On üç... Tek başına yüzleşmek için, Sunny gibi biri için bile çok fazla aziz demekti.
Gerçi bunu daha önce hiç denememişti.
Yine de çoğunu daha önce savaşırken görmüştü. Her biri amansız birer rakipti.
Çakal kafalı kapkara dev, kana bulanmış savaş meydanının üzerinde kötücül bir ilah gibi yükseliyordu. Üç başlı, tepe büyüklüğündeki dişi köpek –Aziz Ceres– ağır adımlarla ilerliyor, derinden gelen hırıltıları Tanrımezarı’nın uçsuz bucaksız düzlüğünde yankılanıyordu. Canlı yüzünde tuhaf, şeytani bir yarım gülümseme oynaşan o çekici kadın ise Aziz Siord’du; Boşluklar’da gördüğü o güzel harpi.
Başkaları da vardı elbette.
Ancak Sunny’nin gözü daha çok içlerinden üçüne takılmıştı.
Sessiz Avcı. Yalnız Uluma.
Ve bir de siyah bir şelale gibi dökülen uzun saçları, pürüzsüz teni ve kışkırtıcı kırmızı dudaklarıyla insanı büyüleyen o büyücü kadın. Vücuduna tam oturan siyah deri ve kırmızı ipekten yapılma göz alıcı zırhı, şehvetli hatlarını ve nefes kesici güzelliğini çaba harcamadan gözler önüne seriyordu.
Alnından başlayıp çenesinin ucuna kadar inen çirkin bir yara izi, bu büyüleyici yüzün kusursuzluğuna gölge düşürmüştü.
Canavar Terbiyecisi.
Sunny’nin aniden başı ağrımaya başladı.
Etrafı bu kadar çok düşmanla çevriliyken kendini epey yalnız hissetmişti.
Bu yüzden... Kendine eşlik etmesi için birkaç arkadaşını çağırdı.
Şarkı Azizi grubu yaklaşırken, üç gölgesinden üç figür yükseldi.
Aziz, elinde yuvarlak bir kalkan ve saf karanlıktan dövülmüş bir kılıçla savaş meydanına adım attı. Korkunç siyah zırhı ışığı adeta yutuyor, miğferinin siperliğinin ardında iki yakut alevi soğuk bir umursamazlıkla yanıyordu.
İfrit o devasa gövdesini doğrulttu, parlatılmış çelik kabuğunun üzerindeki sayısız dikende güneş ışığı parıldadı. Dört eli hareket etti, her bir pençesi jilet gibi keskin birer kılıçtan farksızdı.
Güneşten sararmış kemiklerin üzerinde yılansı bir gölge kıvrıldı ve ardından yükselerek, adeta mürekkep karanlığından var edilmiş nefes kesici bir kadına dönüştü. Yılan, Savaş Rahibesi Solvane’in bir gölgesi haline gelmişti.
Sunny maskesinin ardında gülümsedi.
İşte şimdi oldu.
Sonunda, Şarkı Azizi grubu yürüyüşünü tamamladı.
Canavar Terbiyecisi, Sunny’nin tam önünde, yine de güvenli bir mesafede duruyordu; solunda Yalnız Uluma, sağında ise Sessiz Avcı vardı.
Henüz hiçbiri Yüce formlarına bürünmemişti, bu yüzden Sunny yüzlerindeki ifadeleri gayet net görebiliyordu.
Yalnız Uluma rahat görünüyordu ve savaşmak için sabırsızlanıyordu, fakat tasasızca kısılmış gözlerinin ardında temkinli bir dikkat gizliydi.
Sessiz Avcı ise soğuk ve kasvetliydi, ona karanlık, okunaksız bir ifadeyle bakıyordu. Delici bakışları keskin ve ağırdı.
Canavar Terbiyecisi ise keyifli görünüyordu. Sunny’ye baştan çıkarıcı bir gülümsemeyle baktı ve sakin, boğuk bir sesle konuştu:
“Şöhreti kendinden önce gelen Gölgelerin Efendisi... Nihayet sizinle tanışmak bir şeref. Ne de olsa hakkınızda çok şey duydum. Umarım benim kim olduğumu biliyorsunuzdur?”
Sunny sadece sessizlik içinde ona dik dik bakmakla yetindi, bedeninden soğukluk, acımasızlık ve dehşet hissi yayılıyordu.
En sonunda, dondurucu bir umursamazlıkla cevap verdi:
“Hiçbir fikrim yok. Bilmeli miyim?”
Canavar Terbiyecisi’nin gülümsemesi salise saniyeliğine solar gibi oldu, ama hemen ardından melodik bir kahkaha attı.
“Kendimi tanıtmama izin verin öyleyse. Ben Şarkı Diyarı’nın Prensesi, Canavar Terbiyecisi. Bugün bana emanetsiniz.”
Sunny kafasını hafifçe yana eğdi, hiçbir şey söylemedi.
Bir an süren sessizlikten sonra, Canavar Terbiyecisi zarafetle başını salladı.
“Az konuşan bir adam... Ne kadar takdire şayan. Aslında sizde takdir etmeye değer bulduğum birkaç özellik var; hatta epey fazla. Bu yüzden... Sizi ağırlamaya başkalarıyla birlikte gelmiş olmamı umursamazsınız umarım. Sahip olduğunuz o büyük güç düşünüldüğünde, Şarkı Klanı’nın buraya sadece bir veya iki Aziz göndererek sizi küçük düşürmesini istemezdiniz... Değil mi?”
Sunny maskesinin altında yüzünü ekşitti.
Aslında birkaç Azizle hemen hesaplaşıp savaş meydanının diğer kısımlarına geçmeyi ve geri kalanları tek tek avlamayı çok isterdi.
Heyhat, bu mümkün olmayacaktı.
Çenesini hafifçe yukarı kaldırdı.
“Kesinlikle. Kraliçenizin bana karşı koymak için sadece birkaç uşağını göndermiş olması beni öfkelendirirdi. Ama bu... Bu beni oldukça memnun etti. Sadece daha fazlasını getirmemiş olmanıza üzüldüm.”
Canavar Terbiyecisi birkaç saniye sessizlik içinde onu inceledi.
Sonra, o baştan çıkarıcı gülümsemesi biraz daha genişledi.
Aynı anda Sunny, kadının gücünün zihnine saldırdığını hissetti.
Bu şimdilik topyekun bir saldırı değildi. Sadece savunmasını yoklamak için küçük bir zorlamaydı.
Yani, Sunny bu zavallı kadını gerçekten suçlayabilir miydi? Çok güzeldi, çok narin, çok... Kıymetliydi. Yine de annesi onu bir savaşta Kılıç Ordusu’nun vahşi iblisiyle yüzleşmesi için göndermişti.
Canavar Terbiyecisi gibi hoş bir çiçeğe değer verilmeli, o beslenmeli ve korunmalıydı; tehlikeye atılmamalıydı. Onu bu kirli, kötü dünyanın rezil hırsından koruyacak kadar güçlü biri tarafından korunmalıydı.
Sunny gibi biri tarafından.
Sunny kaşlarını çattı, savaş meydanındaki gölgeler bu tepkiye karşılık olarak kıpırdandı.
Kılını bile kıpırdatmadan, soğuk bir sesle konuştu:
“...Benimle cilveleşmeyi kes, kadın. Benim başım bağlı.”
Canavar Terbiyecisi şaşırdıysa bile bunu dışa vurmadı. Ancak o kışkırtıcı gözlerindeki neşe biraz söndü, yerini tekinsiz bir ilgiye bıraktı.
“Anlıyorum.”
İçini çekti ve ardından omuzlarını hafifçe silkti.
“Yazık. Sanırım kimse kusursuz değildir…”
Sunny gözlerini kırpıştırdı.
Hayır, neden hakaretleri bile kulağa bu kadar... Heyecan verici gelmek zorundaydı ki?
Ancak bir sonraki an ifadesi değişti.
Çünkü içine aniden kötü bir his doğmuştu.
Ve orada, on üç Azizin arkasında... Üç figür daha belirdi, korkunç bir hızla öne doğru ilerliyorlardı.
Yansımalar.
Üçü de aynı forma bürünmüştü... Muazzam bir yılanınkine benzer bir kuyruğa, insanı andıran bir gövdeden çıkan iki güçlü ele ve dehşet verici dişlerle dolu uzun, yırtıcı bir çeneye sahip, devasa, canavarca bir yaratık.
Bu yaratıklar oldukça tanıdık geliyordu...
Aslında Sunny onların türünü gayet iyi biliyordu.
Zincirli Adalar’ın altındaki karanlıkta yaşayan bir Kabus Yaratığı kabilesi olan Zincir Solucanları’nın daha yaşlı, daha korkunç ve kanatsız versiyonları gibiydiler.
Zincir Solucanları bu adı almıştı çünkü uçan adaları bir arada tutan göksel zincirlerle... Ya da dişlerini geçirebilecekleri herhangi bir metalle beslenirlerdi.
Şimdi nerede...
Sunny düşüncesini tamamlayamadan, Şarkı Azizlerinden biri yetenek gücünü serbest bırakmış gibi göründü.
Etrafındaki alan aniden camdan yapılmış gibi parıldadı.
Ve o cam kırıldığında, Sunny ve gölgeleri aniden birbirlerinden uzak mesafelere savruldu.
Şarkı’nın Azizleri de artık birbirlerinden ayrılmıştı.
Üç Zincir Solucanı İfrit’in etrafını sarmıştı. Üç Aziz, Aziz’in etrafını; diğer üçü de Yılan’ın etrafını kuşatmıştı.
Sunny ise...
Canavar Terbiyecisi, Yalnız Uluma, Sessiz Avcı ve diğer dört kişiyle karşı karşıyaydı.
Canavar Terbiyecisi gülümsedi.
“...Yine de seni yola getirebileceğime bahse girerim, Gölgelerin Efendisi.”
Sunny hırladı.
Öne doğru bir adım atarak gölgelerden bir kılıç şekillendirdi ve dondurucu bir tonla konuştu:
“İşimiz bittiğinde, seni kim yola getirecek?”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.