"Gerçekten başardı."
Bugün yine bir kutlama günüydü ancak Orum’un hafızası çok taze, hisleri ise tüm dünyayı kasıp kavuran o coşkuya ortak olamayacak kadar derindi.
Üzerinde en şık kıyafetleriyle, UHG karargahının devasa toplantı salonunda dikiliyordu. Normalde kasvetli olan bu alan, özel gün için debdebeli bir tören alanına dönüştürülmüştü. İnsanlığın kaderine hükmedenler ve ailelerinden oluşan kalabalık, en seçkin tuvalet ve elbiseleri içinde neşeyle parlayarak ziyafetin tadını çıkarıyordu.
Orum’un da onlardan biri olduğu için gurur duyması gerekirdi belki ama hiç o havada değildi.
Artık genç sayılmazdı, geçen yıl otuzunu devirmişti. Bir Kabus Yaratığı’nın nasıl öldürüleceğini bilmeyen o toy çömezlerden de değildi. Aksine, Uyanış Dünyası’nın en tanınmış uyanmış isimlerinden biriydi ve Rüya Alemi’nde kendine ait bir kale yönetiyordu. Statüsü, insanlığın idolü haline gelmiş o parlak kahramanlar kadar yüksek olmasa da onlardan pek aşağı kalır yanı yoktu.
İşte bu yüzden, bu neşeli kutlamanın ortasında buz kesmiş gibi hissediyor, ağır bir kasvetle dolup taşıyordu.
Salonda onun gibi hisseden başkaları da vardı; çoğunlukla Kabus Büyüsü’nün çöktüğü o ilk günden beri yaşanan dehşete göğüs germiş olanlardı bunlar.
Çünkü bugünkü törenin ne anlama geldiğini ve bu yola taş döşemek için kaç canın feda edildiğini herkesten iyi biliyorlardı.
Bugün... İnsanlığın ateşli şampiyonu Ölümsüz Alev’i kutluyorlardı. Hepsinin imkansız gördüğü bir şeyi başaran adamı.
İkinci Kabus’u fetheden adamı.
Orum elindeki kristal kadehi dudaklarına götürüp içkisinden bir yudum aldı ama tadını zerre hissetmedi.
Çağrı’ya cevap verip bir grubu Kabus Tohumu’na sokan ilk uyanmış Ölümsüz Alev değildi. Aslında daha önce pek çok kişi bunu denemişti; kiminin hırsları gözünü kör etmişti, kimi ise artık Çağrı’ya direnemeyecek noktaya gelmişti. Tek sorun, gidenlerin hiçbirinin sağ dönmemesiydi. Orum bu yolda pek çok arkadaşını kaybetmiş, onların yokluğu kalbinde derin yaralar açmıştı.
Bazıları hala umudunu koruyordu ama çoğu artık yükseliş fikrinden tamamen vazgeçmişti. Ölümsüz Alev her şeyi değiştirmişti. Onun bu imkansız başarısı, kurulu dünya düzeninin temellerini sarsmıştı ve geleceği kaçınılmaz olarak, tamamen değiştirecekti. Orum buna emindi.
Haberler duyurulalı sadece birkaç gün olmuştu ama nereye gitse, kabuslara yeniden meydan okumaya dair fısıltıların yükseldiğini duyabiliyordu. Bir an kendisi bile buna yeltenmeyi düşündü... ama hayır, yapamazdı. Bakması gereken bir ailesi vardı. Belki sonra, çocuklar rüya gören yaşına geldiğinde...
Yine de.
"Yükseliş..."
Ölümsüz Alev’in kendisi toplantı salonunda değildi; diğer güçlü isimler tarafından kapalı kapılar ardında bir görüşme yapmak üzere götürülmüştü. Ancak Orum, salona girerken onunla kısa bir an karşılaşmıştı. Elbette adamın tam olarak ne kadar güçlendiğini kestiremiyordu ama onu bir uyanmış ile karıştırmak imkansızdı.
Düşmüş bir ucube ile uyanmış bir ucube arasındaki uçurum neyse, yükselmiş bir insan da Orum gibiler için yenilmez bir varlık olmalıydı. Bu düşünce hem huzursuz edici hem de güven vericiydi.
Deli gibi çarpan kalbini dizginlemeye çalışarak içkisini bir dikişte bitirdi ve titrek bir nefes verdi.
"Hepimizin Ölümsüz Alev’e borcu var. Başardığı şey... kabusları fethetmenin imkansız olmadığını kanıtlıyor."
Bu başarının gerekliliği düşünüldüğünde, paha biçilemez bir kutsama olduğu aşikardı.
Çoğu insan bilmiyordu ama Orum, insanlık hiyerarşisinde UHG ile iyi ilişkiler kuracak kadar üst mevkideydi. Hem kurumun bilgi ağına hem de kendi kaynaklarına erişimi sayesinde, Doğu Kadranı’nda açılan büyük bir kapı hakkındaki söylentilerin aslında dedikodudan ibaret olmadığını biliyordu. Son birkaç yılda dünyanın dört bir yanında, öncekilerden çok daha yıkıcı, korkunç yarıklar açılmış ve sayısız can kaybı yaşanmıştı.
Kabus Büyüsü ilk indiğinde, insanlar dünyanın kurtulduğunu sanıp birkaç yıl rahat nefes almıştı. O kıymetli günlerin coşkusunu ve iyimserliğini hala hatırlıyordu... ancak bu durum uzun sürmemişti.
Kısa süre sonra Kabus Kapıları açılmaya başlamış, hayatları yeniden korku ve kan gölüne dönmüştü. Ve şimdi, kapılar daha da güçleniyordu. Bu yeni yarıkları Üçüncü Kategori olarak sınıflandıran bir sistem bile önerilmişti. Henüz bir kanıt olmasa da Altıncı Kategori’ye kadar uzanan üç kategori daha olduğu teorileştirilmişti.
...Hatta belki Yedinci Kategori.
Böylesi bir dehşet neye benzerdi, Orum bilmiyordu ve hayal bile edemiyordu. Bildiği tek bir şey vardı: Gelecek, her yıl uyanış dünyasına giren daha korkunç varlıklarla birlikte tüyler ürpertici bir tırmanışa sahne olacaktı. Eğer insanlar hayatta kalmak istiyorsa, Kabus Büyüsü’nün bu zorbalığına ayak uydurmak zorundaydı.
Ölümsüz Alev’in başarısı işte bu yüzden bu kadar önemliydi.
Sadece yükseliş basamağına çıkan ilk insan olduğu için değil, bir kabusu fethetmenin mümkün olduğunu kanıtladığı için. Yükseliş’in, kurtuluşa giden o uzun ve dolambaçlı yoldaki bir diğer adım olduğunu gösterdiği için. Ölümsüz Alev onlara umut vermişti.
Orum kadehini yakındaki bir masaya bıraktı ve ağır düşüncelerini bir tabak atıştırmalığın ardına gizleme niyetiyle salonun uzak köşesine doğru ilerledi.
Karanlık gelecek üzerine kafa yorarken, duyduğu bulaşıcı bir kahkahayla dikkati dağıldı.
Başını çevirdiğinde, yetişkinlerin toplantılarında çocukların her zaman yaptığı şeyi yapan bir grup çocuk gördü; canları sıkılmış, eğlenceyi nerede bulurlarsa oraya dadanmışlardı.
Aralarında bir kız özellikle dikkat çekiyordu. On bir ya da on iki yaşlarındaydı; fırfırlı tuvaletiyle küçük bir prensesi andırıyordu. Gülümsemesi o kadar parlak ve içtendi ki Orum’un dudakları bile hafifçe yukarı kıvrıldı.
O sırada kız, kendisiyle aynı yaşlarda, ciddi görünümlü bir çocuğu elinden sürüklüyor ve heyecanla bir şeyler anlatıyordu:
"...Hadi ama Vale! Gerçekten bir Yankı gördüm. Hemen dışarıda!"
Çocuk hoşnutsuz bir tavırla dudaklarını büktü.
"Ama Madoc burada kalmam gerektiğini söyledi."
Kız küçümseyerek burun kıvırdı.
"O ne anlar be! Hem o kim oluyor da sana emirler yağdırıyor? Alt tarafı bizden bir yaş büyük!"
Orum bu sevimli ikiliyi tanımıştı. Çocuk, Muhafız’ın küçük oğluydu. Kız ise... Muhtemelen Ölümsüz Alev’in kendi kızıydı.
İçini çekip gülümseyerek bakışlarını kaçırdı.
"Küçük canavarlar..."
Orum hiç baba olmamıştı ama yeğenlerinin yetişmesine yardım ediyordu. Bir zamanlar, bu yeni çağın çocuklarının huzur ve sıcaklık dışında hiçbir şey bilmeden büyüyeceğini düşünürdü... ama kader gaddardı. Aksine; terör, kan, canavarlar, kayıplar ve ölümle çevrili bir dünyada büyüyorlardı. Kabus Büyüsü’nün hüküm sürdüğü bir dünyada yetiştikleri için, Orum’un kendi çağındaki çocuklardan çok daha sert ve vahşiydiler.
Bunu düşünürken başını kaldırdı ve olduğu yerde donakaldı.
O gürültücü gruptan ayrı, biraz daha büyük ve mahzun görünümlü bir kız daha duruyordu orada. Kimse onunla konuşmakla ilgilenmiyor gibiydi. Çok daha gösterişsiz olan elbisesinin donuk kumaşını tuhaf bir çekingenlikle çekiştirerek tek başına bekliyordu.
Ancak Orum’un dikkati elbisesinde değildi.
Sadece yüzüne bakıyordu; can yakacak kadar tanıdık olan o yüze.
Kime benzediğini hatırlaması birkaç saniyesini aldı.
Kız... Annesinin kopyasıydı.
Her şeyi unutan Orum, elinde olmadan ona doğru yaklaştı. Sesindeki bastırılmış duyguyu gizleyemeyerek sordu:
"...Küçük Ki?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.