Açık pencereden içeri süzülen solgun güneş ışığı, hafif bir rüzgarla perdeleri dalgalandırıyordu. Sunny, görkemli yatağında rahatça uzanırken gözlerini yavaşça açtı. Şehrin uyanışına dair belirsiz sesler, bu huzurlu sabahın aydınlığında ve canlılığında kulağına ulaşıyordu.
Esnedi, ardından ağır ağır ayağa kalktı.
Bugün de Bastion’daki diğer günlerden farksızdı. Son zamanlarda bu genç şehrin sokaklarındaki havada bazı değişiklikler sezilse de genel olarak her şey aynıydı. Parlak Mağaza da tıpkı eski günlerdeki gibiydi — küçük bir detay dışında.
Girişin önünde el yapımı bir tabela duruyordu. Son birkaç gündür orada duran bu yazı oldukça fazla dikkat çekmişti.
Tabelada şöyle yazıyordu:
"Yakında kapanıyoruz."
Bu yüzden Sunny son bir iki günde epey altın biriktirmişti. Parlak Mağaza sadık bir müşteri kitlesi edinmiş gibi görünüyordu; müdavimler kapıların geçici olarak kapanacak olmasına üzülürken, mekânı son bir kez ziyaret etmek için de birbiriyle yarışıyordu.
Ama bugün...
Bugün son gündü.
Bu yüzden Sunny her şeyin kusursuz olmasını istiyordu.
Mutfak tarafına geçtiğinde Aiko’yu orada görünce şaşırdı. Minyon kız normalde uyumayı çok severdi; iş olmasa öğleye kadar yataktan çıkmaz, tembellik ederdi. Fakat bugün Sunny’den bile önce gelmişti.
Ona şaşkınlıkla baktı.
"... Yanlış görmüyorum, değil mi?"
Kız sırıttı.
"Tabii ki hayır, patron! Ne demek istiyorsun? Ben her zaman güvenilir, dakik ve çalışkan biri olmuşumdur!"
Sunny ona şüpheyle baktı.
"Güvenilir, dakik ve çalışkan... Bu kelimelerin anlamını bildiğinden emin misin?"
Aiko coşkuyla başını salladı.
"Elbette patron!"
Sunny bir süre daha kıza dik dik baktı, sonra içini çekti.
"Her neyse. Malzemeleri hazırlamaya başla."
Minyon kız yumruğunu havaya kaldırıp hafifçe havalandı.
"Emredersiniz patron! Sizi seviyorum patron!"
Sunny’nin içini bir ürperti kapladı.
Aiko, Anılar ticaretinin bir savaş durumunda ne kadar karlı olabileceğini kavradığından beri böyle davranıyordu. Gözlerinin ışıltısı hiç sönmemişti. Sunny, kızın o tuhaf kafasının içinde dönen türlü türlü haince planları adeta görebiliyordu.
'En azından birilerinin keyfi yerinde...'
Bir suret çıkararak ilk müşterileri karşılamak üzere içeri geçti.
O gün Parlak Mağaza’ya birkaç tanıdık yüz uğradı.
Sabahın erken saatlerinde Beth’i her zamanki masasına geçirdi ve ona taze bir kahve demledi. Genç kadının gözlerinin altındaki morluklar her zamankinden daha belirgindi; ayakta uyuyor gibi bir hali vardı.
Yine de Parlak Mağaza’nın son gününde vakit ayırıp geldiği için Sunny’nin içi biraz ısındı.
"Kahveniz hazır, Bayan Beth. Veda etmeye geldiğiniz için teşekkür ederim."
Kadın yorgun gözlerle ona baktı, ardından birkaç kez gözlerini kırpıştırdı.
"Ha? Veda mı?"
Sunny bir an duraksadı.
"Evet? Bugün kapanıyoruz... Geçici olarak tabii."
Beth kaşlarını çattı.
"Öyle mi? Hiç haberim yoktu. Bir haftadır laboratuvardan çıkmadım ki... Hayır, dur bir dakika, bugün günlerden ne? On gün sonra mı?"
Sunny ne diyeceğini bilemeyerek sessizce ona baktı. Yüzündeki hoş gülümseme biraz donakaldı.
Kadın içini çekti.
"Eh... Yazık oldu. Buraya gerçekten çok alışmıştım! Bundan sonra ne yapacak olursanız olun, şansınız bol olsun Usta Sunless."
Sunny’nin gülümsemesi biraz daha genişledi.
"Size de bol şans, Bayan Beth. Umarım başarılı olursunuz. Ama lütfen... kendinize dikkat edin. Sizin hayatınız da değerli."
Kadın kahvesinden bir yudum aldı, gözlerinde buruk bir hüznün kırıntısıyla gülümsedi. "Biliyorum. Sonuçta o hayatı kurtarmak için büyük bir bedel ödeyen biri vardı. Bu yüzden iyi yaşamak zorundayım..."
Kısa süre sonra Sunny, Usta Julius’a kahvaltısını ve çayını servis etti. Yaşlı adamın nedensiz bir dalgınlığı vardı, dalgın bakışlarla pencereden dışarıyı seyrediyordu.
Sunny bir an tereddüt ettikten sonra nezaketle sordu:
"Bir şey mi canınızı sıktı, Uyanmış Julius?"
Yaşlı adam hafifçe toparlandı.
"Ah, Usta Sunless. Önemli bir şey değil... Sadece bu aralar kendimi yaşlanmış hissediyorum. Biliyorsun, ben Kabus Büyüsü diye bir şey yokken doğdum. Senin gibi bir genç bunu anlamayabilir..."
Pencereye dönüp içini çekti.
"Dünya değişmeye devam ediyor ve benim gibi eski fosiller bu hıza yetişemiyor. Belki de emekli olma vaktim gelmiştir."
Sunny onun karşısına oturdu ve hafifçe kıkırdadı.
"Neden bahsediyorsunuz, Uyanmış Julius? Şu dünyada emekli olmaması gereken biri varsa o da sizsiniz."
Usta Julius tek kaşını kaldırdı.
"Ha? Nedenmiş o? Doğru ya... Sen muhtemelen bilmiyorsun ama benim derslerim hiçbir zaman pek popüler olmadı. Derse katılan bir iki öğrenci bulursam kendimi şanslı sayarım... Tabii onlar her zaman Akademi’nin en iyi öğrencileridir ama yine de! Biraz..."
Sunny başını iki yana salladı.
"Dünya değiştiği için zaten asla emekli olmamalısınız. Bir düşünün. Eskiden yaban hayatta hayatta kalma dersleri pek talep görmüyor olabilirdi, çünkü sadece az sayıda Uyanmış için faydalıydı."
Dışarıdaki sessiz sokağı işaret etti.
"Şimdi etrafta çok daha fazla Uyanmış var. Düşler Alemi’nde yaşayan sıradan insanlar da var artık. Yeni şehirler arasında yollar inşa ediliyor, ticaret rotaları kuruluyor. Artık sadece yaban hayatta hayatta kalmaya çalışmıyoruz; orayı fethetmeye çalışıyoruz. Bu yüzden sizin gibi uzmanlar çok yakında altından daha değerli hale gelecek."
Usta Julius bir süre tuhaf bir ifadeyle ona baktı.
Ardından gözleri parıldadı.
"Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?"
Sunny başını salladı.
"Tabii ki!"
Yaşlı adam birden enerjiyle doldu, yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
"Yok canım... Ama haklısın! Medeniyetin gelişimi, yaban hayatın fethi gibidir. Madem medeniyet Düşler Alemi’nde gelişiyor, senin gibi gençlerin yolunu aydınlatacak aklı başında birine ihtiyacı olacak. Bende pek akıl sayılmaz belki ama Düşler Alemi hakkında birkaç şey bildiğim kesin. Bakalım... Sadece yöntemlerimi biraz değiştirmem gerekecek..."
Sunny’nin çok iyi bildiği o bulaşıcı heyecan geri gelmişti. Gülümseyerek Usta Julius’u düşünceleriyle baş başa bıraktı ve diğer müşterilerle ilgilenmek üzere masadan kalktı.
Bir ara Kim ve Luster içeri girdi.
Parlak Mağaza’nın kapandığını görünce ikisinin de morali biraz bozulmuş gibiydi.
Luster, Sunny’nin elini sıktı ve yüzünde tuhaf bir duygusallıkla omzunu kavradı.
"Neden başka çaren olmadığını biliyorum sanırım, Usta Sunless. Şu lanet dedikodular..."
Genç adamın gözleri neredeyse gözyaşlarıyla dolacaktı.
"Ama ne olursa olsun bilmeni isterim ki, benim için... Ve benim gibi düşünen birçok kişi için sen bir kahramansın. Gerçek bir kahraman! Prenses Nephis de kimmiş... Sana çok hayranım Usta Sunless! Lütfen bana da işin sırrını öğret!"
Kim sessizce adamı yakasından tutup geriye çekti ve Sunny’ye mahcup bir bakış attı.
"Lütfen benim bu aptal kocamı kusura bakmayın, Usta Sunless."
Luster karısına baktı, gülümsemesini saklamaya çalışarak söylendi:
"Yok canım, sadece fikrimi söylüyorum. Bir ustaya hayranlık duyamaz mıyım? Tamamen akademik bir ilgi benimkisi..."
Sunny hafifçe öksürdü, ardından onları bir masaya yönlendirdi.
Tam otururlarken Luster etrafa bakınıp kafa karışıklığıyla sordu:
"Bu arada Kimmy... Quentin nerede?"
Kadın omuz silkti.
"Beth’i eve bırakıyordu. Yani bugün muhtemelen sadece ikimiz olacağız."
İçinde beliren o sıcak hisle Sunny içtenlikle gülümsedi ve yemeklerini hazırlamaya yardım etmek için mutfağa geçti.
Bu ikilinin unutulmaz bir yemek yemesi için ekstra özen gösterdi.
Daha sonra, Sunny dışarıdan gelen hafif sızlanma sesleri duydu. Kapıyı açtığında tuhaf bir manzarayla karşılaştı.
Bir süre önce bir iş için dışarı çıkmış olan Aiko, panik içinde havada süzülüyordu. Küçük Ling ise bir maymun gibi kızın bacağına sımsıkı sarılmış, aşağı sallanıyordu.
Küçük çocuğun gözlerinden kocaman yaşlar akıyordu.
"Hayııır! Aiko Teyze gidemez! Ling Ling gitmesine izin vermeyecek!"
Çaresizlikle pes eden Aiko kaçmaya çalışmaktan vazgeçti ve beceriksizce çocuğun başını okşadı.
"Şey... Sorun yok ufaklık! Henüz gitmiyorum! Ama bacağımı bırakmazsan... Yürüyemeyeceğim! Ah! B—bacağım!"
Ling’in babası en sonunda oğlunu kızın bacağından koparmayı başardı. Çocuğu sımsıkı kucağına alarak Sunny’ye çaresiz bir gülümseme attı.
"Kusura bakmayın..."
Yine de Küçük Ling’in gözyaşları çabuk kurudu. Çocuk bir dondurma kasesine gömülmüştü bile... Ama yine de Aiko’nun elini tutmakta direniyor, onu bir saniye bile gözünün önünden ayırmıyordu.
Babası içini çekti.
"Gerçekten gidiyor musunuz?"
Sunny adama kısa bir bakış attı, sonra gülümsedi.
"Evet. Yani... Bir süreliğine. Umuyorum ki bir gün geri döneceğiz."
Küçük Ling’in babasının yüzü biraz düştü. Canavar Çiftliği ile Parlak Mağaza arasındaki iş birliği sayesinde ikisi dost olmuş, epey vakit geçirmişlerdi. Özleneceğini bilmek Sunny’nin içini burktu.
"O zamana kadar lütfen ailene iyi bak. Çoğu insan farkında değil ama önümüzde zorlu zamanlar olduğunu bilmelisin."
Eski asker ciddiyetle başını salladı.
"Biliyorum. Bakacağım... Siz de kendinize dikkat edin, Usta Sunless."
Sunny bir an için adamın omzunu sıktı, sonra masaya yanaşıp Ling Ling’in başını okşadı.
Küçük çocuk başını kaldırıp ona utangaçça gülümsedi.
"Amca!"
Sunny de gülümsedi.
"Üzgünüm Ling Ling. Bu sana bir süreliğine ısmarlayabileceğim son dondurma."
Küçük Ling’in minik yüzü anında asıldı. O kederli ifadesi hem inanılmaz sevimli hem de komikti.
"An... Anladım..."
Sunny içini çekti.
"Ama döndüğümde sana iki... Hayır, tam üç kase dondurma vereceğim. Yanında kocaman bir kupa sıcak çikolata. Hatta bir de pasta."
Küçük çocuğun gözleri kocaman açıldı.
"Gerçekten mi?"
Sunny başını salladı.
"Elbette! O zamana kadar annene iyi bak. Sert görünür ama aslında çok yufka yüreklidir. Ona iyi davranmalısın."
Küçük Ling sırıttı.
"Ling Ling annesine en iyi şekilde bakar!"
Sonra kıkırdayarak heyecanla ekledi:
"Annem kocaman! Amcam öyle söyledi!"
Sunny’nin yüzündeki ifade bir anda dondu.
"Dur, bir dakika, sakın öyle deme. En önemlisi benim öyle söylediğimi sakın söyleme. Kocaman değil... Yufka yürekli. Benden sonra tekrar et Ling Ling. Yufka... Yufka..."
Fakat küçük çocuk çoktan başka bir şeye dalmıştı bile, dinlemeyi reddediyordu. Ona bakan Sunny’nin yüzü hafifçe sarardı, ardından derin bir iç çekti.
"Belki de Bastion'dan ayrılıyor olmam iyi bir şeydir... Effie bunu duymadan bir an önce buradan tüysem iyi olacak!"
Sonrasında başka müşteriler de geldi.
Özellikle kadın müşterilerin çoğu, Sunny'ye gizli bakışlar fırlatıp iç çekip duruyordu. Bir ara bugünkü yemeklerde bir sorun olduğundan bile endişelendi ama Aiko sadece gözlerini devirmekle yetindi ve her şeyin yolunda olduğuna dair ona güvence verdi.
Sunny ise sadece şaşkınlık içinde işine devam edebildi.
"Sanırım insanlar müptelası oldukları kafelere cidden çok bağlanıyor..."
Fakat sonunda...
Kapıları kapatma vakti geldi.
Hava çoktan kararmış, taze ay gökyüzünde yavaşça yükselmeye başlamıştı. Sunny bir süre verandada dikildi, derin derin nefes alarak şehri seyretti. Farkında bile olmadan, geçen bir yıl içinde Bastion'ın kokusuna ne kadar da alışmıştı.
Geçmişe dönüp bakınca... Gerçekten harika bir yıl olmuştu.
Ama artık gitme zamanı gelmişti.
İçini çekti.
"Burayı özleyeceğim."
Sunny arkasını döndü, içeri girdi ve kapıyı arkasından kapattı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.