Düş Kapısı

Sunny, parlak kırmızı bir pelerin kuşanmış uzak figüre gözlerini dikmiş halde, bir an kıpırdamadan öylece kaldı.

Gökyüzünü kaplayan bulutlar aslında bulut değil, sayısız uçan kılıçtı. Kuşatma altındaki başkentin yıkık duvarında duran adam ise sıradan bir ölümlü değil, bir hükümdardı.

Dünyadaki üç yüce insandan biri...

Yiğitlik Örsü, Kılıçların Kralı.

Hükümdar, devasa bir titanla karşı karşıyaydı. Sunny, hem Valor hem de Song ordularını kırıp geçiren o korkunç yaratığı Kara Kafatası Savaşı'ndan hatırlıyordu. Titan akıl almaz bir güce sahip, devasa ve iğrenç bir ucube olsa da Kılıçların Kralı ondan geri kalmıyordu.

İnsandan ziyade bir doğa gücünü, karşı koyulamaz, yürüyen bir felaketi andırıyordu. Anvil’ın durduğu yerde onun iradesi kanun, kılıcının işaret ettiği her yer ise onun krallığıydı.

Ve krallığının sınırları içinde mutlak bir otoriteye sahipti.

Başkaldırmaya cüret eden her kim olursa olsun, ölüm saçan kılıçlardan oluşan bir selin altında yok olup giderdi.

Sunny kesik bir nefes aldı.

Delilik... Bu tam bir delilik.

Nephis’in savaşmak istediği şey bu muydu yani?

Yavaşça kafasını iki yana sallayarak bakışlarını o heybetli kılıç yağmurundan zorla kaçırdı. Eğer o kılıçların her biri yüce bir varlığın gücüyle bezendiyse, Anvil, Sunny’nin hayal ettiğinden çok daha güçlüydü.

Gökyüzünü tamamen kaplayacak kadar çok kılıcı zahmetsizce kontrol ettiği düşünülürse, bu zorba hükümdar tüm başkenti saniyeler içinde yerle bir edebilirdi. Uyanan dünyada onu durdurabilecek güçte kimse yoktu.

Tabii... diğer ikisi hariç. Ki Song ve Asterion.

Onlar da mı buradaydı, Antarktika’da?

Sunny merak ediyordu. Solucanların Kraliçesi de kesinlikle buraya inmiş olmalıydı. Hükümdarların en gizemlisi hakkında ise kim ne bilebilirdi ki? Onun ne yapacağı asla kestirilemezdi.

Sonunda gözleri devasa kapıya takıldı.

Bir kâbus kapısı... Hayır, tam olarak öyle değil.

Bir düş kapısı.

Zihninde taşlar yerine oturdu ve Sunny’nin gözleri hafifçe irileşti.

Tabii ya. Şimdi mantıklı geliyor...

Sunny yıllardır hükümdarlardan çekinirdi ama onlar ve güçleri hakkında pek bir şey bilmezdi. Yüce olmak tam olarak ne anlama geliyordu? Hükümdarların kendi egemenlik alanlarını yaratma, yönetme ve genişletme konusunda benzersiz bir yeteneğe sahip olduklarını öğrenmişti fakat bu bilgi bile en fazla yüzeysel ve belirsiz bir tahminden ibaretti.

Ancak Sunny’nin şu an düşündüğü şey bu değildi.

Daha ziyade, Kâbus Büyüsü’nü taşıyanların çok daha ince bir özelliğine kafa yoruyordu.

Uyanmış olanlar uyuduklarında düş alemine giderlerdi. Üstatlar oraya istedikleri an, arkalarında bir bağ bırakarak fiziken girebilirlerdi. Azizler ise adeta ayaklı birer geçitti; iki dünya arasında diledikleri gibi gidip gelebilir, hatta yanlarında insan bile taşıyabilirlerdi.

Peki ya hükümdarlar? Yüce rütbeye yükseldiklerinde güçlerinin bu yönü nasıl bir evrim geçirmişti?

Tüm azizlerin sahip olduğu gücün bir üst aşaması olduğunu varsaymak mantıklı değil miydi? Sadece kendi içlerinde bir geçit barındırmakla kalmayıp, iki dünya arasında dışarıdan da görülebilen, kararlı bir köprü kuramazlar mıydı?

Kâbus kapısının tam tersi. Kâbus kapıları ucubelerin düş aleminden çıkıp uyanan dünyaya girmesine izin veriyordu. O halde bir düş kapısı da yaşayanların bu taraftan düş alemine geçmesini sağlardı.

...Sivilleri tahliye ediyor.

Kılıçların Kralı’nın yaptığı tam olarak buydu. Tahliye Ordusu, mültecileri o korkunç okyanusun ötesindeki diğer çeyreklere taşımak için neredeyse bir yıl harcamıştı. Süreç çok yavaştı; ne de olsa denizde giden o alaşımlı devasa gemiler sınırlı sayıda insan alabiliyordu ve gidiş-dönüş seferleri bir aydan fazla sürüyordu.

Deniz konvoylarının yolda karşılaştığı tehlikelerden bahsetmeye gerek bile yoktu.

Hükümet tahliye edebildiği kadar çok mülteciyi kurtarmıştı ve Kara Kafatası Savaşı sırasında açılan dördüncü derece üç kapı olmasaydı, operasyon muhtemelen başarıyla sonuçlanacaktı. Doğu Antarktika’da kol gezen o büyük kâbus yaratıkları varken kimsenin hayatta kalma şansı yoktu; sivil halk, Tahliye Ordusu, soylu uyanmışların küçük birlikleri... Hepsi ölmeye mahkumdu.

Doğu Antarktika’nın sonu da merkez bölge gibi olacak, henüz tahliye edilmemiş herkes ucube selinde can verecekti.

İşte bu yüzden iki hükümdar bizzat sahaya inmiş, o muazzam dehşetleri geri püskürterek kurtuluşa giden yepyeni ve çok daha etkili bir yol açmıştı. Düş kapılarını.

Belki de kendi çocuklarının — Morgan, Seishan, Canavar Terbiyecisi ve Sessiz Avcı’nın — ölmesine göz yumamazlardı.

Belki de Mordret haklıydı ve hükümdarlar insanlığı öylece kaderine terk edemezdi. Ne de olsa düş aleminde kurdukları yeni dünyanın birileriyle doldurulması gerekiyordu ve gidecek hiçbir yeri olmayan yüz milyonlarca mülteci, egemenlik alanlarını güçlendirmek ve daha fazla uyanmış yetiştirmek için biçilmiş kaftandı.

Her halükarda, işte tam karşılarındaydı.

Antarktika’nın kurtuluşu.

Sunny o devasa düş kapısına bakarken hem inanılmaz bir rahatlama hem de tarif edilemez bir burukluk hissetti. Rahatlamıştı, çünkü en kötü korkuları gerçekleşmemiş ve görevi... Tahliye Ordusu’nun görevi... başarısızlığa mahkum olmamıştı. Kendisinin ve askerlerinin yaptığı tüm fedakarlıklar boşa gitmemişti.

Aynı zamanda içi buruktu, çünkü bu beklenmedik kurtuluş en çok nefret ettiği kişilerden, yani bencil vurdumduymazlıklarıyla bu korkunç duruma en başta yol açan büyük klanlardan gelmişti.

Daha önce harekete geçselerdi... Kâbus Zinciri’nin sayısız can almasını engellemek yerine gizlice birbirleriyle savaşarak bu kadar zaman kaybetmeselerdi her şey çok farklı olabilirdi.

Şimdiden o güçlü propaganda çarklarının dönmeye başladığını, gerçeği zafer çığlıklarının ardına gömdüğünü görebiliyordu. Güney Çeyreği’nin en karanlık anında bencilce olmayan bir şekilde yardıma koşan soylu klanların kahramanlarına bakın hele! Tıpkı insanlığın bu sadık koruyucularının her zaman yaptığı gibi.

Düşününce, hükümdarlar sonunda varlıklarını açık etmeyi seçmişlerdi. Bu da şüphesiz minnet dolu bir hikayeye dönüştürülecekti. Muhtemelen iki büyük klanın şampiyonlarının, Antarktika halkına destek olmak için dördüncü kâbusu fethetmeye koştuklarına dair bir şeyler uyduracaklardı. Bu, gerçek bir destek sunmakta neden bu kadar geç kaldıklarını da açıklardı.

Aslında geç kalmamışlar, bir kâbusun içinde hayatlarını riske atmışlardı güya.

Sunny’nin yüzünde karanlık bir ifade belirdi.

Ah. Nefret ediyorum bundan.

Ama aynı zamanda nefret de edemiyordu. İnsanlar kurtulduğu sürece, hükümdarların iki yüzlülüğünün gerçekten bir önemi var mıydı?

Elbette kafasında hala pek çok soru vardı. Tüm bu mülteciler düş kapısından geçer geçmez kâbus büyüsünün etkisine girecekler miydi? Hükümdarların uyanan dünyaya girmesini zorlaştıran sınırlamalar nelerdi ve Antarktika’da görünmek için bu engelleri nasıl aşmışlardı?

Yüce varlıkların ortaya çıkışı ve milyonlarca sıradan insanın düş alemine geçişiyle dünya nasıl değişecekti?

Ve daha nicesi.

Neyse... Tüm bu soruların cevaplarını bulmak için önünde bolca vakti vardı zaten.

Şimdilik durum kritik görünmüyordu. Anvil cepheyi tuttuğu sürece başkentin yıkılma tehlikesi yoktu. Askerlerin ve sivillerin düzenli hareketine bakılırsa durum kontrol altındaydı, en azından acil bir tehlike yoktu. Bu yüzden Sunny’nin önceliği kendi ekibini bulmaktı.

Kendisi uyanan dünyada bağının bulunduğu yere gönderildiğine göre, diğerleri de aynı şekilde gönderilmiş olmalıydı. Bu da demek oluyordu ki Mordret ve Jet, Song klanının kontrolündeki başkente; Effie ve Kai ise Tahliye Ordusu’nun karargahına gönderilmişti.

Nephis ve Cassie’nin ise tam burada olması gerekiyordu. Muhtemelen az önce içinden emekleyerek çıktığı yıkıntıların yakınlarında bir yerdeydiler.

Derin bir nefes alan Sunny, etrafına bakınıp krateri inceledi.

Tam o anda büyük bir patlama kraterin merkezini havaya uçurdu ve Sunny kendini yerde buldu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.