Sunny gözlerini siyah tahta dikti. Yılan Kral'ın sarayındaki ulu salon bomboş ve loştu; yerlere saçılmış taş kalıntıları havada asılı kalmış, toz zerreleri keskin ışık hüzmelerinin içinde öylece donmuştu. Dışarıda kıyamet koparan bir savaş dönmesine rağmen, burada kendi hırıltılı nefesinden başka hiçbir ses duyulmuyor, mutlak bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Pekala. Başlayalım bakalım…
İçinde rahatlama, beklenti ve dehşetin harmanlandığı karmaşık duygular geziniyordu. Rahatlamış ve heyecanlıydı çünkü zamanında yetişebilmişti; dehşete düşüyordu çünkü görevini tamamladığı an Yozlaşmış güruhla olan savaş kaldığı yerden devam edecekti.
Canavarımsı Ruh Hırsızı, ürpertici Dehşet Lordu… Bu varlıklarla dövüşmek zorunda kalacaklardı. Sunny, Yozlaşmış bir titanla karşı karşıya gelmenin yarattığı o saf korku dolu anı dün gibi hatırlıyordu. Kış Canavarı tek başına, Birinci Tahliye Ordusu'ndan geriye kalanları ve Şahin Yuvası'ndaki milyonlarca mülteciyi kökünü kazımaya yetmişti. O karanlık günün ölümcül ayazı iliklerine kadar işlemişti.
Ama bugün her şey farklı olacaktı.
Ekibin tüm üyeleri buradaydı. Mordret da buradaydı… Üstelik uzak bir diyardan gelen, Kabus Büyüsü'nün her türlü zorluğunu görmüş geçirmiş kıdemli savaşçılardan oluşan devasa bir ordu da onlara eşlik ediyordu.
Sunny de eskisinden çok daha güçlüydü.
İkisini de geberteceğiz.
İçindeki bir anlık tereddüdü silkeleyip atarak siyah tahta doğru yürüdü.
O sırada kürsünün arkasında bir şey dikkatini çekti. Taht odası tamamen boş sayılmazdı… Biri orada durmuş, yıkılmakta olan kubbeye doğru bakarken donup kalmıştı. Fildişi rengi zırhının beline kızıl kahve bir kuşak bağlanmış, uzun boylu ve zarif bir figürdü bu. Kızıl saçlar, yeşil gözler…
Sunny bir an donakaldı.
Kai!
Demek Büyü, dostunu buraya göndermişti. Kai başından beri taht odasındaydı; zamanda asılı kalmış, etrafında olup bitenlerden tamamen habersizce bekliyordu. Geçip giden bunca ay, onun için sadece bir an gibiydi.
Sunny dostu için kıskançlık mı yoksa üzüntü mü hissetmesi gerektiğini bilemedi.
Bakışlarını kaçırarak kürsünün ilk basamağına adımını attı.
Dayan dostum. Yakında seni kurtaracağım…
Öz miktarı tehlikeli derecede azalmıştı.
Kürsüye çıkan Sunny, siyah tahtın önünde durdu, ne yapacağını bilemeyerek duraksadı. Aklına ilk gelen şey, geçmişte bizzat Daeron'un kendi sarayında yaptığı gibi tahta oturmak oldu.
Ancak bu fikir nedense içine sinmedi. Hiçbir yerin kralı olmak gibi bir hevesi olmamıştı, hele ki eski kralını kendi elleriyle öldürdüğü bir şehrin tahtına oturmak hiç ona göre değildi. Görkemli tahtlar ilgisini çekmiyordu… Kendi kullanışlı Gölge Sandalye'si ona fazlasıyla yetiyordu zaten.
Aman, her neyse.
Zamanın daraldığını hissederek bir adım daha yaklaştı ve aniden tahtın arkasına oyulmuş dairesel bir oluk fark etti. Boyutu ve derinliği tam kararındaydı…
Cassie, Lethe Adası'ndaki zaman efsununu, anahtarı Haliç parçasındaki oluğa yerleştirerek bozmuştu. Sunny içgüdülerine güvenerek Alacakaranlık Tacı'nı çıkardı ve dairesel oluğa doğru yaklaştırdı.
Bunu yapar yapmaz, görünmez bir güç koyu renkli metal halkayı elinden çekip aldı. Taç, oluğa tam oturdu ve tahtın siyah taşıyla bütünleşti. Şansına, ruhuyla olan bağı kopmamıştı; Sunny tacın efsunlarından hâlâ yararlanabiliyordu.
Aynı zamanda… Ruhu ile çok daha muazzam, devasa bir şey arasında farklı bir bağ kurulduğunu hissetti. Belki de doğrudan şehrin kendisiyle.
Derin bir nefes alarak sarayın çatlak kubbesine doğru baktı…
Ve zihninden bir emir göndererek bu yeni bağa tüm gücüyle asıldı:
Yılan Kral Daeron adına… Alacakaranlık Denizi'nin Rüzgar Çiçeği adına… Ve can veren tüm savaşçılar adına… Ben, Lost from Light, zamanın yeniden akmasını emrediyorum!
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey olmadı. Sarayın ulu salonu hâlâ önceki gibi sessiz ve hareketsizdi.
Ancak hemen ardından, keskin bir ses bu sessizliği yırtıp attı. Yere düşen bir taş parçasının çıkardığı sesti bu.
Sunny hızla arkasını döndüğünde mermer karoların üzerine saçılan kalıntıları gördü. Neler olduğunu anladığı an gözleri hayretle açıldı.
Sanki görünmez bir dalga tüm dünyaya yayılmaya başladı. Havada asılı duran o hareketsiz toz bulutu, ışık hüzmelerinin arasında kıpırdandı, adeta dans etmeye başladı. Sarayın çatlak kubbesinden dökülen taş parçaları birbiri ardına mermer zemine çakılarak tuzla buz oldu.
Dışarıdaki o amansız savaşın boğuk gürültüsü, yükselen bir deniz dalgası gibi sarayın taş duvarlarından içeri sızdı.
Başardım… Gerçekten başardım.
Hemen ardından sarayı temelinden sarsan, kubbeye çarpan sağır edici bir gürültü koptu.
Sunny içini kemiren bir korkunun pençesine düştü. Evet, zamanı yeniden başlatmıştı… Ama şimdi bunun sonuçlarıyla yüzleşme vaktiydi.
Şu anda tam tepelerinde, Alacakaranlık'taki her bir insanı katletmeye yemin etmiş uğursuz bir ejderha vardı.
Şehrin sokaklarında kaybolmuş ekip üyeleri, dehşet verici bir Ayna Titanı ve bağlılıklarını bir şekilde kazanması gereken tuhaf savaşçılardan oluşan koskoca bir ordu da cabasıydı.
Ama her şeyden önce…
Alacakaranlık Tacı'nı siyah tahtın oluğundan söküp alan Sunny, tacı kafasına geçirdiği gibi kürsünün altında duran tekil figüre doğru fırladı.
Kai yeni yeni kıpırdanmaya başlamıştı. Hafifçe sendeledi ve geriye doğru bir adım atarken kürsünün ilk basamağına takıldı. Ancak yere kapaklanmadan önce Sunny onu yakaladı ve tahtın uzağına doğru çekmeye başladı.
Karizmatik okçu neye uğradığını şaşırmış gibi görünüyordu.
"S—Sunny? Neler oluyor? Kabus'ta mıyız?"
Sarayın etrafında bir kez daha yankılanan sarsıntıyla birlikte Sunny içinden sağlam bir küfretti.
"Hey, Kai! Kısa özet geçiyorum: Evet, Kabus'tayız. Şu an bizi yemeye çalışan, senin uğursuz bir ejderhaya dönüşmüş o korkunç versiyonun var. Ama canını sıkma! Onu… yani seni… yani ejderhayı öldürmemize yardım edecek, yıkılmış bir dünyadan gelen yabancı savaşçılardan oluşan koca bir ordumuz var! Ekibin geri kalanı da buralarda bir yerde. Zamanın donduğu bu şehrin ayna versiyonunda, Yozlaşmış bir titan bize saldırdığında birbirimizi kaybettik. Ama şimdi ben… sanırım buzları çözdüm…"
Sunny dostuna bakıp gülümsedi.
"Ha, bu arada, Effie hamile."
Okçu birkaç saniye boyunca gözlerini kocaman açarak ona baktı.
"Biliyorum!"
Sunny neredeyse kendi ayağına takılıp düşecekti.
"Ne? Salgınları, Alacakaranlık Denizi'ni ve savunma dizisini biliyor musun yani?"
Kai başını iki yana salladı ve elini uzatarak yayını çağırdı.
"Hayır… Yani, Effie'yi biliyorum. Haftalar önce bana anlatmıştı. Diğer söylediklerinin ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikrim bile yok!"
Sunny hayretler içinde ona bakakaldı, nedense gururu kırılmıştı.
Demek Effie gidip Kai'ye anlatmıştı da bana söylememişti, öyle mi? Hıh!
İçindeki çocuksu intikam duygusuna engel olamayarak yapıştırdı cevabı:
"Aslına bakarsan… Ben bunu aylar önce öğrenmiştim…"
Yine de Kai'den sonra öğrenmişti ama teknik olarak yalan sayılmazdı.
Kai ona tuhaf bir bakış attı, tam bir şeyler söylemek için ağzını açmıştı ki Sunny olduğu yerde kalakaldı.
Bir şey… Sarayda çok garip bir şeyler oluyordu.
Ne olduğunu anlaması birkaç saniye sürdü.
Neden her yer bu kadar sessizleşti?
Dışarıda kopan o amansız savaşın boğuk gürültüsü bir anda bıçak gibi kesilmiş, dünyayı ürpertici bir sessizliğe gömmüştü.
Sunny'nin ense tüyleri diken diken oldu.
İçini çok kötü bir his kaplamıştı… Sanki bir yerlerde feci bir hata yapmışlardı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.