Aşağıda, savaş alanının tam ortasında, Sunny yavaş yavaş Anvil'e karşı verdiği mücadeleyi kaybediyordu. Kanlı kılıcın ucu çoktan boynuna dayanmış, tenini yırtıp içeri sızmıştı.
Kan, sanki kaynağına geri dönmek ister gibi ağır ağır kabzaya doğru tırmanıyordu... Ancak titreyen, paramparça olmuş eli artık bu akışı dizginleyecek güçte değildi. Yine de pençesini andıran kavrayışıyla lanetli kılıcın daha fazla ilerlemesine engel olmaya çalışıyordu.
Çaresizlik ve acıyla kıvrandığı o an, Sunny her şeyi ilk kez bu kadar berrak gördü... İstenci ve Kılıç Kralı'nın bu istenci nasıl yönettiğini.
Yüceliğe giden o belirsiz patikanın silueti zihninde belirdi.
O güne dek topladığı parça pünçük bilgiler ve kendi gözleriyle şahit olduğu her şey nihayet yerli yerine oturdu, yapboz tamamlandı.
Birdenbire her şey anlam kazandı.
Gözlerini kıstı.
Zihni aydınlanmıştı ama hala ne yapması gerektiğini tam olarak kestiremiyordu. Elindeki şey bir harita değildi; sadece o haritayı çizmek ve ardından hedeflerine giden rotayı belirlemek için ihtiyaç duyduğu gerekli tüm araç gereçlerdi.
Keşke birazcık zamanı olsaydı...
Ama zaman kalmamıştı.
Saniyeler içinde canı alınacaktı.
Sunny, dişlerini sıkarak çaresizce direndi, pes etmeyi reddetti.
Hayır, hayır, olmaz...
İşte tam o anda, adeta bir mucize gerçekleşti.
Yukarıda, Tanrımezarı'nın tepesindeki bulutlar yarıldı ve bembeyaz, kor gibi parıldayan gökyüzünün boşluğundan yok edici ışık huzmeleri aşağı süzüldü. Gölge Diyarı Parçası, bu yıkıcı ışığa karşı her zamanki soğuk ve karanlık kayıtsızlığıyla direnmeye devam etti.
Ancak Sunny ve Anvil şu an onun korumasından mahrumdu.
Bulutların dağıldığını fark eden Kılıç Kralı, Sunny'ye tepeden tırnağa soğuk bir tiksintiyle baktı ve kılıcını zorba bir güçle ileri doğru itti. Işık onlara ulaşmadan önce bu işi bitirmek istiyor olmalıydı fakat Sunny ölmeyi kabul etmedi. Kılıç milim kıpırdamadı.
Ne var ki...
O yok edici ışık da onlara ulaşamadı.
Gökyüzünün yükseklerinde, havada uçuşan kılıç fırtınası birdenbire yön değiştirdi ve her ikisi de bir anda gölgelerin koynuna gömüldü. Sunny gözlerini yukarı diktiğinde, uçan kılıçların tepelerinde devasa, aşılmaz bir bariyer oluşturduğunu gördü. Efsunlu namlular birbirine öyle sıkı kenetlenmişti ki aralarında tek bir boşluk bile kalmamış, böylece ışığın yeryüzüne sızması engellenmişti.
Elbette Tanrımezarı'nın gökleri, efsunlu olsun ya da olmasın, alelade çelikten bir bariyerle durdurulamayacak kadar acımasızdı.
Çok geçmeden, göksel kalkanın yüzeyinde öfkeli, kızıl kor lekeleri belirmeye başladı. Gökyüzünden erimiş metal damlaları süzüldü ve yakında üzerlerine sağanak gibi yağmaya başladı.
Kılıçlar birer birer yok oluyordu fakat sayıları o kadar çoktu ki şimdilik bu bariyer ayakta kalmayı başarıyordu.
Yine de bu durum uzun sürmeyecekti.
Sunny bakışlarını indirip Anvil'e çevirdi; lanetli namlunun elindeki kemikleri sıyırarak boynuna daha da derinlemesine battığını hissediyordu.
Zihninde haritayı deli gibi çizmeye devam etti.
...Ve sonunda, o çıkışı gördü.
Yüceliğe nasıl ulaşacağını nihayet kavramıştı.
Yukarıda, göklerin o ürpertici ve tanrısız beyaz boşluğunda, Nephis rüzgarda savrulan bir yaprak gibi süzülüyordu.
Burada ne rüzgar vardı ne umut ne de bir kurtuluş. Sadece sessizlik ve ateşin, ışığın, ısının ötesine geçen kör edici bir parlaklık hüküm sürüyordu. Bu parıltı, yıkımın beden bulmuş haliydi... Zamanın başlangıcından öncesine dayanan, koca dünyaları ve hatta varoluşun kendisini silip atabilecek mutlak bir yok etme gücüydü.
Nephis yanıyordu.
Bedeni alevden yaratılmıştı ama o alev bile şimdi kül oluyordu.
Ruhu küle dönüyor, o ruhun külleri ise hiçliğe karışıyordu.
O merhametsiz, beyaz uçurumun ortasında...
Nephis bedenini, zihnini ve ruhunu kaybetti. Benliği tamamen soyuldu, her şeyden arındı; geriye sadece çıplak, savunmasız tözü kaldı.
O töz de yavaş yavaş ufalanmaya başlamıştı.
Yine de elinde hala istenci vardı. Acıdan, alevden, sarsılmaz bir inançtan doğan istenci...
Ve o dinmeyen özlemden.
Böylece, kendi iradesiyle var olmayı seçti.
Ateşten yeniden doğmayı, ateş tarafından kutsanmayı diledi.
Yıkımın gerçek adını fısıldayarak kendini yok olmaktan korudu.
Nephis bir yandan yanarken diğer yandan kendini iyileştiriyor, sonra tekrar yanıyordu...
Ne ölü ne de diri, pamuk ipliğine bağlı bir dengede, şimdilik varlığını sürdürmeyi başarıyordu. Sırf irade gücüyle o beyaz parıltının içinde çözünüp gitmesini sonsuza dek engelleyemeyeceğini biliyordu. Nihayetinde istenci de sınırsız değildi.
Mutlak değildi.
Fakat yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide, Nephis nihayet Yüceliğe giden patikayı gördü.
Ne yapması gerektiğini ve istencinin neye dönüşmesi gerektiğini anladı.
'Hayatta kalmalıyım!'
'Ölmeliyim.'
Onun cevabı buydu.
Çok basitti aslında ama Sunny bunca zamandır bu gerçeğe karşı kör kalmıştı.
Anvil'in kılıcı boynuna daha da derin saplandı. Gökten erimiş metal yağıyor, yukarıdaki kılıç bariyeri parça parça dökülüyordu. Işık huzmeleri çoktan kadim kemiklerin yüzeyine vurmaya başlamıştı.
Sunny ölmek zorundaydı ama kendini öldürtemezdi. Bu işin bir sırrı vardı; en azından kendisi için bir kaçış yolu bulunuyordu.
Yüceliğe giden yolda hile yapacaktı. Bu onun kadere karşı son başkaldırısıydı.
Yine de ölüm, Sunny kadar çok ölmüş biri için bile zalim ve ürkütücüydü. Birçok kez ölümden kaçmış, hayatta kalmanın bir yolunu hep bulmuştu...
Ama bu sefer farklıydı. Farklı olmak zorundaydı.
Bu kez hiçbir aldatmaca ya da hileye başvurmadan, gerçekten ölmesi gerekiyordu... Sadece saf gerçeklikle.
Bu durum o kadar absürttü ki içinden gülmek geldi... Eğer boynuna batan birkaç santimlik soğuk çelik olmasaydı, muhtemelen kahkahayı basardı.
Yine de Weaver'ın Maskesi'nin ardında çarpık bir şekilde gülümsedi.
Ağzını açtı ve sesini duyurabilmek için kendini zorlayarak boğuk bir tonda sordu:
"Hey, Kılıç Kralı... Beni öldürmek mi istiyorsun?"
Anvil ona buz gibi gözlerle baktı.
"İstiyorum. Ve öldüreceğim de."
Sunny sonunda kendini tutamadı, boğazından boğuk ve uğursuz bir gülüş döküldü.
Lanetli kılıç tenini kesince yüzünü buruşturdu.
Yüreğinde, adeta bir odun yığını gibi harlanan karanlık, ölümcül bir öfke yükseldi.
Tükürürcesine konuştu:
"Dinle beni, seni sefil yaratık... Beni sen öldüremezsin. Beni öldürecek kudrete sahip değilsin."
Geriye kalan son güç kırıntılarını topladı, büyük bir gayretle Anvil'in kılıcını bir an için birkaç santim geriye itti.
"Beni öldürmeye layık bir adam henüz bu dünyaya gelmedi."
Dizlerinin üstünde, kanlar içinde ve tamamen çökmüş bir halde, Sunny gözlerini Anvil'e dikip tekrar güldü.
"Ve asla gelmeyecek. Ben Ölümün mirasçısıyım seni budala. Gerçekten Ölüm'ü öldürebileceğini mi sandın?"
Ölüm'ü öldürebilecek tek şey, yine Ölüm'ün kendisiydi.
Göz alıcı bir ışık ikisini de aydınlatıp Anvil'in donma noktasına gelmesine neden olduğunda, Sunny boşta kalan eliyle Serpent'i havaya kaldırdı.
Siyah odachi dalgalanarak hayaletimsi bir stiletteye dönüştü.
Ve tam da kolu kül olup ufalanmaya başladığı sırada...
Sunny sırıttı, stilettonun sivri ucunu kendine çevirdi ve hiç tereddüt etmeden göğsüne, tam kalbinin üstüne sapladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.