin ne de grubunun Hisar’ın iç kısımlarına girmesine izin verilmediği halde. Sonra Tapınak’tan ayrılıp Sığınak’a gittin, ardından da kutsal ağacın bir fidanını geri getirmek için sefere çıktın. Benim sana geleceğimi ve o piçin hapishanesinin eşiğine kaçmasını sağlayacak ayna parçasını taşıyacağımı çok iyi biliyordun."
Sunny ve Cassie, Valor’un o gizemli Hisar’ındaki kafeste ölümün kıyısından dönmüşlerdi. Kızın, büyük klanın o deli prensinin kaçacağını ve sonrasında yaşanacak dehşetin içine sürükleneceklerini bildiğini düşünmek her şeyi daha da ürkütücü kılıyordu. Sunny, Cassie’nin kendisine karşı bu denli acımasız davranabilmesi karşısında donakalmış, bir an sessizce öylece durmuştu. O zamanlar zaten uyanmış bir canavar mertebesindeydi ve İlahi Görünüş’ünün gücü sayesinde Gece Tapınağı’ndaki esarete dayanması çok daha kolay olmuştu. Oysa kızın ne çoklu ruh özü ne de dayanıklılığını artıracak bir Görünüş’ü vardı. Cassie o kafeste çok daha büyük acılar çekmişti.
Şaşkınlık dolu bir sessizlikle kafasını iki yana sallayarak kısık bir sesle sordu:
"Mordret’in kaçmasını istedin... Neden özgür kalmasını istedin ki?"
Bu sorunun akla gelebilecek her türlü cevabı vardı. En belirgin olanı, Cassie’nin ekibin İkinci Kabus’a bir an önce ve Hiçlik Prensi’yle birlikte girmesine ihtiyaç duymasıydı. Hatta onun kaçışı bile Sunny ile büyük klan Valor arasında kurulabilecek olası bağlara balta vurmuş, Nephis uyanan dünyaya döndüğü tam o kritik anda onu klanla karşı karşıya getirmişti. Bu durum da Nephis’i onların şartlarını kabul edip Valor’un evlatlık kızı olmaya zorlamıştı. Cassie’nin ön ayak olduğu o tek bir olayın geleceğe yayılan daha sayısız sonucu vardı. Mordret başlı başına eşsiz bir varlıktı. Onun iki dünyada serbestçe dolaşabilmesi, İkinci Kabus’tan tutun da büyük klanların Antarktika’da yürüttüğü savaşın nihayetine kadar her şeyi çok fazla değiştirmişti. Bu olayların kaçı Cassie’nin planıydı? Kaçı sadece tesadüftü? Ve o, bu tesadüflerin kaçını büyük planına ustaca dahil edip değişen koşullara inanılmaz bir hızla uyum sağlamıştı?
Tıpkı sular altındaki tapınakta yozlaşmış kahine karşı savaşırken sayısız geleceği göz açıp kapayıncaya kadar sezip hesapladığı gibi. Bunu bilmek imkansızdı. Cassie’nin kurgusu, yok etmek istediğini iddia ettiği kader örgüsüne benziyordu. Detaylar değişebilir ya da öngörülemeyen durumlardan etkilenebilirdi ama bu ani kırılmalar, onun var etmek istediği o büyük akıntıdaki ufak dalgalanmalardan ibaretti. Akıntılar değişiyor, ancak gelgitin yönü hep aynı kalıyor ve dokunduğu her şeyi kaçınılmaz bir sona doğru sürüklüyordu. Sunny’nin yapabileceği tek şey, Cassie’nin olaylara açıkça müdahale ettiği anları belirlemek ve buradan yola çıkarak amacını çözmeye çalışmaktı. Yerinde duramayarak oturduğu yerden kalktı ve teknenin pruvasına doğru yürüdü. Zihni bunu sakin karşılayamayacak kadar darmadağındı. İnanılmaz...
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.