Sunny yaşlı kadının zırhını inceledi, bir an tereddüt ettikten sonra kuşkuyla Zincir Kıran'a baktı. Düşmüş Lütuf'un Alacakaranlığı ile tanışmak için sabırsızlansa da sakin kalması ve adımlarını teker teker atması gerektiğini kendine hatırlattı.
"...Gemimizi henüz limana bağlamadık."
Yaşlı savaşçı tekrar eğilerek selam verdi.
"Her şeyle icap ettiği gibi ilgilenilecek."
'Ne kadar da uygun...'
Bu kadim askerler pek de tehdit oluşturuyor gibi görünmüyordu. Yaşlı kadın bir uyanmış olsa da geri kalanlar sıradan insanlardı. Sunny, içine çekilebileceği herhangi bir pusu veya tuzaktan kurtulabileceğinden emindi... Zaten ortada bir tuzak varmış gibi de durmuyordu.
Yine de Düşmüş Lütuf'tan kaçabilmelerinin tek yolunu geride bırakma fikri hoşuna gitmemişti.
...Öte yandan, eğer Alacakaranlık gerçekten gelişlerini öngördüyse, onun bu tereddüdünü de öngörmüş olmaz mıydı? Sunny'nin bir tuzaktan çekineceğini biliyorsa, onu bile kandıracak kadar sinsi bir tezgah kuramaz mıydı?
Birden içine büyük bir endişe doğdu.
'Lanet olsun...'
Sunny, kehanet güçlerine sahip insanların yanında saf tuttuğu için şimdiye dek hep şanslıydı. Ancak şimdi yabancı bir kahinle tanışmak üzereyken, böyle birinin ne kadar korkunç bir düşman olabileceğini tüm çıplaklığıyla kavrıyordu.
Düşmüş Lütuf'un Alacakaranlığı ile bir bakıma zaten tanışmış olduğu gerçeği de huzursuzluğunu zerre azaltmıyordu. LO49 Dehşeti, ruhunda derin yaralar bırakmıştı.
'Aman, neyse. Başka ne yapabiliriz ki? Buraya, rıhtıma ayağımıza gelmesini mi isteyeceğiz?'
Nephis ile bakıştıktan sonra omuz silkti ve asker grubunu takip ederek şehrin derinliklerine doğru ilerledi. Onları karşılayan yaşlı adam da peşlerine takıldı; bu durum askerlerin başındaki yaşlı kadının dudaklarından öfkeli bir iç çekişin dökülmesine neden oldu.
"Cronos... Neden kuyruk gibi peşimizden geliyorsun be çocuk?"
Yaşlı adam sadece gülümsedi.
"Aşk olsun, saygıdeğer konuklarımızı ilk ben selamladım. Yanlarında tanıdık bir eşlikçi varken kendilerini daha iyi hissedeceklerine eminim!"
Askerlerin lideri başını sallayıp başka bir şey demedi. Cronos denen yaşlı adam halinden memnun görünüyordu ve onlara yetişmek için adımlarını hızlandırdı.
'Çocuk mu? Bu kadın ne kadar kadim ki onun gibi bir fosile "çocuk" diye hitap ediyor?'
Sunny'ye Düşmüş Lütuf boyunca eşlik edilirken, etrafına kasvetli bir ifadeyle bakmaktan kendini alamadı.
Gittikleri her yerde sadece yaşlılarla karşılaşıyorlardı. Yaşlısından pirifanisinden tutun da her bir sakinin beyaz saçları, kırışık yüzleri ve ömürlerinin son alacakaranlığını yaşayan insanların o narin bedenleri vardı. İşlerini güçlerini dikkatli adımlarla hallediyor, Sunny ve Nephis'e hayret dolu bakışlar atıyorlardı.
Sunny başta bunun şehre gelen konuklar olmalarından kaynaklandığını sandı ama sonra asıl sebebin sadece... genç olmaları olduğunu anladı.
Sunny ve Nephis dışında görünürde tek bir genç bile yoktu.
'Hepsi Nehir doğumlu.'
Sunny bu basit gerçeğin ne anlama geldiğini düşünerek kaşlarını çattı.
Nehir doğumlular zamanın akışıyla yaşlanmazlardı; aksine doğdukları yerin akıntısının tersine, yani yukarı doğru hareket ederek yaşlanırlardı. Bu sürecin kademeli olması, yeni ailelerin kurulabilmesi için şehrin geleceğe göç etmesiyle nesiller boyu sürmesi gerekiyordu. Bu yüzden sokaklarda, normal bir şehirde olduğu gibi farklı yaşlardan insanlardan oluşan bir karmaşa olmalıydı.
Peki buradaki herkesin... hayır, yaşlı görünmesinin sebebi neydi?
Bu, Düşmüş Lütuf'un bir noktada yeni bir nesli müjdelemek yerine başka bir sebeple akıntı yönünde çok uzaklara göç ettiği anlamına geliyordu. Bu da yaşlı nüfusun ölmesine ve geri kalan herkesin bir anda çökmüş, yaşlı bedenlere hapsolmasına yol açmıştı.
Sunny, Cronos'a bir kez daha bakarken yüzü daha da asıldı.
...Askerlerin lideri ona muhtemelen inanılmaz derecede kadim olduğu için değil, yaşlı adam aslında bir çocuk, ya da en azından Sunny ve Nephis'ten daha büyük olmayan bir genç olduğu için "çocuk" demişti.
Bir an tereddüt etti, sonra temkinli bir tavırla sordu:
"...Cronos'tu değil mi? Sahi, kaç yaşındasın sen?"
Yaşlı adam gülümsedi, yüzü derin kırışıklıklardan oluşan bir labirente dönüştü.
"Ah, on yedi yaşındayım efendim! Şey... tam olarak birkaç gün sonra on yedi olacağım. Ama kim sayıyor ki?"
Sunny, bu cevabın neşeli tonundan rahatsız olarak derin bir nefes aldı.
Görünen o ki Nephis de Düşmüş Lütuf'taki herkesin neden bu kadar yaşlı göründüğünü çözmüştü. Cronos'un onayını duyunca kaşlarını çattı.
"Öyleyse neden Gençlik Evi'nde değilsin?"
Kelimeler ağzından dökülür dökülmez askerlere liderlik eden yaşlı kadının çehresi karardı. Cronos duraksarken, onun yerine kadın cevap verdi:
"...Çünkü oraları kaybettik. O karanlık günlerde şehrin tüm aşağı akıntı yarısını kaybettik. Eğer Hanımefendi olmasaydı, diğer yarısını da kaybedecektik."
Alacakaranlık'ın adı geçtiğinde Cronos'un ve yaşlı askerlerin yüzünde derin bir hürmet ve sevgi ifadesi belirdi. Ancak bu bağlılığın ardında saklanan başka bir şey daha vardı. Bir parça... keder mi? Korku mu? Suçluluk mu?
Tam o anda şehrin merkezi olması gereken noktaya ulaştılar.
Ancak burası merkezin aksine, şehrin en uç sınırındaydı.
Sayısız ada-geminin olması gereken yerde uçsuz bucaksız sudan başka bir şey yoktu. Onlara giden halat köprüler kesilmiş, kalıntıları yanma izleriyle kararmış bir halde suyun üzerinde başıboş yüzüyordu. Sınıra en yakın binalar yara ve yanık izleri taşıyordu; kimisi yana yatmış, kimisi ise sökülmüş enkaz yığınları halinde duruyordu.
Sanki koca şehir ikiye bölünmüştü; bir yarısı hala kızıl dalgaların üzerinde süzülürken, diğeri geçmişin dinmek bilmeyen çekimine kapılıp çoktan yok olup gitmişti.
'Demek mesele buydu...'
Düşmüş Lütuf gerçekten de bir saldırıdan kaçmak için akıntı yönünde göç etmişti. Bu süreçte hem ada-gemiler hem de insanlar bazında büyük bir kayıp verilmişti.
Sunny sert bir ifadeyle bakışlarını kaçırdı.
"Buna Yozlaşmışlar mı sebep oldu?"
Yaşlı kadın dudaklarını kemirdi, sonra gözlerinde saklı tuhaf bir karanlıkla başını salladı.
"Evet... bir Yozlaşmış. Öyle bir şey işte."
Ondan sonra bir daha konuşmadı.
Kısa süre sonra şehrin geri kalanından biraz uzakta süzülen bir ada-gemiye ulaştılar. Üzerinde beyaz taştan yapılmış, yüksek sütunları olan güzel bir saray yükseliyordu. Sarayın göğe uzanan kulesinin tepesinde saf alevden bir ateş yanıyordu.
Uzaktan gördükleri o beyaz pırıltının kaynağı buydu.
Kızıl suları aşan Sunny ve Nephis, sarayın kapılarına çıkan geniş merdivenleri tırmandılar. Onları burada, tıpkı kendilerine eşlik edenler gibi beyaz zırhlı, kırmızı kuşaklı, çökmüş ve yaşlı asker safları karşıladı.
Küçük kafile yanlarından geçerken hepsi derin bir saygıyla eğildi.
Nihayet tapınağın kapıları önlerinde açıldı.
Sunny eski bir korkunun kalbini sıkıştırdığını hissetti.
Sonunda Alacakaranlık ile tekrar... yüz yüze gelecekti.
Kısa süre sonra beyaz mermerlerle, akan sularla ve huzurlu bir sessizlikle dolu büyük bir salona alındılar. Salonun tam ortasında yüksek bir platform ve üzerinde zarif bir taş taht duruyordu.
Haliç'in son kahini, Düşmüş Lütuf'un Alacakaranlığı o tahtta oturuyordu.
Sunny olduğu yerde donakaldı.
Fark ettiği ilk şey, Alacakaranlık'ın genç göründüğüydü... Hem de çok genç. Düşmüş Lütuf'ta gördükleri ilk genç kadındı.
Minyon figürü, zarif ve büyüleyici derecede güzel yüzüyle insanı mest ediyordu. Saçları soluk altın rengindeydi, gözleri ise masmaviydi.
O çarpıcı gözler dünyaya bakıyordu ama hiçbir şey görmüyordu; çünkü bu güzel genç kadın kördü.
Elbette Sunny onu çok iyi tanıyordu.
Afallamış bir halde elini kaldırdı ve titreyen bir sesle sordu:
"...Cassie?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.