Sunny yorgun omuzlarına masaj yapıp esnedi. Bir Aziz, üstelik oldukça sıra dışı biri olduğundan kolay kolay yorulmazdı. Yine de son maraton onu biraz yıpratmıştı. Revel ile çarpışmaktan tutun da Gölgelerle ve Yadigar’larla bütünleşmeye, bir hafta boyunca hiç durup dinlenmeden dokuma yapmaya kadar... Zihni acilen bir mola vermeliydi.
Özellikle de ne Gölgelerin Efendisi’nin ne de Rain’in öğretmeninin dinlenmeye tek bir saniye bile vakti olmadığı düşünülürse.
Kafasını iki yana sallayan Sunny, saklama çantasını eline aldı, tokasını açıp geri kalan Yadigar’ları içine yerleştirdi. İşini bitirdikten sonra nihayet Işıltılı Çarşı’nın bodrumundan çıktı; tek isteği ikinci kattaki lüks yatağına çat diye uzanıp uyumaktı.
Ancak bunu yapmadan önce kapıya doğru yürüdü ve Gümüş Çan’ı her zamanki yerine, kapının üzerine astı.
"İşte oldu. Şimdi daha iyi."
Sunny bir an kapıdaki çana bakakaldı.
'Aslında biraz komik.'
Daha önce hiç evinin olmamasından yakındığında, kendisi gibi yurdundan edilmiş bir başka Aziz olan Noctis, ona içten ve derin bir tavsiyede bulunmuştu. Noctis kendine Tapınak’ı inşa edip orayı yuva bellemişti, pekiyse kendisi...
Sunny’nin ise Işıltılı Çarşı’sı vardı.
Gittiği her yere kelimenin tam anlamıyla peşinden gelebilen, böylece bir daha asla kaybetmeyeceği bir ev yaratması, içindeki o marazi kaybetme korkusunu nasıl da gözler önüne seriyordu.
Yine de bu yöntem harika işliyordu. Sonuçta Bastion’dan ayrılıp Tanrımezarı’na gelmiş olmasına rağmen hâlâ kulübesinde son derece konforlu bir hayat sürüyordu.
Sunny gülümsedi.
'...Sanırım ben bir dahiyim.'
Uzak bir gelecekte Harikulade Taklitçi’nin nasıl görüneceğini hayal etti bir an. Acaba o gün geldiğinde Nephis ile birlikte mi yaşıyor olurlardı? Umuyordu ki öyle olurdu.
Bu sıcacık kulübede Neph ile geçireceği sakin bir hayatı düşlemek Sunny’nin gülümsemesini genişletti. Tabii iç mekanda bazı değişiklikler yapması gerekecekti. Kızın kesinlikle kendine ait bir gardıroba ihtiyacı olacaktı... Dahası, Neph’i tanıyorsa, her şeyden önce bir eğitim alanına ihtiyaç duyacaktı. Birkaç oda daha eklenmeliydi. Bir banyo daha, bir çalışma odası, bir kütüphane...
Bir... bebek odası mı?
Sunny hafifçe öksürdü.
Ardından yüzündeki gülümseme biraz soldu.
'Doğru ya.'
İkisinin bir geleceği olacaksa bile, bu ancak Yüce mertebesine ulaştıklarında mümkündü. Bu da Nephis’in bir kraliçe olacağı anlamına geliyordu; büyük ihtimalle insanlığın tek lideri olacak, Rüya Alemi’ndeki tüm insan bölgesi ve yavaş yavaş çökmekte olan ana dünyaları onun omuzlarında yükselecekti.
Bir kraliçe ise mütevazı bir kulübede yaşayamazdı.
Sunny içini çekti.
'Yine de bu bir sorun değil.'
Harikulade Taklitçi’nin bir diğer harika yanı da şekil değiştirebilmesiydi. Alacağı şeklin büyüklüğü ve karmaşıklığı Sunny’nin ruhunun gücüne bağlıydı; yani kendisi bir Hükümdar olduğunda, bu kulübe pekâlâ görkemli bir saraya dönüşebilirdi.
Sunny yüzünü ovuşturdu.
Amma da tuhaf şeyler düşünüyordu.
'Hadi ama, uyku vakti.'
Arkasını dönüp merdivenlere yöneldi. Ancak henüz basamaklara varamadan Gümüş Çan çaldı ve Aiko, yüzünde neşeli bir gülümsemeyle yemek salonuna girdi.
Onu fark edince olduğu yerde kalakaldı.
"Patron! Bodrumdan çıktın mı?"
'Sanki bodrum katında yaşayan bir ucubeymişim gibi bu kadar şaşırmasına gerek yoktu herhalde!'
Sunny kızı birkaç saniye süzdükten sonra başıyla onayladı.
"Evet. Hayırdır, neden bu kadar mutlusun?"
Minyon kız sırıttı.
"Şey... Aziz Tyris nihayet kampa döndü. Bu da demek oluyor ki en azından bir süre Bulutbozan fırtınaları kopmayacak. Of, o fırtınalar öyle sinir bozucu ki... Geçen sefer tam lavaboya gidiyordum ki fırtına koptu, tam dört lanet saat sürdü!"
Sunny kıza memnuniyetsiz bir bakış attı.
"Detaylar için teşekkürler. Son kısmı bilmesem de olurdu aslında."
Fakat hemen ardından kızın sözlerinin gerçek anlamı zihnine dank etti.
'Aziz Tyris döndü demek...'
Gök Akıntısı, Neph’in partisiyle birlikte seyahat ediyordu.
Bu da demek oluyordu ki Nephis de dönmüştü...
Gözleri parıldadı.
'Nihayet!'
Sunny gülümseyerek Aiko’yu tamamen unuttu, arkasını dönüp kapıya yöneldi.
Ancak kısa bir duraksamanın ardından, Gölge Adımı’nı kullanarak Işıltılı Çarşı’nın ikinci katına sıçradı.
Ne de olsa iki haftadır bodruma kilitli kalmıştı... Haliyle görüntüsü de pek iç açıcı değildi.
Nephis’in karşısına böyle pasaklı bir halde çıkmak kesinlikle kabul edilemezdi.
'Önce güzel bir duş...'
Sunny’nin, Nephis’in dönüşü için böylesine heyecanlanması son derece doğaldı... Ancak tüm Kılıç Ordusu da aynı heyecanı paylaşıyordu.
Ordu şu anda iki kampa bölünmüştü. Askerlerin büyük kısmı ana kampta kalırken, eski keşif birliği ise ölü tanrının göğüs kemiği üzerine kurulan ikinci kampa yerleşiyordu.
Şimdi Nephis ve partisi döndüğüne göre, birliklerin konuşlandırılması muhtemelen değişecekti; zaten kızın dönmesinin bu kadar uzun sürmesinin asıl sebebi, askerlerin iki kamp arasında daha rahat hareket edebilmesi için daha geniş ve güvenli bir yol açmaya çalışmasıydı.
İkinci kamp, Song Ordusu’na karşı açılacak savaşın öncü üssü olacak, ana kamp ise gerideki kale görevi görecekti. Benzer şekilde, şu anda Göğüs Kemiği Geçidi’nin derinliklerinde konuşlanmış olan birlikler, Kılıç Ordusu’nun en deneyimli askerlerinden oluşuyordu; Nephis’in, Ayörtüsü ile savaşırken kalenin büyük kısmını yakıp yıkmasının ardından insanların Kayıp Göl Kalesi adını verdiği o dehşet verici yeri fethetmek için düzenlenen cehennem gibi seferi sağ atlatmışlardı.
Ana kampta kalanlar da az savaş görmemiş, Köprücük Kemiği Ovası’nın doğu yakasını yavaş yavaş ele geçirerek kızıl veba sürülerine karşı çarpışmışlardı. Yine de keşif birliğinin o tüyler ürpertici yolculuğunu ve Kayıp Göl için verilen o yıkıcı savaşı sadece kulaktan kulağa yayılan söylentilerden biliyorlardı.
Bu dedikoduların arkasında kim vardı bilinmez; belki moralleri yüksek tutmak isteyen Valor Klanı’nın büyükleri, belki de bizzat Cassie’ydi. Ancak anlatılanlar Yaz Şövalyesi’ni, Gölgelerin Efendisi’ni ve özellikle de Değişen Yıldız’ı adeta birer efsane kahramanı gibi gösteriyordu.
Her ne kadar vaktinin çoğunu bodruma kilitlenmiş halde geçirse de Gölgelerin Efendisi hakkında neler konuşulduğundan haberdardı. Eğer bizzat o gizemli Aziz kendisi olmasaydı, o da Gölgelerin Efendisi’nin ne kadar muazzam bir figür olduğuna inanmaya başlayabilirdi.
Gizemli, son derece güçlü ve ürpertici derecede acımasız. Karanlığı ve ölümü birer silah gibi kullanan, korkunç yaratıklardan oluşan bir güruha liderlik ederek sayısız canavar sürüsünü katleden gözü pek bir savaşçı... Ve aynı zamanda, en ölümcül tehlikeler karşısında bile askerlerini hayatta tutmayı başaran hesapçı, kurnaz bir komutan.
'Eh... Aslında fena bir adam sayılmam.'
Sunny bazen kendisinin ne kadar inanılmaz bir güce ulaştığını unutuyordu; gerçi karşılaştığı düşmanların seviyesinin her seferinde ondan daha hızlı yükselip akılalmaz boyutlara ulaştığı düşünülürse, bu konuda onu suçlamak zordu.
Fakat sıradan bir uyanmış gözünden bakıldığında, Gölgelerin Efendisi gerçekten de mantık sınırlarını zorlayan, karanlık ve dehşet verici güçlere sahip, mutlak bir canavar gibi görünüyordu.
Kılıç Ordusu’nun askerleri doğal olarak onun kendi yanlarında savaşmasından ötürü kendilerini şanslı addediyordu. Song Ordusu’nun askerleri ise yakında gölgelerden korkmayı acı yoldan öğreneceklerdi.
...Neyse ki hiçbiri, Gölgelerin Efendisi’nin aslında Sunny’nin yalnızca yarısı olduğunu ve gerçek gücünün sadece yarısını kullanabildiğini bilmiyordu.
Bilselerdi, herhalde geceleri yataklarında huzurla uyuyamazlardı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.