Boş Kalan Beşik

NQSC’nin tam kalbinde, Jest’in o görkemli lüks dairesinin bodrum katında; kat kat zırhlı alaşımların ardında ve son teknoloji büyüteknik bir savunma sistemiyle korunan kare bir oda vardı. Odanın video duvarları, Rivergate’in muazzam panoramik manzarasını yansıtıyordu.

Burada yan yana iki uyku kapsülü duruyordu; bir zamanlar lüks ve pahalı olan bu cihazlar artık eskimiş, miadını doldurmuştu. Jest ve karısı onları bir zamanlar kullanmışlardı ancak artık her ikisi de birer usta oldukları ve uykularında Rüya Âlemi’ne gitmedikleri için, kapsüller son birkaç yıldır tozlanmaya terk edilmişti.

Gerçi pek de tozlu sayılmazlardı. Gerek temizlik robotları gerekse sıradan personel sayesinde koca daire pırıl pırıldı.

Fakat bugün, kapsüllerden birinin bir konuğu vardı.

Jest’in büyük oğlu orada huzur içinde uyuyor, Jest ise hemen yanındaki katlanır sandalyeye çökmüş, ifadesiz bir suratla onu izliyordu.

Tam iki gündür orada, tek bir kasını bile kıpırdatmadan oturuyordu.

Sadece zihni huzursuz ve diriydi.

Hadi evlat… Hadi. Baban hayatta kaldıysa sen de kalabilirsin. Sen benden çok daha iyisin. Başarabilirsin…

Oğlunun ilk belirtileri göstermesinden sonra büyüye yenik düşmesi uzun sürmemişti. Şimdi İlk Kâbus’un içindeydi, hayatta kalmak için savaşıyordu… Jest ise burada, hemen yanı başında ama ona yardım edemeyecek durumda çakılıp kalmıştı.

Yardım edemiyordu ve aynı zamanda kendini daha önce hiç olmadığı kadar çaresiz hissediyordu.

Komik değil miydi? Jest, hayatının ilk yirmi yılını ölümün kıyısında tutunmaya çalışarak geçirmiş, sonraki uzun yıllar boyunca da ölümle defalarca burun buruna gelmişti. Yine de kendini şu anki kadar güçsüz hissettiği bir an olmamıştı.

Belki de komikti ama büyü dünyaya indiğinden beri ilk kez, yüzünde bir gülümseme yeşertecek gücü kendinde bulamıyordu.

Hadi…

Gardiyan ile yaptığı her konuşma yavaş yavaş zihninde canlanıyordu. İkisinin başardığı her şey; o görkemli zaferler, imkânsızlıklara rağmen kazanılan başarılar, her soylu fedakârlık… Ve her kirli tezgâh, her soğukkanlı idam, daha büyük bir iyilik uğruna zayiat olarak görülen ve yitip giden her masum can; hepsi bugün içindi, değil mi?

Çocuklarının başı dik yaşayabileceği bir dünya inşa etmek içindi her şey.

Kan dökerek o dünyayı kurmuşlardı, o halde çocukları kesinlikle hayatta kalırdı, değil mi?

Büyü, Jest’i İlk Kâbus’a çağırdığında hiçbir şey bilmiyordu, hiçbir şeyi yoktu. Nasıl savaşılacağını, silahların nasıl kullanılacağını, yiyecek bulmayı ya da doğa şartlarından nasıl korunacağını bilmiyordu. Arketiplerin ne olduğunu, niteliklerin neden önemli olduğunu, ruh parçalarının nasıl toplanıp emileceğini de bilmiyordu…

Fakat oğlu bunların hepsini, hatta daha fazlasını biliyordu. Dünyanın en iyi eğitmenlerinden dersler almış, erken çocukluğundan beri bugüne hazırlanmıştı. Eğitimi hem derinlemesine hem de kapsamlıydı, hatta aşırıya kaçtığı bile söylenebilirdi… Jest ve karısı, insanlığın en iyi savaşçıları arasındaydı ve ellerinden geldiğince tüm bildiklerini ona aktarmışlardı.

Bu yüzden, kesinlikle…

Jest daha önce hiçbir şeye veya hiç kimseye dua etmemişti ama şimdi ediyordu.

Tanrılar ölmüş olsa da birilerinin onu duyacağını umuyordu.

Tanrılara, iblislere yalvarıyordu.

Hatta Kâbus Büyüsü’ne bile dua ediyordu.

Hadi…

Ancak duaları cevapsız kaldı.

…Görmeden önce hissetti. Atmosferde sezilmesi neredeyse imkânsız, belli belirsiz bir değişim oldu; sanki yeraltı odasındaki hava aniden ağırlaşmıştı.

Daha soğuk, daha karanlık ve daha tekinsiz bir hava.

Bu, Jest’in vücuduyla hissettiği bir şey değil, ruhuyla duyumsadığı bir ağırlıktı.

Gözleri hafifçe titredi.

Uyku kapsülünün parlak ışıklarla aydınlatılmış beşiğinde, oğlunun göz kapakları da titremeye başladı.

Bir an için Jest, o küçük hergelenin uyanıp gözlerini açacağını umut etti.

Fakat bunun yerine, oğlunun vücudu seğirdi, sonra gerildi ve dudaklarının arasından boğuk bir hırıltı yükseldi.

Derisinin altında bir şeyler hareket ediyordu; sanki kemikleri uzuyor, kendi yerlerini yeniden düzenliyor ve içeriden deriye baskı yapıyordu.

Jest, felç olmuş gibi sessizce izlemeye devam etti.

Nihayetinde…

Yavaşça ayağa kalktı ve bitkin adımlarla uyku kapsülüne doğru yürüdü.

Kenarına oturup oğluna sarıldı; onu sıkıca tutarken gittikçe şiddetlenen o sarsıntılara karşı direniyordu.

O tadı yeniden aldı… Dilindeki o tuzlu gözyaşları tadını.

Görünüşe göre hâlâ dökecek gözyaşı kalmıştı.

Tıpkı o gün, barakanın önünde olduğu gibi.

Jest ağzını açtı:

"Şşşt…"

Derin bir nefes çekti.

"Tamam evlat. Her şey yolunda. İyi iş çıkardın… Elinden gelenin en iyisini yaptın."

Elbette, şu an kollarında tuttuğu şey artık oğlu değildi.

Ama Jest onu daha da sıkı kavradı.

"Tamam… İyi iş çıkardın…"

Bir süre sonra…

Belki de bir sonsuzluk kadar sonra.

Jest bodrumdan çıktı ve kapıyı arkasından kapattı.

Karısının yukarıda, belirsiz haberlerin getirdiği o korkunç bekleyişle yarı ölü halde onu beklediğini biliyordu.

Ona şimdi anlatması gerekiyordu ama henüz onunla yüzleşecek kadar cesur değildi.

Bunun yerine duvara döndü ve ona yaslanarak ağır ağır soluklandı.

Zırhlı alaşımın soğukluğu alnına iyi gelmişti.

Ah…

Zihni boşalmıştı.

Ah…

Bir süre sonra gözlerini dikip bileğine baktı.

Orada, pahalı gömleğinin manşetinde…

Beyaz kumaş, kanla parlak bir kırmızıya boyanmıştı.

Jest bir süre manşete baktı, gözlerindeki o puslu ifade yavaşça dağıldı.

Aniden yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi.

Kanlı başka bir manşeti ve çok uzun zaman önce geçen bir konuşmayı hatırladı.

Ne demişti o zaman?

"Biraz zayiat. Talihsizlik ama kaçınılmazdı. Her halükarda, sonuç iyi."

Bu konuda ne kadar da soğukkanlıydılar. Neden olmasınlardı ki? Bu talihsiz olaylardan kaç tane yaşanmıştı? Sayısını unutmuştu. Jest, her biri için —hatta herhangi biri için— enerji harcayıp kederlenseydi, tüm ömrünü gözyaşları dökerek geçirmesi gerekirdi.

O ise kan dökmekle meşguldü. Sonuçta harç olmadan yeni bir dünya kurulamazdı ve birkaç tuğlayı, bir düzine ya da bin tanesini kırmadan bunu başarmak mümkün değildi; sayının ne önemi vardı ki?

Fakat o kırılan tuğlalar da birilerinin oğulları ve kızlarıydı.

Korkunç bir şekilde sırıttı.

"Yani… Bu benim cezam mı?"

Öyle miydi?

Ne yaptığını bile anlamadan başını geriye çekti ve kafatasını çatlatmak istercesine duvara vurdu.

Ama kafatası çatlamadı, elbette.

Bunun yerine zırhlı alaşım büküldü, çatladı ve yüzeyinde derin bir çöküntü oluştu.

Ne de olsa o bir ustaydı.

Ah, ah…

Dünya acımasızdı.

Tanrılar ölmüş, yerlerini Kâbus Büyüsü almıştı.

Ve büyü…

Kötücül bir tanrıydı.

Belki de layık olduğu tek tanrı buydu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.