Alacakaranlık Tacı, Yüce sınıf bir Hatıra olmanın çok ötesindeydi. Yılan Kral Daeron’un hükmettiği gücün sembolü olduğu gibi, şehrini sarmalayan tılsım dizisini kontrol eden anahtardı aynı zamanda.
Bu yüzden, tacı kafasına geçiren kişi donmuş zamanın etkisinden bir nevi muaf kalıyordu.
"Kahretsin..."
Donmuş zamandan etkilenmemenin elbette bir bedeli vardı. Sunny etrafına bakındığında özünün korkunç bir hızla sömürüldüğünü hissetti; taç onu korumak için bu enerjiyi harcıyordu. Normal şartlarda tüm birikimi saniyeler içinde tükenir ve kendisi de Alacakaranlık'ın diğer esirlerinden birine dönüşürdü. Ancak şansına, taç harcanan özü bir yandan da yeniliyordu.
Giden gelenden yine de fazlaydı ama en azından bu erime hızı katlanılamayacak düzeyde değildi. Şehrin bir ucundan diğerine gitmeye kalksa gücü yetmezdi ancak saraya giden yolun büyük kısmını zaten aşmış olduğu için artık şansı yüksek görünüyordu.
Tabii vakit kaybetmediği sürece.
"Acele etmeliyim."
Ruh Hırsızı’nın ayna aleminden çıkışları epey sancılı olmuş olmalıydı, çünkü Sunny artık o meydanda değildi. Kendini bir şekilde önceki konumundan birkaç yüz metre öteye fırlatılmış bulmuştu; tam da hedefledikleri iç bölgenin sınırındaydı.
Taç onu koruyordu ama gölgeleri korumasızdı. Bu yüzden Sunny, ne olur ne olmaz diyerek bir felaket anında zarar görmemeleri için onları önceden bedenine sıkıca sarmıştı. İşler bu noktaya geldikten sonra, yoldaşlarını aramaları için gölgelerini uzağa göndermeye cesaret edemedi.
Mordret herkesi gerçek Alacakaranlık’a göndermiş olmalıydı. Kayıp şehrin bu gerçek versiyonunda Ruh Hırsızı da diğer donup kalmış ucubeler kadar çaresizdi... Ancak grubun geri kalanı da zamanın içinde asılı kalmıştı. Hiçliğin Prensi dahi donmuştu.
Her şey Sunny'nin ellerindeydi.
"Diziyi devre dışı bıraktığımda birbirimizi buluruz."
Donmuş savaş alanına arkasını dönen Sunny ileriye atıldı. Alacakaranlık'ın hepsi kendisiyle aynı yöne doğru koşan savaşçılarının kıpırtısız figürlerinden zar zor sıyrılarak tüm gücüyle koştu.
Buralarda, iç bölgelerde etrafta terör estiren kâbus yaratıklarının sayısı çok azdı. Ancak yıkımın izleri her yerdeydi; şehir sanki yıkıcı bir bombardımana maruz kalmış gibiydi. Binaların çoğu tamamen yerle bir olmuş, sayısız insan enkaz altında can vermişti. Kan nehir gibi akıyordu ama Alacakaranlık’ın geri kalanı gibi zamanın içinde donup kalmıştı.
Sunny yükselmiş bir dehşet olduğu için koşu hızı insan sınırlarının fersah fersah ötesindeydi. Donmuş şehirde elinden geldiğince yolunu bulmaya çalışıyordu fakat bu kalabalık sokaklarda o hızı korumak zordu. Birkaç kez zamanında tepki veremeyip donmuş Alacakaranlık savaşçılarına veya havada asılı duran taş parçalarına çarptı.
Her seferinde, yıkılmaz bir duvara çarpmışçasına geriye savruldu. Zamanda donmuş insanlar ve nesneler dışarıdan gelen hiçbir etkiden zarar görmüyordu; bu yüzden onlardan sadece kaçınabilirdi.
"Ah, kahretsin..."
Sonunda yavaşlamak zorunda kaldı. Saraya bu kadar yaklaşmışken sokaklar koşamayacağı kadar kalabalık, çatılardan ilerleyemeyeceği kadar da yıkık döküktü. Gölge Adımı'nı kullanmak ise sadece kıymetli özünü tüketecekti, bu yüzden yola yürüyerek devam etmek zorundaydı.
Dakikalar süren bir mücadelenin ardından Sunny nihayet donmuş savaşçı kalabalığını yararak Alacakaranlık’ın kalbine ulaştı.
Önünde, binalardan devasa ve harap olmuş bir parkla ayrılan Yılan Kral’ın sarayı yükseliyordu.
Ancak Sunny sarayın görkemli ihtişamına ve benzersiz mimarisine hiç dönüp bakmadı. Gözlerini yukarı dikip sarayın çatlak kubbesine baktığında ürperdi.
"B-bu da ne?.."
Çatlamış kubbenin tepesinde, pençelerini un ufak olan taşlara geçirmiş, dehşet verici derecede güzel bir yaratık tünemişti. Parlayan pulları gece yarısı göğünün rengindeydi; şafağın sökmesine yakın o loş alacakaranlıkta tamamen siyah görünüyordu. Devasa kanatları ardına kadar açık, gökyüzünü perdeliyordu. Uğursuz gözleri uzak, soğuk yıldızlar gibi parıldıyor; içlerindeki hain niyet ve acımasız öfke dışarı taşıyordu.
Bu bir ejderhaydı.
Ejderhanın korkunç ağzı ardına kadar açıktı; kulakları sağır eden bir kükremenin tam ortasında donup kalmıştı. Kasvetli karanlıkta parıldayan porselen dişlerinin her biri sivri bir dağ zirvesini andırıyordu.
Gece göğünün tiranı çok güzeldi... Hayır, aslında öyle olması gerekirdi. Fakat bunun yerine nedense korkunç ve son derece iğrenç görünüyordu. Devasa yaratıktan, etrafa yayılan ve içine çürüyen bir delilik sinmiş olan aşağılık, zorba bir aura yükseliyordu. Kıpırdamadan dururken bile Sunny’nin içine buz gibi bir korku salıyordu.
...O ejderha, saraya doğru koşan sayısız savaşçının tek hedefiydi. Ejderhanın üzerine adeta bir deniz gibi saldırmışlar, ancak kırılıp, parçalanarak geri püskürtülmüşlerdi. Kan ve paramparça olmuş bedenler yağmur gibi aşağı süzülüyordu; donmuş zaman yüzünden havada asılı kalmışlardı.
Sunny bu dehşet verici manzaranın tekinsizliğine kapılarak bir an için öylece kalakaldı.
"Dehşet Lordu..."
Demek Dehşet Lordu doğrudan şehrin kalbine saldırmıştı. Daeron’un sarayı zaten kısmen yıkılmıştı ve kubbesi çökmek üzereydi. Taht odasının hâlâ yerinde olup olmadığı bile belirsizdi.
Sunny dişlerini sıktı ve ileri atıldı.
"Bu manzarada... tekinsiz bir şeyler var."
O iğrenç ejderha uğursuz ve irkiltici bir görüntü sunuyordu fakat Alacakaranlık savaşçıları da en az onun kadar ürkütücüydü. Kendilerini en ufak bir şüphe veya tereddüt duymadan ölümün kollarına atmaları Sunny’yi rahatsız etmişti. Aralarında sıradan insanlar da vardı... Şüphesiz, yapacakları hiçbir şeyin o yozlaşmış azize zarar veremeyeceğini biliyor olmalıydılar.
Gerçekten hiç mi korku nedir bilmiyorlardı?
Gereksiz düşünceleri kafasından atan Sunny enkazın üzerinden tırmanarak saraya girdi. Çok az özü kalmıştı, bu yüzden taht odasını bulmak için fazla zamanı yoktu.
Oraya vardığında Alacakaranlık Tacı’nı nasıl kullanacağını çözmeli ve savunma dizisini deaktif etmeliydi. Ne yazık ki yanında bir kullanım kılavuzuyla gelmemişti...
"Kahretsin, kahretsin, kahretsin!"
Sunny, kendisini taht odasına çıkaracağını umarak en geniş koridorları takip etti. Daeron bir Hükümdar’dı ve Ariel’in Mezarı’na yanında bir azizler grubuyla gelmişti... Sarayını herhalde onların Dönüşüm Yetenekleri’ne uygun genişlikte inşa ettirmiş olmalıydı.
Saraydaki alanların çoğu sadece insanlara yönelik olsa da, gerçekten önemli yerlerin azizlerin sığabileceği kadar büyük olması gerekirdi. Aksi takdirde, ani bir düşman saldırısında güçlerini gösteremezlerdi.
Taht odası şüphesiz bu önemli yerlerden biriydi. En azından tüm sarayı didik didik edecek vaktinin olmadığını bilen Sunny öyle umuyordu.
Çok geçmeden önünde devasa bir kapı belirdi; şimdi kırılmış ve bir moloz yığınına dönmüştü. Arkasında ise devasa bir salon uzanıyordu. Yukarıdaki kubbenin çatlaklarından sızan keskin ışık hüzmeleri salonu alacakaranlığa boğuyordu.
Salonun ortasında, üzerinde heybetli bir tahtın yükseldiği yüksek bir kürsü vardı. Taht, taştan kabaca yontulmuştu...
Daha doğrusu, tek bir parça mat siyah taştan oyulmuştu.
Sunny bir an için tahta dik dik baktı.
"Buldum."
Daeron’un tahtı... bütünüyle... Haliç’ten kopan bir parçadan oyulmuştu.
Saray Alacakaranlık’ın savunma dizisinin kilidiyse, kralın tacı da onun anahtarıydı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.