Sunny derin bir iç çekip bozuk iletişim cihazını bir kenara fırlattı.
Demek öyle.
İçinde, tarifi zor bir rahatlama ile gergin bir endişenin tuhaf harmanı uyanmıştı.
Rahatlamasının sebebi gün gibi ortadaydı. Kabus'u fethetmelerinin kaç döngü sürdüğünü tam olarak bilmiyordu ama Nehir Ağzı'nda gördüklerinden yola çıkarsa bu süre en azından binlerce yılı bulmuş olmalıydı. Bu yüzden uyanık dünyaya döndüğünde insanlığın binlerce yıl önce yok olduğunu görmekten için için korkmuştu.
Rain ve tanıdığı diğer herkes çoktan göçüp gitmiş olabilirdi.
Ya da Büyük Nehir'in o akılalmaz doğası yüzünden, Kabus'tan çıktıklarında kendilerini Nehir Ağzı'na kıyasla bulundukları zamana, yani Tanrılar Çağı'na fırlatılmış bulabilirlerdi. Bu da başlı başına korkunç bir felaket demekti.
Bu yüzden, uyanık dünyanın bakış açısından Üçüncü Kabus'un neredeyse hiç zaman almamış olması, başlarına gelebilecek en iyi senaryolardan biriydi.
Ancak...
Bu aynı zamanda Sunny ve gruptaki diğerlerinin, şu an üzerinde kim bilir kaç tane Büyük sınıftan dehşetin cirit attığı bir kıtaya gönderildiği anlamına geliyordu.
Artık birer aziz olsalar bile, Kara Kafatası Savaşı sırasında uyanık dünyaya sızan o korkunç yaratıklara karşı bir şansları var mıydı?
Sunny'yi geren asıl mesele buydu.
Acaba Tenbükücü ile tekrar karşılaşacak mıyız?
Kederli bir tebessümün ardından gölgelere karışarak gözden kayboldu.
En azından Rain'in hayatından yıllar çalmamış oldum.
Sunny bu düşünceyle kendini teselli ederek harabelerin arasından süzülmeye devam etti.
Bir süre sonra...
Nihayet yeryüzüne ulaştı.
Fırtınalı ve gri bir gökyüzünün altında, devasa bir kraterin yamacında buldu kendini. Durum fazlasıyla tekinsiz görünse de içinde aniden tuhaf bir huzur uyanmıştı.
İnsanın başının üzerinde tanıdık bir gökyüzünün olması, evinde hissetmesi, çoğu kişinin üzerine düşünmediği büyük bir lütuftu.
Sunny vakit kaybetmeden yamacı tırmandı ve kraterin oluşturduğu yüksek yığının tepesine ulaştığında gölgelerin kucağından sıyrıldı. Orada durup etrafına bakındı; yerle bir edilmiş bir kuşatma başkentinin kalıntılarıyla karşılaşmayı bekliyordu.
Fakat şaşırtıcı bir şekilde...
Kuşatma başkenti pek de harabeye dönmüş gibi durmuyordu.
Elbette şurada burada yıkım izleri vardı, birkaç bina çökmüştü ancak en büyük hasarı Valor'un kalesi almış gibi görünüyordu. Şehrin büyük kısmı hâlâ ayaktaydı ve sokaklarda askerlerin eşliğinde düzenli bir şekilde ilerleyen insan kalabalıkları göze çarpıyordu.
Sunny manzarayı süzdüğü sırada iki detay dikkatini çekti.
İkisi de onu canevinden sarsacak cinstendi.
İlki, şehrin merkezine yakın, geniş bir parkın yayıldığı yerdeki devasa bir kapıydı. Gökyüzünü yırtan bu kapı, kuşatma başkentinin en yüksek binasını bile gölgede bırakıyordu. Dünyanın dokusunda açılmış dikey bir yarık gibiydi ve insana dehşet veriyordu.
Burada da mı? Ama neden...
Daha sonra, bu devasa kapıda tuhaf bir şeyler olduğunu fark etti.
Bu işte kesinlikle bir terslik vardı.
Normalde kapılar gerçeklikte açılmış birer yırtık gibi görünür, derinliklerindeki o iğrenç karanlıktan başka bir şey sunmazlardı. Fakat bu farklıydı. Sunny bu tuhaf kapıya karşı içgüdüsel bir tiksinti hissetmediği gibi, kapının içinde en ufak bir karanlık da yoktu.
Aksine, diğer tarafı görebiliyordu.
Yarığın ötesinde, parlak güneş ışığının altında ışıldayan muhteşem bir göl açıkça seçiliyordu. Ve o gölün ortasından ihtişamlı bir kale yükseliyordu.
Burası Hisar'dı.
Sunny bu büyüleyici manzarayı anlamlandırmaya çalışırken başka bir şey daha fark etti. Düzenli bir mülteci kafilesi yavaş adımlarla kapıdan içeri süzülüyordu.
Ürperdi.
Bu... bu imkansız.
Bir kabus kapısı öylece girilebilecek bir yer değildi. Sadece tek yönlü açılan bir geçitti; rüya aleminden uyanık dünyaya doğru. Bu yüzden kapıdan o tarafa geçmeye çalışan herkes başarısızlığa mahkumdu. Dahası, bir kapıya yaklaşmak ölümün ta kendisiydi. Sunny, Falcon Scott'ta bir kapıya hafifçe temas etmişti ve bu, hatırlamak bile istemediği bir anıydı.
Peki o halde nasıl oluyordu da sayısız mülteci bu tuhaf kabus kapısından geçebiliyordu?
Bu gerçekten bir kabus kapısı mıydı? Yoksa tamamen başka bir şey mi?
Bu soruların cevapları, belki de Sunny'yi şoka uğratan ikinci detayla bağlantılıydı.
Ve o detay, çok daha ürperticiydi.
Uzakta, kuşatma başkentinin büyük duvarı gedikler içinde, paramparça duruyordu. Duvarın uzun bir bölümü çökmüştü ve o yıkıntının ötesinde, siyah etten oluşmuş devasa bir dağ ovada yuvarlanarak önüne gelen her şeyi yutuyordu.
Hasarlı duvarın üzerinde ne bir asker, ne uyanmış bir savaşçı ne de ağır adımlarla ilerleyen zırhlı mekanize birlikler vardı.
Ancak orada tek bir insan duruyordu; bu Büyük dehşetin karşısında umursamaz bir kararlılıkla dikiliyordu.
Bu mesafeden onun tam olarak kim olduğunu seçmek imkansızdı. Sadece bir erkek olduğu anlaşılıyordu. Uzun boylu, geniş omuzluydu; duruşu bir çelik kılıç kadar dik ve keskindi. Arkasında, rüzgarda dalgalanan uzun, kızıl bir pelerin vardı.
Adam yerinden kıpırdamıyordu ama fırtına bulutları onun iradesine boyun eğmişçesine gökyüzünde süzülüyordu. Bulutlar ile sürünen siyah et yığını arasında, sanki gökten yağmur yağıyordu da havada asılı kalmış gibi duran hışırtılı bir pus şeridi uzanıyordu.
O hışırtı...
Sunny kafasını kaldırıp gökyüzünü gri bir tül gibi örten bulutlara baktı.
H-hayır... Olamaz...
Ancak o an tepesindekilerin bulut olmadığını idrak edebildi.
Onlar gökyüzünü bir fırtına cephesi gibi kaplayan, öldürücü bir kararlılıkla ve büyüleyici bir ahenkle hareket eden sayısız uçan kılıçtı.
Uzaktaki o pus ise yağmur değildi; devasa hilkat garibesinin üzerine ölümcül bir çelik yağmuru gibi yağan, o kutsal dışı bedeni dilim dilim doğrayan binlerce kılıcın ta kendisiydi.
Sunny'nin yüzü kireç gibi kesildi, nefes almayı unuttu.
Büyük dehşetin karşısına dikilen o adamın kim olduğunu, o tuhaf kapının ne anlama geldiğini ve kuşatma başkentinin neden henüz yerle bir olmadığını aniden kavradı.
Kılıç Kralı uyanık dünyaya ayak basmıştı.
Ve onunla birlikte, bir hükümdarın alanının o dehşet verici kudreti de yeryüzüne inmişti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.