Ne Kılıç Alanı kazanabilmişti bu savaşı ne de Şarkı Alanı.
İkisi de tarih sahnesinden silinip gitmişti. Savaşın gerçek galipleri Sunny ve Nephis olmuştu.
Değişen Yıldız, insanlığın yeni hükümdarı olmaya mahkumdu.
Ancak Gölgelerin Efendisi onun yanında duramazdı.
Çünkü o, Kader İblisi Weaver’ın kadersiz mirasçısıydı.
Öylece köşesine çekilip gözden kaybolmak da işe yaramazdı. Anvil ve Şarkı Ki varlıklarını gizlemeyi başarabilmişlerdi, çünkü Yeraltı Dünyası’nın zifiri karanlığında, kimsenin ruhu duymadan Yüce mertebesine ulaşmışlardı. Oysa Sunny, uyanışını olabilecek en şaşaalı, en gürültülü şekilde gerçekleştirmişti.
Yüz binlerce uyanmış savaşçının gözü önünde Yüce mertebesine adım atmış, onları tufan canavarlarından kurtarmak için koca bir gölge lejyonu çağırmış ve görebilen herkesin bakışları altında Kılıç Kralı’nı katletmişti.
Bu yüzden, tek bir çıkış yolu kalıyordu.
Gölgelerin Efendisi ölmeliydi.
Üstelik öylece ölüp gidemezdi de; bu durum onu kitlelerin gözünde kutsal bir şehide dönüştürebilirdi.
Önce, bugüne kadar kazandığı tüm o sempatinin ve saygının canına okuması gerekiyordu.
Uzaklarda, karşılarında duran ve her an saldırmaya hazır bekleyen sessiz gölge lejyonuna bakan askerlerin üzerindeki gerginlik giderek tırmanıyordu.
Bazıları ise gözlerini daha da uzağa, Gölgelerin Efendisi’nin karanlık kılıcını Değişen Yıldız’a doğrulttuğu yere dikmişti.
Gözleri şokla büyümüş, yüzleri kireç gibi bembeyaz kesilmişti.
Yine de ruhlarını ve bedenlerini aydınlatan o hafif parıltı hâlâ oradaydı, bu yüzden korkmuyorlardı. Çoğu dişlerini sıkarak silahlarının kabzalarını daha da sıkı kavradı.
Sunny, Weaver’ın Maskesi’nin altından Nephis’e dik dik bakarak alayla sırıttı.
"Değişen Yıldız, Değişen Yıldız... Böylesine olağanüstü güçlü birine göre şaşırtıcı derecede safsın. Ama tabii, sen o kadar doğrucu, o kadar iyiliksever birisin ki... Gerçekten iğrenç. İnsanlığın tahtına tek başıma kurulabilecekken, onu birisiyle, herhangi biriyle paylaşacağımı mı sandın?"
Öne doğru bir adım attı.
"Anvil ve Şarkı Ki doğru düşünüyorlardı aslında. O tacı sadece tek bir kişi takabilir. Doğru düşünüyorlardı ama ne yapabilirdim ki? O kişinin ben olmasını istedim. İkisini birden tek başıma öldüremezdim, bu yüzden dikkat dağıtacak saf birine ihtiyacım vardı."
Sunny hafifçe kıkırdadı.
"Ben de seni kullandım. Ve şimdi... Artık sana ihtiyacım kalmadı."
Nephis dudaklarını büzerek ona sakince baktı.
Birkaç saniye sonra sordu:
"Yani her şey... Her şey bir yalan mıydı?"
Sunny kahkahayı bastı.
"Elbette! Senin oyuncağın gibi davranılmaktan keyif aldığımı mı sandın? Seninle vakit geçirmek istediğimi mi düşündün? Ah, her saniyesinden nefret ettim. Seni baştan çıkarmak şaşırtıcı derecede kolaydı ama o çocuksu aşkının yüküne katlanmak çekilmez bir eziyetti."
Nephis başını hafifçe yana eğdi, sonra iç çekerek Kutsama’yı havaya kaldırdı.
"Demek... Demek öyleydi. Anlıyorum. Hayır, belki de anlamıyorum. Ama haklısın. Sana güvenmemeliydim."
Gözleri göz alıcı bir ışıkla parladı, ses tonu ise son derece düzdü:
"Beni sırtımdan bıçaklamanın acısını... Sonra hissedeceğim sanırım. Belki seni öldürmüş olmak bile canımı yakacak. Bu yüzden, acele edip seni bir an önce öldürmeliyim."
Sunny, Weaver’ın Maskesi’nin ardında burukça gülümsedi.
İkisi gözlerini birbirine dikti; bakışlarının kesiştiği noktada hava adeta gerilimden çatırdayacaktı.
Bir an için tüm dünya durmuş gibiydi, üzerlerindeki baskı ezici bir boyuta ulaşana dek artmaya devam etti.
Gölgeler kıpırdandı, giderek koyulaştı. Kutsama’nın namlusu ise parlak bir ışıkla ışıldayarak gölgeleri kovdu; savaşa hazırlanan iki Yüce’yi aydınlattı.
Sonra, göz açıp kapayıncaya kadar, hem Sunny hem de Nephis ileri atıldı.
Gözleri kör eden bir ışık patlaması ve gök gürültüsünü andıran bir patlama sesi duyuldu...
Işık hafiflediğinde askerler, Gölgelerin Efendisi’nin dizlerinin üzerine çöktüğünü, Değişen Yıldız’ın kılıcının ise göğsüne saplandığını gördü.
Sunny acıyla inleyerek kılıcın namlusunu kavramaya çalıştı.
Nephis ona tepeden bakarak vakur bir sesle konuştu:
"Bugün insanlığın üç Yüce savaşçısı can verdi. Ah, ne büyük bir kayıp..."
Dudaklarının arasından derin bir iç çekiş döküldü.
Aynı anda Cassie’nin sesi Sunny’nin zihninde yankılandı:
"Nephis bu kadar dramatik olmamanı söylüyor. Gerçekten yaralanmadın bile!"
Sunny acı çekiyormuş gibi yapmaya devam ederek hafifçe titredi.
Kutsama gerçekten de göğsüne saplanmıştı... Ancak darbe inmeden hemen önce, yaranın açılacağı bölge somutluğunu yitirip bir gölgeye dönüştüğü için yara bile almamıştı. Yine de canı biraz yanmıştı ama Nephis darbesine hiçbir öldürme niyeti katmadığı için ruhu neredeyse hiç zarar görmemişti.
"Sen de ona rolünü daha iyi oynamasını söyle. Yok, dur... Vazgeçtim. İyi iş çıkardığını söyle!"
Nephis oyunculuk yetenekleriyle tanınan biri değildi ama elinden geleni yapıyordu.
Az önce, bir an için Kızıl Kule’deki o amansız dövüşlerini yeniden canlandırmayı istemişti. Savaşı kaybettiğini, ardından Nephis’in titreyen bir sesle neden kazanmasına izin verdiğini sorduğunu hayal etmişti.
Ama sonra onu gerçekten öldürdüğüne inandırmak için böyle oyunlara gerek olmadığını fark etmişti.
Sadece rica etmesi yetmişti.
Yapılması gerekenleri Cassie’ye anlatmış, o da Nephis’e aktarmıştı.
Ve sonuç olarak, Gölgelerin Efendisi şimdi can veriyordu.
"Daha sonra bize çok iyi bir açıklama borçlu olduğunu söylüyor."
Sunny kendini zorlayarak gülümsedi.
"Çalışacağım..."
Sahi, bunu açıklayabilecek miydi? Muhtemzie evet, ama biraz uğraştıracaktı.
"Nedenini bile sormadan bana güvenip bu oyuna ortak oluyor... Bu neden bu kadar tatlı hissettiriyor?"
Sunny son bir kez çırpınıyormuş gibi yaptı...
Ve sonra gölgelere karışarak dağıldı.
Aynı anda, karanlık lejyonu da yok olup ruhuna geri döndü.
Nephis, karanlık okyanusunun ortasındaki tek ışık adası gibi yapayalnız kaldı.
Muzafferdi.
Uzun savaş... Nihayet son bulmuştu.
Günler sonra, Bastion’ın üzerindeki berrak gökyüzünde devasa bir Rüya Kapısı açıldı. Fildişi Adası’nın büyüleyici silueti bulutların arasından süzülerek yavaşça belirdi ve büyük kalenin üzerinde, göğün yükseklerinde asılı kaldı.
Milyonlarca insan, Ölümsüz Alev klanının son kızı olan Değişen Yıldız’ın zafer dolu dönüşünü izlemek için sokaklara dökülmüştü...
İnsanlığın yeni hükümdarı geliyordu.
Yukarıda, Nephis pencereden dışarı bakıyor, Ayna Gölü’nün kıyısında yükselen o tanıdık, uçsuz bucaksız şehri izliyordu. Sonra derin bir iç çekerek arkasını döndü ve balkondan çıktı.
Merdivenleri inip Fildişi Kule’nin koridorlarından geçerek geniş bir odaya girdi.
Orada, tekerlekli sandalyede oturan dünya güzeli bir kadın pencereye doğru dönmüştü. Yüzü ifadesizdi, bakışları ise tuhaf bir şekilde boştu... Sanki ruhu orada değil gibiydi.
Yatağın yanındaki masaya taze çiçeklerle dolu bir vazo bırakan Nephis, pencereye doğru yürüdü. Pervaza yaslanıp kadını sessizce izledi.
Bir süre konuşmadı, ardından içini çekti.
"Merhaba anne. Seni rahatsız ettiysem özür dilerim... Sadece, bugünlerde hükümet merkezine gitmek benim için çok zor oluyor. Ve orada daha ne kadar güvende olabileceğini de bilmiyorum. Bu yüzden... Cassie’den seni buraya getirmesini istedim."
Nephis bir an duraksadı.
"Ben artık bir Yüce’yim. Ve babamın intikamını aldım. Onu katledenler artık mezarda... Yani, en azından ikisi."
Yüzünden ani bir gölge gelip geçti.
"Ah. Doğru ya. Senin haberin yoktur... Senin için onlar hâlâ birer dosttu. Öyleyse özür dilerim. Dostların göçüp gitti."
Ardından, yüzünde eğreti bir gülümseme belirdi.
"Bu arada... Sanırım artık bir erkek arkadaşım var. Çok yakışıklı. Onu seveceğinden eminim... Ah, ama şu sıralar aramız biraz karışık. Aslında genel olarak her şey çok karışık."
İç çekerek pencereden dışarı baktı ve hüzünle mırıldandı:
"Dünyamız Rüya Alemi tarafından yutuluyor. Tamamen yok olmadan önce yapılacak o kadar çok şey var ki... Ben çok meşgulüm, o da öyle."
Kadına bakıp gülümsedi.
"Ne de olsa tanrı olmamız gerekiyor."
Nephis derin bir nefes alıp kapıya yöneldi.
Ne kadar zamanları kaldığını bilmiyordu ama muhtemelen umduklarından çok daha azdı.
Çok uzaklarda, yıldızsız bir gökyüzünün altında, sonsuz karanlığa bürünmüş ıssız bir diyar uzanıyordu. O diyarın kalbinde devasa bir krater, kenarında ise bomboş ve terk edilmiş karanlık bir şehir yükseliyordu.
Şehirde yaprak bile kımıldamıyordu...
Ta ki aniden, sanki hep o karanlığın içindeymiş gibi görkemli, siyah bir tapınak orada belirene dek.
Çok geçmeden tapınaktan iki siluet çıktı.
Biri, üzerinde sade, siyah bir tunik olan soluk tenli bir gençti.
Diğeri ise yüzünde asık bir ifadeyle yerden birkaç santim yukarıda süzülen ufak tefek bir kadındı.
Etrafına bakarak inanamıyormuş gibi başını salladı Aiko.
"Tanrım. Bu cehennem çukuruna bir daha geri döneceğim rüyamda görsem inanmazdım. Hey, patron, gerçekten burada olmak zorunda mıyız?"
Sunny ona bakıp omuz silkti.
"Burada artık neredeyse hiç Kabus Canavarı kalmadı. Aslında Rüya Alemi’ndeki en güvenli yerlerden biri... Üstelik karanlıkta görebiliyorsun, neye bu kadar öfkelisin?"
Aiko ona dik dik baktı.
"Neye mi öfkeliyim? İşime! Yine işsiz kaldım! Işıltılı Mağaza markasını yaratmak için o kadar uğraşayım, sonra patronum gitsin insanlığın en aşağılık pisliği olup çıksın! Üstüne bir de ölsün. Öldükten sonra bari ölü taklidi yapmayı becerseydin ya patron!"
Sunny öksürdü.
"Beceri mi? O da ne?"
Sonra ufak tefek kızın omzuna hafifçe vurdu.
"Hemen enseyi karartma, Aiko. Savaş fırsatçılığının her şey olduğunu mu sanıyorsun? Bak sana ne diyeceğim..."
Eliyle o karanlık, ıssız caddeleri işaret etti.
"Sömürgecilik! Asıl para bundadır. Ve Unutulmuş Sahil biçilmiş kaftan bir sömürge alanı."
Sunny gülümsedi.
"Eee... Ne diyorsun? Burada bir şehir kuralım mı?"
Tüm çatışmalardan uzak, huzurlu bir şehir.
En azından bir süreliğine huzurlu kalacak bir şehir...
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.