Gölgeler Meclisi

Çok uzaklarda, devasa bir omuz kemiği, çorak ve küllü yabanın üzerinde adeta yüzen bir dağ sırası gibi asılı duruyordu. Ölü tanrının bu sağ kolu, Mezarkabir’i uzaklardaki Aynehri Ovası’na ve oradan da Kuzgunyürek’e giden yola bağlıyordu.

Kısa süre öncesine kadar üzeri kızıl bir ormanla kaplıydı. Ancak şimdi o balta girmemiş vahşi doğadan eser kalmamıştı. Al orman askerler tarafından haritadan silinmiş, bembeyaz kemik yamaç, bulutlu ama parlak gökyüzünün altında göz kamaştırıcı bir şekilde parıldıyordu.

Sonra bir hareketlilik oldu.

Gökyüzünden aniden küçük bir kuş beceriksizce süzüldü ve son sürat kafa üstü kemik yüzeye çarptı. Siyah karga yerde bodoslama sekti, birkaç kez yuvarlandı, ardından hemen ayaklarının üzerine dikilip sersemlemiş kafasını iki yana salladı.

Bir süre öylece hareketsiz kaldıktan sonra birdenbire coşkun bir gölge seline dönüştü.

Dalgalanan o karanlık, sonunda Gölgelerin Efendisi’nin o tehditkâr suretini aldı. Sunny, boş gözlerle ufka baka kaldı. Normalde tam da şu sıralar Song Ordusu’nun mühimmat konvoyuna pusu kurmaya hazırlanıyor olması gerekiyordu.

Ama... nasıl yapacaktı ki... zihni bu haldeyken... bunu nasıl başaracaktı...

Ölü tanrının koluna düştüğü için zaten şanslı sayılrdı; doğrudan Kül Denizi’ne de çakılabilirdi. Öyle bir şey olsaydı... herhalde...

Ne düşünüyordu böyle?

Daha doğrusu, neden hâlâ bunları düşünüyordu ki?!

Kafasını kararlılıkla iki yana sallayan Sunny, kendini geriye doğru bıraktı ve dört şaşkın gölgeye bölündü. Bedenlerinden birinin kontrolünü tamamen serbest bırakmıştı, çünkü dikkatini şu an birkaç farklı bedene bölmeye hiç mi hiç niyeti yoktu.

Gölgeler kafa karışıklığı içinde birbirine baktı.

O an onları kontrol eden kimse olmadığı için ne yapacaklarını bilememişlerdi. Birkaç saniye sonra...

Yaramaz gölge birden kollarını havaya kaldırıp zafer kazanmışçasına kendi etrafında döndü. Ardından yoldaşlarına gururlu ve fazlasıyla memnun bir bakış fırlattı.

Kibirli gölge normalde kardeşine küçümseyen bir bakış atardı ama bu sefer büyüklük gösterip kendini tuttu. Hatta çenesini her zamankinden daha da yukarı kaldırarak, etrafına son derece belirgin bir gurur ve hoşnutluk havası saçtı.

Adeta şöyle diyordu:

"Nihayet. Her şey olması gerektiği gibi."

Kibirli nihayetinde asil bir gölgeydi. Efendilerinin gerçek bir prensesle birlikte olmasını gönülsüzce de olsa onaylayabilirdi; ne de olsa efendisi sonunda, ömründe bir kez olsun... şanına yakışır bir iş yapmıştı.

Deli gölge bile mutlu görünüyordu. Ya da en azından heyecanlıydı. Bu kaçık gölgenin ne hissettiğini anlamak genelde zordu ama bugün keyfi yerinde gibiydi. Belki de gereğinden fazla yerindeydi.

Yalnızca ürpertici gölge her zamanki halini koruyordu. Aslında tam olarak öyle de denemezdi... Tüm bu duruma anlam verememiş gibiydi. Ve biraz da sıkılmıştı.

O ifadesizce baka kalan gözleri, sessiz bir soruyu fısıldıyor gibiydi:

"Neler döndüğünü tam anlamıyorum ama bizim yakında birilerini öldürmeye başlamamız gerekmiyor muydu? Kimse var mı orada? Önemli işlere odaklanabilir miyiz artık? Pişt!"

Neden kimse onu dinlemiyordu?

Diğer üç gölge onu tamamen görmezden geldi.

Ürpertici kafasının arkasını kaşıdı.

Yine de her şey kötü sayılmazdı. En azından insan anatomisi hakkında yeni şeyler öğreniyordu.

Doğrusunu söylemek gerekirse...

Oldukça büyüleyiciydi.

Aradan epey zaman geçtikten sonra, kibirli gölge bir kez daha o ürkütücü Gölgelerin Efendisi formuna büründü. Ancak... artık pek de ürkütücü sayılmazdı.

İçinden neşeyle bir melodi mırıldanırken o korkutucu havayı korumak pek kolay olmuyordu. Sunny, ancak birkaç dakika sonra kendi kendine mırıldandığını fark etti ve hemen susup kendini topladı. Yine de yüzündeki o aptal gülümsemeyi silmeyi akıl edememişti. Gerçi yüzü Weaver’ın Maskesi’nin arkasında gizliydi, bu yüzden zaten kimsenin ruhu duymazdı.

Diğer üç gölge ona tuhaf tuhaf bakıyordu.

Ürpertici ve deli gölgenin bakışları gerçekten garipti. Yaramaz ise... ne hissettiğini fazlasıyla açık ediyor, adeta dalga geçiyordu.

Sunny sırıttı.

"Kesin sesinizi."

Ancak sesine o sert tonu vermeyi bir türlü becerememişti.

"O ne anlar ki zaten..."

Etrafına bakınıp odağını toplamaya çalışan Sunny, gökyüzüne ihtiyatlı bir bakış fırlattı. Ardından bir gölgeye dönüşerek beyaz kemiğin pürüzsüz yüzeyinde hızla süzüldü.

Buluşma yerine zaten geç kalmıştı...

Bir süre sonra, Song Ordusu askerlerinin ölü tanrının kolu üzerine inşa ettiği yola ulaştı. Buna pek yol denemezdi aslında; kadim kemiğin o neredeyse yok edilemez yüzeyine, bir Hükümdar bile düzgün bir şey inşa edemezdi. Bunun yerine, yerle bir edilen ormandan topladıkları tomrukları yere dizmiş, üzerlerini de ziftle sabitlemişlerdi.

Mühimmat kervanları, ağır yük arabalarını yokuş yukarı çekmek için bu yolu kullanıyor ve nihayetinde Köprücük Kemiği Ovası’na giden geçide ulaşıyorlardı. Artık Ki Song bizzat Mezarkabir’e indiği için Song Ordusu’nun kendi rüya kapısı vardı; bu sayede ikmal durumları eskisi kadar vahim değildi.

Fakat bir rüya kapısının da yapabileceklerinin bir sınırı vardı. İlk olarak, kapıdan yalnızca uyanık dünyadan gelen yükler geçirilebiliyordu ve bunların çoğu alelade malzemelerdi. İkinci olarak, uyanık dünyadaki ikmal altyapısı apaçık bir hedefti; Gece Hanedanı’nın çöküşünden sonra artık kimse savaşın sadece Rüya Âlemi ile sınırlı kalacağına inanmıyordu.

Karşı taraftan gelen ikmal akışı her an kesilebilirdi, bu yüzden her iki ordu da kendi egemenlik alanlarıyla olan lojistik bağlarını koparmamak için canla başla çalışıyordu.

Sunny’nin görevi ise Song Ordusu’nu arkadan vurup bu bağı koparmak, onları sürekli huzursuz etmekti.

Bir an için geçidin kendisini yok etmeyi düşünmüş ama sonra vazgeçmişti. Geçit, düşmanın ana karargâhına ve Mezarkabir’deki tek hisarlarına çok yakındı. Gerçekten güçlü biriyle, hatta belki de Kraliçe’nin bizzat kendisiyle karşılaşma riski göze alınamayacak kadar büyüktü.

Bu yüzden işe tek bir kervanla başlamaya karar vermişti.

O kervanlar da kolay lokma sayılmazdı tabii. Malzemeler hem uyanmış askerler hem de yükselmiş subaylar tarafından korunuyordu. Hatta zaman zaman askerlerin arasında bir aziz bile bulunabiliyordu; ne de olsa Song Klanı’nda bunlardan bolca vardı.

Daha da kötüsü, arabaları canavar terbiyecisinin köleleri çekiyor, yollarda da onlara ölü hacılar eşlik ediyordu.

Kraliçe’nin gözü bu kervanların üzerindeydi, bu yüzden Sunny’nin saldırıyı jet hızıyla bitirip kaybolması gerekiyordu.

Fakat... öngörülemeyen bazı durumlar yüzünden hızlı davranma şansını zaten kaybetmişti...

Yine de her saniyesine değmişti elbette, bundan en ufak bir şüphesi bile yoktu. Sunny sırıtmadan duramıyordu.

"Odaklan! Boşa harcayacak vakit yok."

Uzakta, kervanın başını şimdiden görebiliyordu... Ancak ne yazık ki, şu an kafasını işine vermesi kesinlikle imkânsızdı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.