Kâbus onu o dehşet mezarlığından uzaklaştırırken, Sunny soğukkanlılığını biraz olsun toplamayı başardı. O sırada kutsal asanın ışığını takip ederek adanın daha da içlerine ilerliyorlardı. Effie o ışığın sonunda olmalıydı.
Zaman geçtikçe aklı ister istemez İçi Boş Kelebek'e kayıyordu.
O Büyük Canavar, yumurtalarını bırakmak için bu gizli adaya çok uzun zaman önce konmuş olmalıydı; gerçi zaman döngüsü yüzünden bu sadece birkaç saat öncesi de sayılabilirdi. Sonra döngüye hapsolmuş ve bir şekilde ruhu yok olup gitmişti.
Sunny daha önce bir Kâbus Yaratığı’nın İçi Boş bir hâle geldiğini hiç duymamıştı ama bu imkansız değildi. Asıl soru şuydu... Bu nasıl olmuştu?
En bariz cevap, o devasa yaratığın ruhları yok edebilen biri tarafından saldırıya uğramış olmasıydı. Bir ruh parçalandığında, beden de genellikle onunla birlikte can verirdi... Ancak nadir durumlarda hayatta kaldığı olurdu. İçi Boş insanlar bu şekilde ortaya çıkıyordu; muhtemelen aynı şey bu Büyük Canavar’ın da başına gelmişti.
Bu cehennemden hallice adada ruhları parçalayabilecek bir yaratık kesinlikle var olabilirdi... Üstelik bir Büyük Canavar’ı katledecek kadar güçlü biri. Aslında Sunny’nin bunu kimin yapmış olabileceğini düşünmesi pek uzun sürmedi.
Ölümsüz Katliam bu iş için biçilmiş kaftan değil miydi?
Bir Büyük Canavar’ı öldürmek grubun geri kalanı için neredeyse umutsuz bir çaba olsa da, o sis hortlağı için durum, Unutulmuş Kıyı’daki Uyanmış adaylarının Kabuklu Yüzbaşılarla karşılaşmasından farklı sayılmazdı.
Ölümcül derecede tehlikeliydi ama asla imkansız değildi.
Rüzgâr Çiçeği’nde başka ruh kırıcılar da bulunabilirdi.
Yine de...
Sunny bir şekilde olayın böyle gelişmediğini hissediyordu.
Ölümsüz Katliam’ın Karanlık Kelebek’i katledemeyeceğini düşündüğünden değil, bunu arkasında savaşa dair en ufak bir iz bırakmadan yapabileceğine inanmadığından böyle hissediyordu.
Karanlık Kelebek bir Büyük Canavar’dı ve haliyle iki Yozlaşma Çekirdeği vardı. Bu da demekti ki, Musibetli hortlağın onu yok etmek için ruhuna en az iki darbe indirmesi gerekmişti. O kanatlı dehşet, canı alınırken öylece kurbanlık koyun gibi bekler miydi?
İhtimal dahi yoktu. Eğer saldırıya uğrasaydı, o devasa kanatlarının tek bir çırpışıyla tüm bölgeyi altüst ederdi.
Ancak devasa kelebeğin çevresinde hiçbir yıkım izi yoktu. Onu çevreleyen kemikler zarar görmemiş, yer yerinden oynamamıştı. Tüm yumurtaları sapasağlam duruyordu.
Sanki...
Büyük Canavar, farkına bile varmadan, huzur içinde var olmaktan vazgeçmiş gibiydi.
Aynı şey o iğrenç larvalar için de geçerliydi.
Nasıl olabilir?
Sunny sırtından aşağı soğuk bir ürpertinin indiğini hissetti.
Bu sonuca varmak için somut bir sebebi yoktu... Ama içinde bir fikir canlanmıştı.
Acaba nedeni zaman döngüsü müydü?
Sislerin arasında ilerlerken Uyanmış, Yol Gösteren Işık’ı daha sıkı kavradı.
Yalnızlık Günahı ona daha önce bir budala haline gelmeden önce kaç ölüme dayanabileceğini sormuştu. Cevap... Epey fazlaydı. Fakat bir sınırı olduğu su götürmez bir gerçekti.
Rüzgâr Çiçeği’nde birkaç yıl geçirdikten sonra zihinsel durumu kaçınılmaz olarak çökecekti. Döngünün başlangıç noktasına her döndüğünde eti mucizevi bir şekilde eski haline gelse de, zihnindeki yaralar baki kalıyordu.
Peki ya ruhundaki yaralar?
Sunny ruhlar hakkında pek bir şey bilmese de hasar alabildiklerini biliyordu. Ruhlar da tıpkı et ve kemik gibi iyileşebilir, kendini yavaşça onarma yeteneğine sahipti.
Ve yine tıpkı et gibi... Bir ruhun dayanabileceği eziyetin de bir sınırı vardı.
Peki ya bu döngüde defalarca ölüp dirildikten sonra ruhuna ne olacaktı? Üzeri yaralarla ve derin gediklerle mi dolacaktı?
En sonunda iflas mı edecekti?
Belki bir yıl sürerdi, belki birkaç yıl, belki de yüzlerce yıl. Ya da sadece birkaç ay.
Ruhu ne zaman sınırına ulaşırdı?
Sunny benzersizdi çünkü döngünün farkına varmış ve geçmişe döndüğünde anılarını koruyabilmişti. Bildiği kadarıyla ondan başka kimse önceki devrimlerin zihinsel yaralarını taşımıyordu. Onların zihinleri her seferinde tertemiz siliniyordu.
Ama belki de ruhları silinmiyordu, en azından tamamen değil.
Eğer Karanlık Kelebek sayısız yıl önce Rüzgâr Çiçeği’ne indiyse... Belki bir Büyük Canavar’ın ruhu bile zaman girdabının o korkunç lanetine dayanamamıştı.
Dikkatli... Dikkatli olmalıyım.
Eğer kendisininkinden katbekat daha geniş ve kudretli bir ruha sahip olan bir Büyük Canavar, zaman döngüsü yüzünden İçi Boş bir kabuğa dönüştüyse, Sunny’nin sonu da farklı olmayacaktı.
Tekrar eden zamanın doğasına hiçbir zaman bilinçli olarak güvenmemişti ama içten içe, hatalarının silineceği ve her seferinde yeni bir şans elde edeceği düşüncesi Sunny’yi teselli ediyordu.
Ve bir şans daha, bir tane daha, bir tane daha...
Ancak tüm bu zaman boyunca, muhtemelen bir kum saati onun için akıyordu.
Zaman acımasızdı ve kendini tekrar ettiğinde bile canlıların sonsuz olması beklenemezdi.
Her devrimin hakkını vermeliyim.
Kendini çelik gibi sertleştiren Sunny, çevredeki sise bakarak sakinleşmeye zorladı kendini.
Şimdi yapması gereken tek şey adanın derinliklerine giden bu yolculukta hayatta kalmak, Effie’yi bulmak ve Zincir Kıran’a geri dönmekti. Düşünmesi gereken tek şey buydu.
Sisin içinde saklanan sayısız dehşet verici yaratık olduğu şüphe götürmezdi. Fakat kendisi de dünyanın en ele avuca sığmaz uyanmışlarından biriydi... Antarktika Merkezinde herkes can verdiğinde bile Sunny oradan sağ çıkmayı başarmıştı.
Siste dolaşan o korkunç devi, Ölümsüz Katliam’ı ve Rüzgâr Çiçeği’nde kapana kısılmış diğer ucubeleri katledecek gücü olmayabilirdi... Ama en azından onlardan kaçma şansı vardı.
Pek cesurca bir düşünce değil ama cesaret kimin umurunda? İnsanı hayatta tutan şey korkaklıktır.
Usta Roan’a bu konuda ders verdiğini hayal meyal hatırlıyordu. O geçmiş artık çok uzak görünüyordu...
Sunny, Beyaz Tüy Klanı’nın ne halde olduğunu merak etti. Şimdiye kadar Antarktika tamamen yerle bir olmuş olmalıydı. Aziz Tyris ve halkı zamanında tahliye olabilmiş miydi, yoksa onlar da mı yok olup gitmişti?
Başını sallayarak tüm gereksiz düşünceleri kafasından attı ve çevresine odaklandı.
Kâbus onu artık adanın iyice içlerine taşımıştı. Yeniden çam ormanına girmişlerdi ama... Ona mı öyle geliyordu yoksa burada sis daha mı az yoğundu?
Biraz şaşıran Sunny, sisin içinde eskisinden çok daha uzağı görebildiğini fark etti. Ayrıca zemin eğimliydi, sanki bir tepeye tırmanıyorlardı.
Yukarı çıktıkça ve Rüzgâr Çiçeği’nin merkezine yaklaştıkça, sisin o boğucu etkisi azalıyordu.
Ve sonunda tepenin doruğuna ulaştıklarında...
Sunny, Kâbus’u durdurdu ve üzerine çöken soğuk gölgeyi hissederek başını kaldırdı.
Biraz ileride, gökyüzüne doğru yükselen uzun bir kule duruyordu.
Biri hariç tüm pencereleri karanlığa gömülmüştü.
Kulenin en tepesinde tek bir pencere; parlak, sıcak ve davetkar bir ışıkla parlıyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.