Son Sığınak

Sunny yanılıyor olmayı her şeyden çok isterdi. Yalnızlıktan ve çaresizlikten aklını kaçırdığına inanmayı canıgönülden dilerdi. Hatta zihnini ele geçiren tuhaf, lanetli bir büyünün etkisi altında olduğuna bile razıydı.

Karşısında duran şeyin, korkunç bir canavarın yarattığı bir illüzyon olmasını ne kadar da isterdi.

Fakat için için, gözlerinin ona yalan söylemediğini biliyordu. Tam karşıda, kar ve buz kütlelerinin altında gömülü duran yer gerçekten de Kırk Dokuz Numaralı Ay Gözlemevi’ydi. Kâbus Zinciri sırasında Beth ve Profesör Obel ile ilk kez karşılaştığı o araştırma üssü. Düşmüş Zarafetin Alacakaranlığı’nın, Sunny’nin zamanında kurtarabildiği bir avuç insan dışındaki herkesi katlettiği o yer.

Eski gözlemevinin kubbesi hiç değişmemişti. Savunma kuleleri birer buz heykeline dönmüş olsa da alaşımlı duvarlar aynıydı. Bilim insanlarının, askerlerin ve yardımcı personelin bir zamanlar yaşadığı ve çalıştığı boş binalar da öylece duruyordu.

Araştırma tesisi, yıldızlı gökyüzünün altında, karların arasında boğulmuş bir halde yapayalnız yükseliyordu. Sunny ürperdi.

"N-nasıl..."

Ama nasıl olduğunu biliyordu. Rüzgâr Çiçeği onu uyarmıştı. Kendi dünyası gibi Sunny’nin dünyasının da bir gün rüya âlemi tarafından yutulacağını söylemişti. Bunun kaçınılmaz bir kader olduğunu zaten çoktan beri biliyordu.

Yine de bu sürecin bu kadar yakında başlayacağını hiç düşünmemişti.

Daha vaktimiz olduğunu sanıyordum.

Yüzünde çaresizliğin de ötesinde bir ifadeyle, boş tesisin ürkütücü görüntüsünü sindirmeye çalışarak bir süre hareketsiz kaldı.

Rüya âleminin ortasında alaşımlı duvarlar ve prefabrik yapılar görmek her şeyiyle çok yanlıştı.

Korkunçtu.

Sunny hissettiklerini tarif edecek kelime bulamıyordu. Gerçek dünyayı arkasında bırakmıştı ama gelecekteki yıkımının köklerine burada tanıklık etmek onu ta iliklerine kadar sarsmıştı.

Varoşların harap sokakları. İç şehirdeki o güzel teraslı mahalle. Kale gibi yükselen Uyanmış Akademisi. Rain’in okuduğu o prestijli okul. Bildiği, tanıdığı her şey yakında rüya âlemi tarafından yutulacaktı.

Daha da kötüsü, anılarının arka planını oluşturan tüm o yerler sadece başka bir dünyaya taşınmakla kalmayacak, Sunny’nin keşfetmeyi pek sevdiği türden unutulmuş harabelere dönüşecekti. Zamana yenik düşmüş, terk edilmiş ve iğrenç canavarlarla dolup taşan harabeler.

Kâbus büyüsünün pençesindeki bir dünyanın kasvetli geleceği buydu işte.

Tek bir farkla; gerçek dünyanın kalıntılarını gezip bir zamanlar burada kimlerin yaşadığını merak edecek tek bir kişi bile kalmayacaktı. Çünkü Sunny’nin dünyası, yutulacak son diyardı. Onların yaşamlarını ve mücadelelerini hatırlayacak hiçbir kaşif hayatta kalmayacaktı.

Gerçek dünya yok olup gidecekti. Belki bir yılda değil, hatta on yılda da değil...

Ama süreç zaten başlamıştı.

Sunny, sessizliğe gömülmüş araştırma istasyonunun önünde, karların üzerinde ne kadar süre diz çökmüş halde kaldığını bilmiyordu. En sonunda titreyen bacaklarının üzerinde doğruldu ve yıkık duvara doğru yürüdü.

Dalgın adımlarla Kırk Dokuz Numaralı Ay Gözlemevi’nin içinde bir süre dolandı.

O zamanlar buradan aceleyle ayrılmıştı. Ekibini ve iki sivil sığınmacıyı güvenli bir yere ulaştırdıktan sonra Kâbus’a binip geri dönmüş, fakat tesise bir daha girmeyerek ona sadece uzaktan bakmıştı. Düşmüş Zarafetin Alacakaranlığı herkesi alıp götürmüş, geride kimseyi bırakmamıştı.

Sunny daha sonra Naeve ve Aziz Kanbağı’nın yardımıyla o dehşet saçan canavarı öldürmüş olsa da bu boş üssün hatırası, kalbinde hâlâ çaresizlik ve iliklerine işleyen derin bir korku uyandırıyordu.

Gariptir ki şimdi de tam olarak aynı şeyleri hissediyordu. Tesiste neredeyse hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Çetin hava koşulları yüzünden bazı hasarlar oluşmuş, alaşımlı binaların dış cepheleri kar ve buzla kaplanmıştı ama içerisi şaşırtıcı derecede iyi durumdaydı.

Tabii ki tüm teknolojik aletlerin çalışması durmuştu. Fakat geride bıraktıkları maddi miras olduğu gibi duruyordu.

Kıyafetler, mobilyalar ve süs eşyaları. Mutfak gereçleri, yazı takımları ve sentetik kâğıtlar. Önemli veriler dijital olarak depolanmıştı ancak birçok bilim insanı notlarını elle yazma veya tahtalara karmaşık formüller çizme alışkanlığına sahipti.

İnsanların hayatları boyunca biriktirdiği o işe yaramaz eşyalar da oradaydı. Oyuncaklar, ufak tefek süsler ve manevi değeri olan hatıralar. Afişler, müzik aletleri ve el işleri.

Bunların bazıları zamanın akışıyla çürüyüp gidecekti. Ancak modern insanların ürettiği şeylerin çoğu aslında oldukça dayanıklıydı.

Gelecekte gerçek dünya medeniyetine yabancı biri burayı ziyaret etse, acaba bu tesiste can veren insanlar hakkında ne düşünürdü?

Bu kadim insanların zanaat ve mimaride mükemmelleşmiş, dahi ve hayranlık uyandırıcı kimseler olduğunu mu düşüneceklerdi? Büyüleyici sanat eserleri yarattıklarını, aydınlanma peşinde koştuklarını ve dünyayı yöneten gizemli ilkeler hakkında oldukça bilgili olduklarını mı?

Yoksa sert koşullarda yaşayan, işlevsel evlerini yüksek metal duvarlarla çevreleyen, savaşçı ve katı bir halk olduklarını mı? Ne de olsa buralarda her yerde silahlar ve askeri üniformalar da vardı.

Ancak ortada hiç ceset yoktu. Ne kemik ne de çetin bir savaşın izi. Burada ne olduğunu kimse bilemeyecek, en fazla, kaybolan sakinlerin kaderine karşı boş bir merak duyacaklardı.

Tıpkı Sunny’nin, Melun Tiran’ın hüküm sürdüğü o sarmaşıklarla kaplı şehrin kalıntılarında hissettiği kadar bir merak.

Ağzında acı bir tat vardı.

Çünkü Sunny, unutulmanın ne demek olduğunu herkesten çok daha iyi biliyordu.

Bazen hatırlanmamak, ölümden de beterdi.

Ah. Nefret ediyorum bundan.

Bu korkunç gerçekle henüz tam olarak yüzleşemediği için bir süre hareketsiz kaldı, ardından etrafta gezinmek üzere tesisten ayrıldı.

Burası gerçekten tuhaftı.

Araştırma tesisi bıraktığı gibiydi. Çevresindeki bazı yerler de tanıdıktı...

Ama geri kalan her şey yabancıydı.

Okyanus kıyısı buzun altında kalmış olabilirdi ama dağlar kesinlikle ortada yoktu. Bölgeyi daha detaylı araştırdıktan sonra Sunny yanılmadığından emin oldu.

Neredeyse tüm Antarktika’yı burada bulmayı beklemişti ama bir şekilde hiçbir yerde görünmüyordu. Ne dağlar vardı, ne otoyollar, ne de Gere ve onun küçük sığınmacı konvoyuyla karşılaştıktan sonra sığınak olarak kullandığı o yeraltı üssü.

Bunun yerine sadece uçsuz bucaksız bir buz düzlüğü uzanıyordu.

Sanki gerçek dünyadan küçük bir parça koparılmış, buraya taşınmış ve kâbusların yamalı dünyasına dikilmiş gibiydi.

Sunny ne kadar ararsa arasın, başka bir parça bulamadı.

Yine de rüya âlemi çok genişti.

Buzların arasında bir yerlerde kaybolmuş başka Antarktika parçaları da olabilirdi. Diğer bölgeler bambaşka yerlerde bulunabilirdi... Amerika’nın bir parçasının Fırtına Denizi’nde sürüklendiğini ya da Avrupa’nın bazı kısımlarının Unutulmuş Kıyı’nın batısında yer aldığını öğrense hiç şaşırmazdı.

Aramaya devam etmenin artık bir anlamı yoktu. Burada gerçek dünyaya ait bir parça daha bulsa bile hiçbir şey değişmeyecekti.

Sunny, tesisin karanlıkta kaybolduğu güneye doğru baktı.

Ardından kuzeye, uçsuz bucaksız buz kaplı ovaya çevirdi bakışlarını.

İçindeki o bilinmeyeni keşfetme arzusu, bu kasvetli keşifle birlikte bir anda sönüp gitmişti.

İç çeker

Harika Taklitçi’yi çağırıp kulübeye dönüşmesini emretti ve içeri girdi.

Zihni uyuşmuş, kalbi buz kesmişti.

Bu yüzden, uyumaya karar verdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.