Gösteri başladığında Sunny’nin içi hınç ve sitemle doluydu ancak oyun bittiğinde keyfine diyecek yoktu. Nephis’in kılıcıyla adeta dans edişini izlemek, ona çimlerin üzerinde bir şeyler ısmarlamak, kol kola girip acele etmeden yürümek ve birlikte romantik bir oyunun tadını çıkarmak… Gün tam anlamıyla harika geçiyordu.
Ne yazık ki birliktelikleri yakında son bulacaktı. Programda kalan tek şey lüks bir restoranda yenecek akşam yemeğiydi; sonrasında Nephis diğer sorumluluklarıyla ilgilenmek üzere birkaç günlüğüne, belki de bir haftalığına ortadan kaybolacaktı.
Bu yüzden bu yemek randevusunun hakkını vermeliydi.
Rakiplerimi tartmak için iyi bir fırsat.
Yine de kendi kendini kandırdığının farkındaydı.
Aslında Işıltılı Çarşı’nın bu şatafatlı restoranla rekabet etmesi bile imkansızdı. Kendi kafesi, insanların samimi bir havada lezzetli ama nispeten sade yemekler yiyebileceği bir yerdi. Şu an adım attıkları müessese ise Bastion’ın varlıklı kesiminin gövde gösterisi yapmak, sırf statü tazelemek için avuç dolusu para saçmak üzere geldiği bir mekandı.
İçten içe bu gösterişi küçümsemeye meyilliydi fakat son derece kibar bir garson tarafından kendilerine özel ayrılmış bölmeye götürüldüğünde bu hissi koruyamadı. Genç garsonun kusursuz kıyafetleri ve pürüzsüz tavırlarıyla Aiko’nun her zamanki hallerini kıyaslayınca, kendi yargılarından şüpheye düştü.
Belki de bu zenginlerin bir bildiği vardı…
Gerçi, buradaki herkesin toplamından daha zengindi. Sunny servetiyle asla böbürlenmezdi ama yıllarca Ulu Kabus Yaratıkları avladıktan sonra da fakir kalması zordu. Üstelik bir klanı ayakta tutma zorunluluğu gibi masrafları da olmadığından, muhtemelen Kılıç Kralı’nın kendisinden sonra Bastion’ın en varlıklı insanıydı.
Yani mantıken, lüksün standardını belirleyen asıl yer Işıltılı Çarşı’ydı. Diğerleri ancak onun özgün tarzını taklit etmeye çalışabilirdi!
Yine de…
Masaya oturup önündeki devasa, boş tabağı görünce Sunny’nin elleri titredi.
S-s-servis tabağı!
Ne büyük şatafat!
Peki neyden yapılmıştı bu? Yoksa… meşhur Aegis porseleni miydi? O porselen yalnızca Kılıç Diyarı’nın ücra bir köşesindeki gizemli kilden üretilebilirdi; yapım formülü ise o topraklara hükmeden Köklü Klan’ın himayesindeki zanaatkarlar tarafından bir sır gibi saklanırdı.
Masa örtüsü en kaliteli ipektendi. Çatal bıçaklar saf gümüştü. Masa ise… kahretsin, o ahşabı hemen tanımıştı! Akademi’deki eğitmenlerin yemekhanesinde kullanılan titan ağacının aynısıydı!
En azından oturduğu sandalye her bakımdan Gölge Sandalye’den fersah fersah gerideydi. Aksi takdirde Sunny’nin gururu gerçekten kırılabilirdi.
Nephis tam karşısına oturup gülümsedi.
"Bize sizin yaptıklarınız kadar lezzetli bir şey sunabileceklerinden şüpheliyim, Usta Sunless. Yine de keyif almaya bakın lütfen."
Sunny minnettar gözlerle ona baktı, bir an içindeki gerginlik dağılıverdi.
Doğru ya. Tabakların, gümüşlerin ya da mobilyaların ne kadar süslü olduğu kimin umurundaydı? Önemli olan yemekti!
Öze değil de biçime takılmak, sürükleyici bir hikaye yerine süslü püslü cümlelere tapmak gibi aptalcaydı. Sunny bazen bir aptal gibi davranabiliyor olsa da en azından o kadarını ayırt edebiliyordu.
Garson kadehlerine kokulu şarabı doldururken gözlerini dikip sessizce Nephis’i izledi; onun o eşsiz güzelliğinin büyüsüne kapılmıştı. Sihirli avizenin ışığı gümüş saçlarında kırılıyor, pürüzsüz çehresini yumuşakça aydınlatıyordu. Lüks bölmenin mahremiyeti aralarında samimi bir hava yaratmıştı…
Tam o sırada zihnine üşüşen bir düşünceyle sanki başından aşağı kaynar sular döküldü.
Sunny bakışlarını kaçırıp başını hafifçe öne eğdi.
Savaş kapıdaydı. Bu da yakında Nephis’e gerçekleri anlatması gerektiği anlamına geliyordu.
Gelecekte böyle günlerin sayısı çok az olacaktı… Belki de bir daha hiç olmayacaktı.
İçini derin bir melankoli kapladı.
Garson yanlarından ayrıldığında Nephis şarabından bir yudum alıp arkasına yaslandı. Bir an sessiz kaldı, ardından sesindeki hafif endişeyle sordu:
"Az önce sizi rahatsız ettiğim için üzgünüm, Usta Sunless. Oyunun konusu ve… şey… benim hareketlerim yüzünden tabii."
Sunny şaşkınlıkla ona baktı.
"Rahatsız olmak mı? Yok, canım, hiç rahatsız olmadım…"
Nephis gülümsedi.
"Büyük bir rahatlama."
Kadehi masaya bıraktı.
Masa iki kişilik olduğundan pek de büyük sayılmazdı. Eli beyaz örtünün üzerinde duruyordu; Sunny uzansa elini tutabilirdi. Tabii ki böyle bir şey yapmadı, sadece sessizce o ele dik dik bakmakla yetindi.
Nephis aniden sıradan bir tonda sordu:
"İnsanlar böyle durumlarda genellikle ne hakkında konuşur?"
Sunny tek kaşını kaldırdı.
"Böyle durumlarda mı?"
Genç kız bir an duraksadı, sonra elini yeniden şarap kadehine uzattı.
"Yani… bilirsiniz işte, bir randevuda. Bizimki sahte bir randevu ama yine de gerçekçi görünmesi için çaba sarf etmeliyiz sanırım."
Sunny kısa bir şaşkınlık yaşadı.
Sonunda hafifçe gülümsedi ve omuz silker gibi yaptı.
"Leydi Nephis… Korkarım hiçbir fikrim yok. Hayatımda daha önce hiç düzgün bir randevuya çıktığımı sanmıyorum."
Nephis’in yüzünde, o her zamanki vakur ve soğukkanlı duruşunda nadiren görülen bariz bir şaşkınlık belirdi.
Gözleri hafifçe irileşti.
"G-gerçekten mi? Sizin gibi birinin…"
Sunny kıkırdadı.
"Benim nasıl biri olduğumu düşünüyorsunuz bilmiyorum ama muhtemelen hakkımdaki izleniminiz yanlış. Hatta…"
Bir an duraksadı, ardından hüzünlü bir sesle ekledi:
"Kesinlikle yanlış."
Şarabından bir yudum alıp düz bir tonla devam etti:
"Herhalde insanlar potansiyel bir partner hakkında bilinmesi gereken olağan şeylerden konuşuyordur; romantik olsun ya da olmasın. Bilirsiniz işte… geçmiş, hayata bakış, arzular. Kim oldukları, ne istedikleri. Bu tarz şeyler."
Nephis bir süre onun yüzünü süzdü, ardından başını salladı.
"Öyle yapalım o zaman. Az önceki oyun… Antarktika’daki deneyimleriniz yüzünden kendinizi kötü hissetmenizden korkmuştum. Bu yüzden… neyse, boş verin! Demek istediğim, orada neler yaşadığınız hakkında pek bir şey bilmiyorum, Usta Sunless. İkinci Tahliye Ordusu’nda mıydınız, yoksa yerel birliklerde mi?"
Sunny hafifçe gülümseyerek başını iki yana salladı.
"Aslında Birinci Tahliye Ordusu’ndaydım."
Nephis şaşırmış görünüyordu.
"O halde…"
İkinci Tahliye Ordusu çoğunlukla gönüllülerden oluşuyordu, yerel uyanmış askerlerin ise Güney Seferi’ne katılmaktan başka şansı yoktu. Ancak Birinci Ordu’dakilerin tamamı hükümetin asıl çekirdek kuvvetlerindendi.
Sunny güldü.
"Yok, hayır. Hükümetin kadrolu askeri falan değildim. Sadece komuta zincirinde bir arkadaşım vardı, olaylar basına sızmadan önce bana teklif getirdi. İtiraf etmesi biraz utanç verici ama… o zamanlar büyük bir yaygara koparmış ve oldukça çocukça bir sebeple teklifi kabul etmiştim."
Nephis, onun çocuk gibi yaygara kopardığı anı zihninde canlandırmaya çalışırcasına dikkatle yüzüne baktı. Sonunda başını iki yana sallayarak konuştu:
"Sizi öyle bir şey yaparken hayal edemiyorum. Çocukça bir sebep… sahiden mi?"
Gülümseyerek şarabından bir yudum daha aldı.
"Evet. Çoğunlukla birine nispet yapmak içindi… Şimdi düşününce çok çocukça bir tepkiydi. Tabii başka sebepler de vardı, bazıları daha mantıklıydı. Bilirsiniz; bir amaca tutunmak, güce ulaşmak falan. Kabuslar Zinciri başlamadan önce hepsi çok önemli görünüyordu ama başladıktan hemen sonra hepsi anlamını yitirdi."
Tam o sırada garson ilk tabağı servis etmek üzere geldi. Sunny önündeki süslü başlangıçlara baktı ama artık pek iştahı kalmamıştı.
Nephis’e bakarak konuştu:
"Birinin geçmişi, görüşleri ve arzuları hakkında sizinle konuşması biraz haksızlık bence, Leydi Nephis. Bu sohbet her halükarda tek taraflı olmaya mahkum. Ne de olsa fazlasıyla ünlüsünüz… herkes sizin hakkınızdaki bu detayları zaten biliyor."
Garson masadan ayrıldı.
Nephis de yemeğe dokunmadı, sessizce şarabından bir yudum aldı.
Kadehi masaya bırakırken belli belirsiz gülümsedi.
"Hakkımda söylenenlerle gerçeklerin aynı olmadığını en iyi sizin bilmeniz gerekir, Usta Sunless. Sonuçta benim hakkımda söylenen şeylerden biri de sevgili olduğumuz için sizi şımarttığım."
Sunny kısık sesle güldü.
"Haklısınız."
Bir an duraksadıktan sonra tatlı bir dille sordu:
"Öyleyse size bir şey sormama izin verin. Sizin arzularınız neler, Leydi Nephis? Siz ne istiyorsunuz?"
Genç kız bu sözler üzerine biraz düşündü ve umursamazca omuz silkti:
"Pek şaşırtıcı bir şey değil sanırım. Askerlerimi hayatta tutmak, Kılıç Diyarı’nı korumak. Bastion gibi şehirlerin gelişip güzelleşmesini izlemek."
Sunny kadehini hafifçe sallayarak kırmızı şaraptan süzülen ışıkları seyretti.
…Gerçeği gizleyen tek kişi kendisi değildi.
Yalan. Hepsi yalandı.
Kendisi gerçeği söylemiyordu, Nephis de dürüst davranmıyordu.
Randevuları gerçekten de sahteydi.
Sunny sessiz kalınca, Nephis söze girip sordu:
"Peki ya siz, Usta Sunless? Siz ne istiyorsunuz?"
Sunny bakışlarını kaçırdı ve bir kez daha kızın eline baktı. Koyu renk gözlerinde derin bir hasretin izleri vardı.
Kusurunun acısı onu konuşmaya zorlayana kadar tek kelime etmedi.
Canı cehenneme…
Bakışlarını Nephis’e çevirdi, bir an duraksadı ve ardından hafifçe gülümsedi.
"Ben… randevumuzun sahte olmamasını dilerken buluyorum kendimi. Bunun yerine gerçek olmasını istiyorum. Çok mu ileri gittim?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.