Dışarıdan Gelenler ve Nehir Doğanlar... Aralarındaki farkın ortaya çıkışı Sunny’nin aklını başından almaya yetmişti. Ariel’in Mezarı içinde her türlü tuhaf durumla karşılaşmaya zaten hazırlıklıydı ama Ananke’nin anlattıkları onu tam anlamıyla ters köşe yapmıştı.
Çünkü Sunny, Büyük Nehir’in barındırdığı o tuhaf tehlikeleri sadece kendi üzerinden değerlendirmiş, koca bir medeniyet üzerindeki etkisini hiç düşünmemişti. Nehir Halkı’nın yaşam biçimi, şimdiye dek bildiği her şeyden temelden farklıydı... Çünkü dünyanın en temel gerçeği, yani zaman, onlar için farklı işliyordu.
Ariel’in Mezarı’nın ilk yerleşimcilerinin hepsi Dışarıdan Gelenlerdi; peki ya çocuklarının kendilerinden bu denli farklı doğduğunu gördüklerinde yaşadıkları şok ne kadar büyüktü? Bu ayrılık ne kadar acı, ne kadar keder getirmişti? Tamamen yeni bir toplum düzeni kurmak için ne kadar çaba sarf etmişlerdi?
Zamanla Nehir Doğanların sayısı artarken, Dışarıdan Gelenlerin sayısı giderek azalmıştı. Ancak Ananke’nin tarif ettiği medeniyet, Büyük Nehir’de seyahat edebilen ve üzerindeki çeşitli şehirler arasında bir nevi bağ dokusu görevi gören Dışarıdan Gelenler olmadan ayakta kalamazdı.
Çocuklarının sonsuza dek genç kaldığını görmek onlar için nasıldı acaba? Peki ya hiç yaşlanmayan Nehir Doğanlar için, ebeveynlerinin gözleri önünde yaşlanıp gitmesini izlemek? Kendileri yerlerinde çakılı kalırken, onların göçüp gidişine tanık olmak?
...Sahi, Nehir Doğan çocuklar nasıl yetişkin oluyordu ki?
Dokumacı’nın takipçilerinin nehrin çok yukarısına kadar kovalanışına dair hikaye, aniden çok daha karanlık bir anlam kazanmıştı.
Sunny ürperdi.
Büyük Nehir medeniyeti düşündüğünden çok daha tuhaf çıkmıştı. Öyle ki, bunu hayal etmekte bile zorlanıyordu.
Yaşlı Ananke’nin aslında hiç de yaşlı olmadığı gerçeğine değinmiyordu bile... Tabii kendi yaşının on katı olmasını saymazsa.
"Ah, daha fazla düşünemeyeceğim..."
Sindirmek için çok fazlaydı... Hele ki sabahın bu kör saatinde.
Sunny Sonsuz Bahar’ı çağırıp yüzünü yıkadı, ardından Ananke’nin tahta kutusunu açtı. İçinde pek yemek kalmamıştı, bu da onun içini çekmesine neden oldu.
Bir çaydanlık ve yosun yapraklarına sarılmış, sulu, buğulama etlerle dolu bir tabak çıkarıp oturdu. Bir an yedi güneşi süzdü.
"Düşmüş Zarafet’in Alacakaranlığı asıl kahinlerden biri. Eğer Ariel’in Mezarı’na girildikten çok sonra doğan Ananke iki yüz yaşındaysa, Alacakaranlık kaç yaşındadır?"
Peki ya Lekelenme? Kahinler, Düşmüş Zarafet dışındaki tüm şehirlerini kaybetmeden önce yayılan Yozlaşma’ya karşı kaç yüzyıl boyunca savaşmışlardı?
Bir başka deyişle... Düşman ne zamandır güçleniyordu ve potansiyel müttefikleri ne zamandır zayıf düşüyordu?
Elini sallayarak çayı iki fincana doldurdu ve bir yosun sarması aldı.
"Aradan ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, benim de güçlenmem lazım; hem de çabuk."
Birkaç gün daha geçti. Nephis bu günleri İsimler aracılığıyla tekneyi kontrol etmeyi öğrenmeye adayarak geçirdi. Sunny ise çoğunlukla pruvada oturup sessizce suyu izledi.
Bazen dikkatinin dağılmasına izin veriyor, ya Ariel’in Mezarı’nı düşünüyor ya da Haliç Anahtarı’nı inceliyordu. Ancak vaktinin neredeyse tamamını Gölge Dansı’nın dördüncü adımında ustalaşmaya adamıştı.
Bir aydınlanmanın eşiğinde olduğunu hisseden Sunny, uykuyu bile terk etti. Yedi güneş doğup battı ama o, gözleri derin gölgelerle perdelenmiş bir halde kıpırdamadan durdu.
Ve sonra, nihayet, alacakaranlığın loşluğunda...
Sunny aniden dikleşti ve gözlerini ardına kadar açtı.
"İşte bu..."
Zihninde sayısız anı, içgörü ve deneyim, kulakları sağır eden bir gök gürültüsüyle birbirine kenetlendi. Gölge Kabuğu’nun karanlık zırhı tarafından kucaklanma hissi, gölgelerin içinde çözülüp sonra somut bir formda tezahür etmenin o tuhaf hali... Kızıl Kolezyum’da, gölge dölünün o yabancı bedeninde dövüşmeyi yavaş yavaş öğrendiği anılar... Kabusların o kahredici labirenti, Turkuaz Yılan’la yapılan o amansız savaş...
Hepsi bir araya gelmişti.
Düşmanın özüne bakabilmek, onları hem düşüncede hem de eylemde taklit edebilmek. Vücudunu son derece uyumlu ve esnek olacak şekilde eğitmek. Zihninin katı sınırlarını kırıp onu bir gölge gibi biçimsiz ve kalıpsız hale getirmek. Bunların hepsi gerekli adımlardı; onlar olmasaydı bu evrim gerçekleşemezdi.
Her şey bu an içindi.
Her şey... gerçekten bir gölgeye dönüşmek içindi.
"Şimdi anlıyorum."
Sunny alacakaranlığa bakarken, etrafındaki çöken karanlık kımıldadı ve dalgalandı.
Aynı anda, tanıdık bir ses kulağına fısıldadı:
[Aspekt Yadigarı ustalığın arttı.]
[Bir Yadigar talep etme hakkı kazandın.]
[...Gölgen evrimleşti.]
Sunny hafifçe içini çekti.
Nihayet... Bunca zaman sonra, sonunda bir adım daha atmıştı.
Rünleri hemen çağırmak yerine gözlerini kapattı ve gerçekleştirdiği atılımı tarttı.
Dördüncü adım... Gerçekten de önceki Gölge Dansı anlayışından büyük bir kopuştu. Artık mesele sadece düşmanı anlayıp dövüş tarzını kapmak veya hamlelerini önceden sezinlemek değildi. Hatta hislerini ve niyetlerini bilmek için özlerine bakmak bile değildi.
Mesele, hem zihnen hem de bedenen düşmanın kendisi olmaktı.
Tıpkı Alacakaranlık Denizi’nin Daeron’u ile yaptığı gibi.
Bunun sonucunda... Sunny’nin Gölge Dansı pratiğiyle geliştirdiği önceki tüm beceriler daha da güçlenmişti. Düşmanlarını gölgeleme yeteneği yeni bir seviyeye yükselmişti; bu da ona çok daha hızlı ve geniş kapsamlı bir uygulama imkanı tanıyacaktı.
Daha da önemlisi, çeşitli yaratıkların vücut yapısını ve işleyişini öğrenme yeteneği muazzam ölçüde artmıştı. Şimdiye kadar Sunny, kendi formu dışında sadece iki formda ustalaşabilmişti: Gölge dölü ve nehir yılanı. İlki İkinci Kabus’taki sayısız deneyiminin sonucuydu, ikincisi ise tam bir aylık aralıksız ve titiz gözlemin meyvesiydi.
Artık yeni bir formu öğrenmek için bir aya ihtiyacı olmayacaktı. Elbette bunu anında yapamazdı ama gereken süre ciddi miktarda azalmıştı. Sunny, eğer karanlık adadan önce dördüncü adımda ustalaşmış olsaydı, bir hafta içinde nehir yılanına dönüşebileceğini hissediyordu.
Tabii Turkuaz Yılan ondan çok daha ulu ve farklı bir varlıktı. Yine de o çılgın canavar bir zamanlar insandı, yani tamamen yabancı sayılmazdı. Bazı formları öğrenmek daha az, bazıları ise daha çok vakit alacaktı.
...Ve ne kadar çok form öğrenirse, bir sonrakini oluşturmak o kadar kolaylaşacaktı.
"Ama aynı zamanda tehlikeli."
Gölge Dansı’nın üçüncü adımı tehlikeliydi ama dördüncü adım çok daha riskliydi. Eğer formunu çok sık ve çok radikal bir şekilde değiştirmemeye dikkat etmezse, kendi benliğiyle olan bağını pekala kaybedebilirdi.
"Dikkatli olacağım."
İçini çekip gözlerini açtı ve sonunda rünleri çağırdı.
Sunny, Ruh Yılanı’nın nasıl evrimleştiğini kontrol etmeyi çok istiyordu ama yanında olmayan Gölgesinin rünleri cansız ve sönüktü. Yılan uzaktayken onun hakkında daha fazla bilgi edinemezdi.
Bu yüzden Aspekt Yadigarına yöneldi ve nefesini tutarak okudu:
Aspekt Yadigarı: [Gölge Dansı].
Gölge Dansı Ustalık Seviyesi: [4/7].
Birinci Yadigar: Alındı.
İkinci Yadigar: Alındı.
Üçüncü Yadigar: Alındı.
Dördüncü Yadigar: [Talep Et].
Beşinci Yadigar: Kazanılmadı...
Sunny bir an duraksadı ve ardından sessizce fısıldadı:
"Talep et."
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey olmadı.
Sonra dünya sanki biraz daha karardı ve Büyü konuştu:
[Bir Aspekt Yadigarı talep ettin.]
Sözleri akan suyun üzerinde yankılandı. Kısa bir sessizlikten sonra, Büyü fısıldadı:
[...Gölge Diyarı’ndan bir parça aldın.]
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.