Çaresizliğin Dipten Gelen Sesi

Çok değil, bundan kısa süre önce...

Sid, göğüs zırhının eğrilen, yırtılan metalinden süzülen kanlar eşliğinde yere yığıldı. Kan ağzından da boşanıyordu ama o daha çok zırhı için endişeleniyordu. Yadigarı son nefesindeydi, her an bir kıvılcım yağmuruna dönüşerek yok olabilirdi.

Yazık olacaktı, çünkü o büyüleyici demirci, usta Sunless bu zırhı bizzat onun için geliştirmişti. Daha da önemlisi, zırhın altına neredeyse hiçbir şey giymemişti. Kraliçe'nin cansız kuklalarından birine dönüşmek zaten yeterince kötüydü ama savaş alanında sadece iç çamaşırlarıyla ölü bir biçimde dolanma fikri kelimenin tam anlamıyla utanç vericiydi.

Ah, çok rezilce olurdu.

Kılıcına uzandı ve kendisini yere fırlatan o kabus canavarından kaçamayacağını çok iyi bilerek başını kaldırdı.

Devasa canavar, çürümüş dişlerinin arasından köpüklü salyalar akıtarak tepesinde dikiliyordu. Ancak dişlerini geçiremeden, hırpalanmış kırmızı bir elbise giymiş ince bir figür Sid ile canavarın arasında belirdi ve inatla yerini korudu. Elindeki dalgalı hançer, bu korkunç yaratığın devasa cüssesinin yanında oyuncak gibi kalıyordu.

Felise, seni budala...

Birlikte ölmeye can mı atıyordu bu kız?

Sid nihayet kılıcının kabzasını kavradı ve ayağa kalkıp kalkamayacağını düşündü. İkisi de muhtemelen yolun sonuna gelmişti.

Yine de yan yana çok güzel iki ceset olurlardı. Yani, her şeyin iyi bir yanı vardı.

Kılıcını baston gibi kullanan Sid, inleyerek ayağa kalktı.

Biraz ötede, Ray ve Fleur o korkunç yaratık denizinde hayatta kalmak için çırpınıyordu. Savaşın kargaşasında Rani ve Tamar'ı çoktan kaybetmişlerdi ve etraflarındaki kabus canavarları, birkaç uyanmış savaşçının baş edebileceği türden değildi.

Ray gizlenerek kaçmayı düşünmüştü ama Fleur'u yanında götüremezdi. Onu arkasında bırakmaya da asla yanaşmadığı için ikisi de ucu ucuna hayatta kalabiliyordu.

Şimdilik hayattalardı işte.

Bir ara kendilerini, tanımadıkları iki ustanın arkasını kollarken buldular. Yaşlarına ve zırhlarına bakılırsa bu ustalar Kılıç Ordusu'nun asil sülalelerinden gelen şövalyelerdi. İki genç şövalye de perişan haldeydi ama içlerinden biri neredeyse can çekişiyordu; kafasındaki derin yarıktan oluk oluk kan akıyor, sayıklayarak merhamet dileniyordu.

"Hey, Mercy... Sen... Sen de gördün, değil mi?"

Diğer usta arkadaşını yakalayıp geriye doğru çekti ve genç adamı iğrenç bir canavarın pençelerinden kurtardı.

"Neyi gördüm?!"

Kanlar içindeki şövalye bir şekilde kabus canavarının kafasını uçurmayı başardı ve sendeleyerek doğruldu.

"O... O aşağılık herifi! O ahlaksız hovarda, usta Sunless'ı! O... O Gölgelerin Efendisi! Biliyordum. Sana söylemiştim! Bunca zamandır Leydi Nephis'i kandırıyormuş, sinsi zampara!"

Diğer şövalye — Mercy — ona endişeyle baktı.

"Kafana darbe mi aldın, Tristan? Dur, cevap verme... Almışsın işte. Her neyse, olamaz öyle şey..."

Tristan, yüzünden süzülen kanlara aldırmadan başını salladı.

"Hayır... Hayır, kendi gözlerimle gördüm! Ta kendisi!"

Tam o anda Fleur çığlık atarak yere düştü. Ray de sarsıldı, aniden nefes almakta zorlanmaya başlamıştı. Zihinlerini kavrayan dehşet verici, çıldırtıcı bir varlık her yanı sardı ve önlerinde yeni bir kabus canavarı belirdi. Bu, diğerlerinin hepsinden çok daha korkunçtu.

Yüce bir varlık.

Mercy'nin yüzü kireç gibi oldu, Tristan ise kılıcını dermansızca kaldırdı. Bu yaralı ve bitkin halleriyle yüce bir canavara karşı hiç şansları yoktu. Ama başka ne yapabilirlerdi ki?

Bu korkunç varlığın gözlerini diktiği o baskı altında hareket etmek bile işkenceydi; yaratık tek bir hamleyle dördünü birden un ufak edebilirdi.

Tüm umutlar tükenmiş gibiydi...

Ta ki gökten devasa bir şey düşüp yüce kabus canavarının üzerine inene, onu dümdüz edene kadar.

Bu gelen...

Ray gözlerine inanamayarak bakakaldı.

Cam pencereli, ahşap verandalı, şirin bir tuğla kulübeydi.

Nasıl yani?

Kanlar içindeki canavar kulübenin altında kıpırdandı, postundan fırlayan keskin kemik parçaları göze çarpıyordu. Ancak kaçamadan, tuğla duvarın tam ortasında korkunç bir ağız açıldı ve kulübe, sayısız keskin dişiyle yüce canavarı ısırıp kafasını gövdesinden ayırdı.

Ne?

Ray, Fleur, Mercy ve Tristan donakaldı, gözlerini bu korkunç kulübeye dikip öylece kalakaldılar. Bir an için etraflarını saran canavar denizini bile unuttular.

İşte o an kulübenin kapısı açıldı ve verandada, ahşap zemin üzerinde hafifçe süzülen ufak tefek bir genç kadın belirdi.

Beti benzi atmış bir halde onlara baktı ve bağırdı:

"Ne bekliyorsunuz orada?! Yaşamak istiyorsanız içeri girin, budalalar!"

Ray bir an için havada süzülen o ufak tefek güzele baktı, ardından onun arkasındaki dehşet verici manzarayı görüp ürperdi. Kapının ardındaki geniş oda cesetlerle doluydu, yerlere kan sıçramıştı. Obur, insan yiyen bir canavarın karnı gibiydi adeta.

İçi ürperdi.

Ne tuhaf bir canavar böyle...

En korkuncu da bazı bedenlerin hâlâ kıpırdıyor olmasıydı; sanki diri diri yutulmuşlardı.

Hayır, bir dakika. Onlar ceset değildi... Yorgunluktan yere yığılmış, yaralarını sarmaya çalışan düzinelerce yaralı askerdi!

Ray bir an tereddüt etti.

Sonra Fleur'u kucağına alıp verandaya doğru atladı.

Aman, her neyse! Umrumda bile değil!

Şaşkına dönen iki usta şövalye de biraz duraksadıktan sonra titreyen seslerle küfürler mırıldanarak arkalarından içeri daldı.

Bir başka tarafta ise Rain, Tamar ve adı Telle olan o Tüy Şövalyesi ile omuz omuza savaşıyordu. İki büyük ordu için işler hiç iyi gitmiyordu, bu üçü için de durum farksızdı.

Özellikle de öldüremediği için içi daralan, nefesiz kalan Rain için.

Yine de, her şeye rağmen...

Hissedebiliyordu. Göğsünde kabaran o isimsiz duygu, gitgide daha net, daha belirgin bir hal alıyordu.

Uyanmakta olan yönüydü bu.

Ruhuna vurulmuş bir mühür yavaş yavaş çatlıyor, tamamen kırılmaya yaklaşıyordu. Bu felaket savaşın dehşeti, tüm bu anlamsız yıkıma şahit olurken hissettiği acı ve öfke, tüm bu hayatların heba olmasını engelleme arzusu...

Belki de yönünün kilidini açmak için tek yapması gereken, hissettiği bu duyguya bir isim vermekti.

Ancak doğru kelimeler zihnine gelmiyordu, sanki insan dilinde böyle bir kelime yoktu.

Ve üçü de yok olmanın eşiğindeydi...

Devasa bir canavar az önce yükselmiş bir şövalyeyi parça pinçik etmişti ve şimdi kan çanağına dönmüş gözlerindeki vahşi öfkeyle doğrudan onlara doğru koşuyordu.

Rain'in yüzü bembeyaz oldu ve elindeki kılıcı kaldırdı. Bu incecik çeliğin, canavarın kalın postuna çizik bile atamayacağını çok iyi biliyordu.

Ancak tam o sırada, karanlığın içinden gümüşi siyah çelikten örülmüş, gözlerinde cehennem ateşi gibi kırmızı alevler yanan korkunç bir figür fırladı. Pençeli dört el, üzerlerine koşan canavara uzandı, gövdesini delip geçerek o devasa yaratığı havaya kaldırdı. Ardından mide bulandırıcı bir sesle, kabus canavarını kanlar içinde dört parçaya ayırdı.

Kan, dört kollu iblisin karanlık zırhına dökülüp buharlaşırken, yaratık o alevli gözlerini doğrudan Rain'e çevirdi.

İblisin cehennemvari ağzı açıldı... İçeriden kulak tırmalayıcı bir ses yükseldi.

Doğrudan ona sesleniyordu.

"Koru... Teyzeyi..."

Rain gözlerini kırpıştırdı.

Efendim?

Teyze mi? Ben mi?

Karşısındaki devasa iblise şaşkınlıkla bakakaldı.

Ama... Ama o henüz yirmi bir yaşındaydi...

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.