Sunny kenar mahallelere geri döndü.
Rüya Alemi’nin vahşi köşelerinde geçen yıllardan sonra, NQSC adeta bir patlama gibi gelmişti. Sayısız hareket ve duygu dalgasının taarruzuna uğrayınca az kalsın yere kapaklanıyordu. Sesler, kokular ve sayısız manzara dört bir yanını sarmıştı. Hepsinden öte gölgeler vardı… Uçsuz bucaksız bir girdap gibi etrafını çevreleyen, hareket edip duran devasa bir gölge ordusu.
Bu yoğunluk karşısında neye uğradığını şaşırınca, köhne bir toplu konut kovanının tepesindeki terk edilmiş bir odada birkaç gün saklandı.
Zihni, yüz milyonlarca insanın arasında olmanın getirdiği bu duyusal aşırı yüklemeyi henüz kaldıracak durumda değildi. Gölge duyusunu dizginleyerek bir süre bekledi, kendini yavaşça insanlığın arasına dönmeye hazırladı.
Zamanla duyularını serbest bıraktı. Önce konut kovanının birkaç katını, ardından tamamını algısıyla kuşattı. Karanlıkta uzanırken, binlerce insanın zorlu hayatlarındaki acılarını, sevinçlerini ve mücadelelerini izledi.
Ardından gölge duyusu dışarıya doğru genişledi, kenar mahalleleri sokak sokak içine aldı.
Bir an için kendini görünmez, her şeyi bilen bir tanrı gibi hissetti. Algıladığı alan o kadar genişti ki zihni her bir gölgeye odaklanamaz, her insanı tek tek göremezdi. Yine de insan olmanın o yarı unutulmuş hissine geri dönmek için bundan daha iyi bir yol yoktu.
Rüya Alemi’nin zihnine vurduğu o vahşi yalnızlık kelepçesi yavaşça gevşedi. Yeniden bir insan gibi hissetmeyi hatırladı.
Uyanık dünyadaki statüsü hayli şüpheliydi. Resmi olarak varlığı yoktu. Teraslı mahalledeki eski evinde artık tatlı bir aile yaşıyordu. Parası, vatandaşlığı ve evi yoktu.
Tıpkı geçmişte, kenar mahallelerde bir sokak faresi olarak yaşadığı günlerdeki gibi.
Çok tanıdık bir durum.
Elbette şimdiki Sunny, gençlik halinden tamamen farklıydı. Artık bir azizdi; bu da sadece sıradan bir fare olmadığı, dünyadaki en güçlü, en acımasız ve en korkutucu fare olduğu anlamına geliyordu. Var olabilecek en yüce fareydi.
Gerçek bir fareler kralı.
Kenar mahallelerin kendisi de değişmişti. Buralar çok daha boştu, sanki birileri son birkaç yılda bu sefil yerin nüfusunu tırpanlamıştı. Uyanık dünyanın en dışlanmış insanlarının Rüya Geçitleri’nin cazibesine kapıldığını biliyordu; ne de olsa bedenlerinden biri Rain’i takip edip Ravenheart’a gitmişti. Fakat bilmekle gözleriyle görmek bambaşka şeylerdi.
"Burası bile değişebiliyormuş demek."
Kendini bir an köksüz hissetti. Yine de geçmişinin bu parçasının değişmesi iyiye işaretti.
Gölgelerin içinde hareket ederek kalacak daha iyi bir yer buldu ve iyice temizlendi. Sonra ucuz bir iletişim cihazı ile hatırı sayılır miktarda kredi ele geçirdi. Çocukken gözünde büyüyen, aşılmaz görünen şeyler artık nefes almaktan kolaydı.
Yiyecek ve barınak için kıvranmasına gerek yoktu. Şehir varoşlarında yaşayan diğer insanlardan korkmasına da gerek yoktu.
Burada hiç çaba sarf etmeden hayatta kalabilir, hatta dilediği kadar lüks bir yaşam sürebilirdi.
Ama dünya zaten yıkımın eşiğindeyken bunun ne anlamı vardı?
Geçmişin acıları artık umurunda değildi. O günlerin üzerinde hiçbir hükmü kalmamıştı.
O, kenar mahalleleri çoktan aşmıştı.
Kendini çekidüzen verdikten sonra iç çekti, bir gölgeye dönüşüp bağa uzandı.
Asıl bedeni hâlâ Fildişi Adası’na bağlıydı… Tabii ki Fildişi Adası çoktan Zincirli Adalar’ı terk etmişti ve Ezilme artık yoktu.
Adanın ayrılışıyla birlikte, uçan adaları havada tutan güç büyük ölçüde zayıflamış ve bölgenin çöküşünü hızlandırmıştı. Noctis’in Sığınağı Zincirli Adalar’ın sınırında olduğundan hâlâ güvendeydi fakat her yıl daha fazla ada Aşağıdaki Gökyüzü’ne düşüyordu. Birkaç on yıl içinde muhtemelen geriye hiçbir şey kalmayacak, Umut Krallığı’nın son kalıntıları da silinecekti.
Fildişi Kule hariç.
Sunny kendini Bastion’ın üzerinde bulmayı bekliyordu ancak görünüşe göre Nephis ve Cassie bir görevi tamamlamak üzere gönderilmişti. Güzel ada Kılıç Diyarı’nın semalarında süzülüyor, Ateş Muhafızları savaşa hazırlanıyordu.
Onları rahatsız etmedi ve fark edilmeden kenardan aşağı atladı.
Bir kargaya dönüşerek yere doğru süzüldü ve Fildişi Adası’nın uzaklaşmasını izledi.
Ardından, iç çekerek Nightmare’i çağırdı ve eyere tırmandı.
İşin komik yanı, hedefi kuzeydeydi.
Kenar mahallelerde durumu tartarken düşünecek bolca vakti olmuştu. Henüz somut bir planı olmasa da yaklaşan savaşta bir yerin çok büyük bir rol oynayacağını biliyordu.
Tanrımezarı adıyla bilinen bir Ölüm Bölgesi.
Bu yüzden rotasını oraya çevirdi.
Tabii oraya ulaşmak için önce Kılıç Diyarı’nın büyük bir kısmını geçmesi gerekiyordu.
Garip bir şekilde bu yolculuk dinlendirici geçiyordu.
Sunny, Rüya Alemi’nin en ölümcül bölgelerinde o kadar çok zaman geçirmişti ki insanların fethettiği bu topraklar huzurlu ve güvenli geliyordu. Tetikte olduğu sürece burada hiçbir şey onu ciddi şekilde tehdit edemezdi.
Şüphesiz Rüya Alemi hâlâ amansız ve tehlikelerle doluydu. Aşırı özgüven sinsice yaklaşan bir katildi ve tek bir hata hayatına mal olabilirdi; sadece artık onu öldürecek hatanın çok daha büyük olması gerekiyordu.
Yine de Sunny, besin zincirinin en tepesinde olmanın tadını çıkardı. Nightmare’in sırtında ilerlerken, gölgelerinden dördü gizli bir öncü birlik gibi uzaktan etrafını sararak onu takip ediyordu. Bu sayede herhangi bir tehlike daha tehdit oluşturamadan çok önce durumdan haberdar oluyordu.
İnsan yerleşimlerinden kaçındı ama zaman zaman gölgelerini haber toplasınlar diye oralara gönderdi. İki dünyadaki mevcut durum hakkında daha fazla şey öğreniyor, yavaş yavaş bir planın temellerini kafasında oturtuyordu.
Birkaç hafta sonra yolu bir dağ sırasıyla kesildi. Bu dağlar, o korkunç Oyuk Dağlar kadar heybetli olmasa da yine de tekinsiz bir şöhrete sahipti. Sunny küçük bir çocukken, bu dağlar Rüya Alemi’ndeki insan bölgesinin kuzey sınırını oluşturuyordu.
Valor’ın kuzeye doğru genişlemesinden sonra ise artık Kılıç Diyarı’nın kalbindeki doğal bir bariyer haline gelmişlerdi.
Sunny hafifçe şaşırmış bir ifadeyle dağları inceledi. Bunun sebebi tarihi önemleri değil, tamamen farklı bir durumdu.
Bu dağlar…
Olamaz.
Onları tanımıştı.
Sarp kayalık yamaçlar çoraktı ve sivri sırtlar karla kaplıydı. Ancak içlerinden bir dağ vardı ki diğerlerinin üzerinde yükseliyordu…
Engebeli ve yalnız duruşuyla dağ sırasının diğer zirvelerini gölgede bırakıyor, keskin kenarlarıyla gece gökyüzünü yarıyordu. Parlak bir ay, yamaçlarını hayaletimsi, soluk bir ışıkla yıkıyordu.
Burası, İlk Kâbusu’ndaki Kara Dağ’dı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.