Sabah gözlerini açan Sunny, yataktan kalkmayıp öylece tavanı seyretti. Üzerinde garip bir umursamazlık, derin bir isteksizlik vardı.
Dün, Nether’ın yazıtlarını incelemeye devam etmenin bir anlamı olup olmadığını uzun uzun düşünmüştü. Rünlerden öğrenebileceği pek bir şey kalmamıştı artık. Bu düşünce aklına düştüğü an, çeviri yapma konusundaki tüm hevesi ve heyecanı uçup gitmişti. Yolun sonunda sabırsızlıkla bekleyeceği bir amaç kalmayınca, yataktan kalkmak için de bir neden bulamıyordu.
Sahi, Gökyüzünün Altı denen bu diyarda ne kadar süre kalmıştı? Bir ay mı? Yoksa iki aya mı yaklaşmıştı?
Her halükarda, kendi rekorunu çoktan kırmıştı.
"Biraz daha yayılmaktan zarar gelmez..."
İç çeker ve gözlerini kapatıp yeniden uykuya dalar.
Sonraki birkaç günü hiçbir şey yapmadan, tamamen aylaklıkla geçirdi. Bazen dışarı çıkıp alev denizini seyreder, bazen de Kara Kule’de kalıp duvarları izlerdi. Sadece Rain’i koruyan kopyası aktif durumdaydı; zaten can sıkıntısından patlamasını engelleyen tek şey de buydu.
Ancak zamanla, zihnini kurcalayan tuhaf bir düşünceye saplanıp kaldı.
"Acaba... Oyuk Dağlar’ı aşabilir miyim?"
Soru ilk başta kulağa cevapsız bir felsefe gibi gelse de aslında gayet ciddiydi. Dağ sırasının derinliklerinde barınan o elemental karanlığın içine sızmaya cesaret edemezdi elbet. Peki ya zirveleri saran o yoğun sisin içinden sıyrılıp, dağların dış yamacından karşıya geçmeyi deneseydi?
Eğer o sarp kayalıkları örten sis gerçekten de mutlak hiçlikten ibaretse, içeri adım atan herkesin yok olup gitmesi gerekirdi. İnsan düz bir mantıkla böyle düşünebilirdi ama bu büyük bir yanılgı olurdu.
Çünkü Sunny’nin elinde, o sisin içinde en azından bir süre hayatta kalınabileceğine dair kesin bir kanıt vardı. Şövalye Cormac, Valor Klanı adına aylarca Oyuk Dağlar’ı karış karış aramış, en sonunda Şövalye Tyris tarafından öldürülmüştü.
Amacı neydi acaba? Karşı tarafa geçecek bir yol bulmak mı? Yoksa Nether’ın kalesinin bulunduğu söylenen Yeraltı Dünyası’na giden bir geçit aramak mı? Belki de Sunny’nin aklının ucundan bile geçmeyecek bambaşka bir şeyin peşindeydi.
Her halükarda, Cormac bunu başarabildiyse Sunny de yapabilirdi.
"Denemeli miyim?"
Belirli bir planı ya da özel bir arzusu yoktu; tek istediği herkesten, her şeyden alabildiğine uzaklaşmaktı. Oyuk Dağlar’ın ötesindeki o keşfedilmemiş uçsuz bucaksız topraklardan daha uzak neresi olabilirdi ki? Orada tamamen yapayalnız kalacaktı, tam da canının çektiği gibi.
Bilinmezin o cezbedici büyüsü...
Merakı ve içindeki gezgin ruh onu arkasından sürüklüyordu.
O geçit vermez dağ sırasının hemen ardında, Unutulmuş Kıyı uzanıyordu.
Orası artık bitmek bilmeyen bir karanlığa gömülmüş, ıssız bir diyardı. Mercan labirentinde yaşayan yaratıkların çoğu, Kızıl Kule’nin Dehşeti tarafından yok edilmişti. O kapkara deniz de bizzat Sunny’nin elleriyle mühürlenmişti. Belki karanlığın kuytularında hâlâ hayatta kalmayı başarmış birkaç ucube canavar vardı ama yine de orayı son bir kez daha görmek istiyordu.
Nephis ve Cassie ile birlikte yürüdükleri o yollardan bir kez daha geçebilirdi. Ruh Yiyen’in gerçekten ölüp ölmediğinden emin olur, eğer ölmediyse o lanet olası şeyi küle çevireceğine dair verdiği sözü tutabilirdi. Karanlık Şehir’e geri dönüp Parlak Kale’nin yanıp kül olmuş harabelerini gezebilir, daha önce hiç görmediği Katil’in heykelini bulabilir ve o yıkık katedraldeki yatağında huzurla uyuyabilirdi.
Üstelik hepsi bu kadarla da sınırlı değil değildi.
İnsanlık artık Unutulmuş Kıyı’nın varlığından haberdardı. Nephis’in o zorlu yolculuğu sayesinde, doğusunda Kabus Çölü’nün uzandığını da biliyorlardı. Ancak o lanetli yerin batısında ve kuzeyinde ne olduğunu henüz ruhu bile duymamıştı.
Sunny, Rüyalar Alemi’nin o gizemli bölgelerine ayak basan ilk insan olabilirdi. Elbette bu keşiflerini kimse öğrenemeyecekti ama kendisinin bilmesi yeterliydi. Bunu sadece kendisi için yapmak bile cazip geliyordu.
Yüreğinde yavaş yavaş tatlı bir heyecan filizlenmeye başladı.
"Yok, yok... Kafayı yemiş olmalıyım."
Oyuk Dağlar devasa bir alana yayılmıştı ve oraya boşuna Ölüm Bölgesi demiyorlardı. Kim aklı başındayken böyle bir yere kendi rızasıyla girmek isterdi ki? Bunu yapmak için insanın zır deli olması gerekirdi.
Asla yapmazdı.
Kafasını iki yana sallayan Sunny, Obur Sandık’ı çağırıp kendine akşam yemeği hazırlamaya koyuldu. Boyutsal deposu hâlâ canavar etiyle doluydu ama gerçek dünyadan kalma pek çok malzeme de vardı. Keyifsizliğini dağıtmak için kendini biraz şımartmaya karar verdi.
Alaşım sandıktan basılı bir yemek kitabı çıkarıp sayfalarını öylesine çevirdi. Sonunda gözü iki tarifte takılı kaldı.
Kaşlarını çattı.
"Bak sen."
Waffle mı yapmalıydı, yoksa pankek mi?
Bu hamur işleri hakkında pek bir bilgisi olmadığından, hangisini seçeceğine karar vermek tam bir işkenceye dönüştü.
En sonunda ikisini birden yapmaya karar verdi.
Sunny, Oyuk Dağlar’ı aşma düşüncesini kafasından tamamen atmıştı.
Ya da en azından... Öyle olduğunu umuyordu.
Fakat bu fikir, dile dolanan sinir bozucu bir şarkı gibi zihnine yerleşmişti bir kere. Kara Kule’de boş boş geçirdiği her an, macera çağrısı daha da şiddetleniyordu. Bunun ne kadar berbat bir fikir olduğuna dair kendi kendine düzinelerce mantıklı sebep sunsa da fikir her geçen saniye daha da çekici bir hal alıyordu.
"Yapabilir miyim, yapamaz mıyım?"
Büyük ihtimalle yapabilirdi.
Sunny bir süre daha kararsızlık içinde kıvranıp durdu, zamanı boşa harcadı.
Ancak en sonunda karar onun yerine verildi.
Bir sabah, her zamankinden daha erken uyandı. Beş gölgesi de yerde uzanmış dinleniyordu ama şimdi hepsi tetikte gibiydi. Gölge duyusu adayı çoktan sarıp sarmaladığı için çevredeki en ufak değişikliği bile anında hissedebiliyordu.
Kara Kule’nin en üst katında birileri hareket ediyordu.
"Portal."
Sunny yataktan çıt çıkarmadan kalktı. Adada kendinden geriye hiçbir iz bırakmamaya özen gösterdiği için yapması gereken tek şey yastığı eski yerine koymaktı.
Gölgeler bedenini sarıp sarmaladı ve bir an sonra karanlığın içinde tamamen kayboldu.
Çok geçmeden, merdivenlerden aşağı narin bir figür indi, arkasından da birkaç kişi daha geldi. Gelen Cassie ve yanındaki birkaç Ateş Muhafızı’ydı... Görünüşe göre muhafızlar Yükseliş sürecini çoktan tamamlamıştı.
"Her şeyi toplayın. Birazdan ayrılıyoruz."
Sunny, Ateş Muhafızları’nın kurdukları derme çatma karargahı sökmelerini izledi. Katlanır yataklar kaldırıldı. Efsunlu fenerler toplanıp taşınmaya hazır hale getirildi. Mütevazı mutfak malzemeleri sökülüp sandıklara yerleştirildi.
"Ne yapıyorlar bunlar?"
Cassie’nin saçları biraz dağılmıştı, bu durum onun her zamanki düzenli ve titiz haline hiç uymuyordu. Muhafızları sessizce izlerken bir anlığına yüzünü ekşitti.
Amaçsızca salonda biraz dolandıktan sonra, Sunny’nin uyuduğu yatağın yanında durdu ve yavaşça yastığa dokundu. Sunny tam gerilecekti ki muhafızlardan biri seslendi:
"Cassie... Buraya gerçekten bir daha dönemeyecek miyiz?"
Cassie arkasına dönüp bir an duraksadı, ardından iç çekerek cevap verdi:
"Bilmiyorum. Fildişi Kule yakında Zincirli Adalar’dan ayrılacak. İki portal arasındaki bağlantı mesafeye bağlı olabilir de olmayabilir de... Her halükarda risk almamak en iyisi."
Gölgelerin arasında gizlenen Sunny şaşkınlıktan donakalmıştı.
"Doğru ya... Nephis, Cassie’ye Fildişi Kule’yi Sığınak’a götürmesini söylemişti."
Bunu tamamen unutmuştu.
Eğer iki portal arasındaki bağ kopana kadar Kara Ada’da kalsaydı ne olacaktı? Kendi başına tekrar yukarılara, Gökyüzünün Altı’na tırmanabilir miydi?
Muhtemelen evet... Tabii rün dokuma işleriyle biraz uğraştıktan sonra.
Ama bu tam bir baş belası olurdu.
"Görünüşe göre artık burada kalamam."
Her şey çok ani gelişmişti.
Ama aynı zamanda... Büyük bir rahatlama hissetti.
Üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hisseden Sunny, sessizce Cassie’nin gölgesine sığındı ve karargah tamamen sökülene kadar onunla kaldı. Ardından kör kahini takip ederek portala yöneldi. Yolda Fırtına Tanrısı’nın heykeline sessizce veda etti ve beşinci seviyedeki duvara kazınmış haritaya göz ucuyla son bir bakış attı.
Oyuk Dağlar onu çağırıyordu ve artık bu daveti geri çevirmek için hiçbir bahanesi kalmamıştı.
Cassie ve Ateş Muhafızları Fildişi Ada’ya dönüp onu da beraberlerinde götürdüklerinde, Sunny duyularını aşağıya doğru uzattı ve Gölge Adımı yeteneğini kullanarak çok uzaklardaki topraklara ışınlandı.
Güney Adası’nda, bir zamanlar Gölge Lordu’na ait olan ve yıllar önce Kabus ile savaştığı o antik kalenin harabelerinde gölgelerin arasından sıyrıldı.
Yukarıda, gökyüzünde, Fildişi Ada’nın o zarif silueti bulutların arasında süzülüyordu.
Sunny kafasını kaldırıp bir süre öylece hareketsizce yukarı baktı. Sonunda uçan ada ağır ağır hareket ederek güneye yöneldi... Zincirli Adalar’ı Rüyalar Alemi’nin geri kalanından ayıran o derin uçurumu aşarak gözden kayboldu.
Onun için de gitme vakti gelmişti.
Fildişi Kule’nin uzaklaşmasını izledikten sonra arkasını dönüp kuzeye baktı.
"Elveda."
İlk adımını atan Sunny, bir daha arkasına bakmamak üzere yıkık kaleden uzaklaşarak yola koyuldu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.