Savaş alanının öbür ucunda Sid, can havliyle yuvarlanarak Felise ile birlikte çarpıştıkları o iğrenç kabus yaratığının devasa ağzından kıl payı sıyrıldı. İnsan ordusunun yaydığı parlak ışık ile etrafı kuşatan koyu karanlığın tam sınırında hareket eden bu canavar, hem devasa cüssesi hem de tarifi imkansız ürkütücü görünümüyle dehşet saçıyordu.
Mucizevi alevlerin çaresiz askerleri sarmalamasından sonra gidişat tamamen değişmişti. Saf ışığın içinde yıkanan ve onun parıltısıyla güçlenen askerler, umutsuzluğu bir kenara fırlatarak kendilerini yeni bir güçle savaşın ortasına atmışlardı. Sadece güçlenmekle kalmamışlardı; aldıkları yaralar da hızla iyileşiyor, arkasında tek bir iz bile bırakmadan kayboluyordu.
Sanki hepsi birer ölümsüz olmuştu.
Uyanmış sınıftan yüz binlerce kişiden oluşan ölümsüz bir ordu... Bundan daha korkunç ne olabilirdi?
Uçsuz bucaksız bir sel gibi üstlerine akan korkunç canavar sürüsü birdenbire gözlerine o kadar da ürkütücü görünmemeye başlamıştı. Ancak asıl sorun da tam burada yatıyordu. Askerler kendilerini ölümsüz gibi hissetseler de aslında değillerdi. En ağır yaraları bile bir an içinde sarabiliyorlardı ama biri doğrudan öldürülür ya da paramparça edilirse, o mucizevi alevler bile onu kurtarmaya yetmezdi.
Bu yüzden savaş henüz bitmemişti ve hayatta kalmanın hiçbir garantisi yoktu.
Sid, üstüne doğru atılan kabus yaratığından sıyrılmak için kendini yere atarken tam da bu yüzden avazı çıktığı kadar küfrediyordu.
Ancak...
Kabus yaratığı ona ulaşamadı.
Savaş alanında buz gibi bir rüzgar esti ve gölgeler harekete geçti. Bir sonraki an, havada süzülen canavar büyük bir gürültüyle yere çakıldı, çırpındı ve korku dolu bir çığlık attı. Arkasındaki karanlığın içinde devasa bir şey vardı; onu yere çivilemiş, canını yakıyordu.
Sid şaşkınlık ve dehşet içinde izlerken, o devasa canavar göz kırpma süresi kadar kısa bir sürede karanlığın derinliklerine doğru sürüklendi. Çığlığı bir anda kesiliverdi.
Gözünün ucuyla görebildiği tek şey, korkunç bir gaga, cılız ve çarpık uzuvlar ile siyah tüylerden ibaret bir yığındı.
Çoktan unuttuğunu sandığı derin bir korku, yüreğinin en karanlık köşesinden uyanıp buzdan pençeleriyle kalbini kavradı.
Sid, Felise'e bakarak titredi ve şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez bir ses tonuyla mırıldandı:
"K-kule Habercisi mi? O şey bir Kule Habercisi miydi?"
O lanetli yaratıklardan birinin Tanrı Mezarı'nda ne işi vardı?
Aynı anlarda, savaş alanının dört bir yanında, gölgelerden oluşan sessiz bir ordu kızıl ormanın dehşet saçan yaratıklarının üzerine çöktü.
Büyük orduların deneyimli savaşçılarının bile daha önce hiç görmediği, beyaz kemikleri kana bulayan korkunç bir katliam başladı.
Savaş alanının bir köşesinde Revel, gün ışığında savaşa katılabilmek için kusurunun bedelini ödemiş, bembeyaz kesilmiş ve halsiz düşmüş bir halde yerde diz çökmüştü. Kımıldayacak gücü bile kalmamıştı.
Devasa bir ulu canavar tarafından yutulmak üzereyken, çakal kafalı bir devin gölgesi canavarın üstüne atıldı; hemen ardından kurt benzeri devasa bir savaşçının gölgesi dişlerini yaratığın boğazına geçirdi.
Genç kadının gözleri hayretle açıldı.
Bir başka köşede ise Seishan, Cassie ve Moonveil omuz omuza çarpışıyordu. Moonveil, beyaz alevler sayesinde yaralarından kurtulmuş olsa da hala biraz sersemlemiş durumdaydı. Etrafları örümcek benzeri iğrenç canavarlardan oluşan bir sürüyle sarılmışken, göz alıcı güzellikteki bir kadının ikiz gölgeleri sürünün arasına dalarak yaratıkları paramparça etti.
Tüm cephe boyunca askerler, karanlığın içinden bir nehir gibi akan bu tekinsiz ve sessiz gölge ordusunun düşmanlarını biçişini hem hayranlık hem de dehşet içinde izliyordu. Gölgelerin çoğu, parlak orduyu kuşatan kabus yaratıkları kadar korkunçtu; yine de onları kimin yönettiği konusunda en ufak bir şüphe yoktu.
"Gölgelerin Efendisi!"
Bu karanlık orduyu unutulmuş bir cehennemin dibinden çağırıp getirenin o tekinsiz paralı asker aziz olduğunu anlamamak imkansızdı. Zira onun meşhur kuklası bu sessiz taarruzun en önünde gidiyor, altındaki o korkunç küheylanın üstünde siyah kılıcını bir sağa bir sola savurarak güçlü canavarların canını tıpkı ölümün tırpanı gibi biçiyordu.
Miğferinin siperliğinin arkasından öfkeyle parıldayan iki kızıl alev yükseliyor, arkasında ikiye bölünmüş cesetlerden oluşan bir patika bırakıyordu.
Ancak askerlerin tanıdığı tek varlık bu zarif karanlık şövalye değildi.
Cephenin dört bir yanında, Kabuslar Zinciri sırasında Antarktika Merkezinde bulunmuş olanlar, koca bir dağ gibi yükselen düşmüş titan Goliath'ın heybetli figürünü görünce bir an duraksadı.
Ateş Muhafızları ve Nedimeler, Unutulmuş Kıyı'nın o aşina oldukları kabus yaratıklarını seçebiliyordu.
Diğerleri ise Tanrı Mezarı'nın fethi sırasında gözlerinin önünde can veren korkunç yaratıkların o devasa siluetlerini karşılarında görünce dehşete kapılmıştı.
Sanki Ölüler Diyarı'nın kapıları sonuna kadar açılmıştı.
Bu durum savaş alanının her yerinde tekrarlanıyor; askerlerin yüreğine aynı anda hem rahatlama hem minnet hem de tarifsiz bir korku salıyordu.
Bu sessiz ordunun Gölgelerin Efendisi'ne ait olduğunu bilseler bile, ondan ve onun getirdiği bu karanlıktan korkmamak elde değildi.
Savaşın başka bir noktasında Rain derin bir iç çekerken kılıcını bir anlığına aşağı indirdi. Yanındaki Tamar, bembeyaz bir yüzle etrafı izliyordu. Kanatlı Şövalye ise gözlerini gökyüzüne dikmiş, uçuşan kılıç fırtınasının ardında yarı yarıya gizlenmiş halde süzülen tuhaf bir figüre bakıyordu.
"Bu... bu... Kış Canavarı."
Sesi nefret ve ihtiyatla titriyordu.
Rain ona uzun uzun baktıktan sonra kendini gülümsemeye zorladı.
"Merak etme. Bu şeylerin bize zarar vermeyeceğine eminim. Sanırım hepsi abimin yaratıkları."
Telle ve Tamar aynı şaşkın ifadeyle ona döndü.
"Abin mi?"
"Senin bir abin mi var?"
Rain utançla öksürüp ensesini kaşıdı.
"Şey... evet. Aslında onunla zaten tanıştınız."
Tamar tek kaşını kaldırdı.
"Tanıştım mı?"
Üstlerine doğru hızla gelen başka bir kabus yaratığını fark eden Rain, kılıcını tekrar havaya kaldırdı.
"Evet. Abim... o aslında..."
Cümlenin geri kalanı, üzerlerine atılan canavarın vahşi kükremesi arasında kaybolup gitti.
Çok uzaklarda, Kraliçe'nin o devasa bedeni bembeyaz alevlerin dansıyla cayır cayır yanıyordu. Kendi etini tırnaklayarak üzerini kaplayan yangını söndürmeye çalışıyor ama nafileydi.
Bu etten kukla, Ki Song'un onu yenileme hızından çok daha büyük bir süratle küle dönüyordu. Aynı esnada Nephis, Ki Song'un ruhunu yok etme hızından daha hızlı bir şekilde kendi ruhunu iyileştiriyordu...
Ta ki Kraliçe taktik değiştirip bedeninin aldığı hasarı başka yönlere aktarana kadar.
Neredeyse aynı saniyede, savaş alanındaki sayısız kukla birer meşale gibi tutuşarak küle döndü.
Bir an sonra çok daha fazlası yandı, bir an sonra daha da fazlası...
Bu durum Ki Song'a biraz zaman kazandırdı. Sinsi yeteneğinin tüm gücünü Nephis'in üzerine salarak bu amansız yıpratma savaşında geçici olarak onunla kafa kafaya gelmeyi başardı.
Ancak savaş alanında artık o kadar fazla kuklası kalmamıştı.
Kalanlar da zaten beyaz alevler tarafından hızla yakılıyor ve gölgeler tarafından birer birer katlediliyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.