Rain henüz Uyanmış halinin tam ortasındaydı.
Tamar ise boğulmamak için çırpınıyordu. Gökyüzünden bardaktan boşanırcasına boşalan sular çamura karışıyor, sedyede çaresizce yatan kız kendini tükenmiş ve büsbütün halsiz hissediyordu.
Durum tamamen umutsuz görünüyordu.
Sadece kendi ölmeyecekti; onu terk etmeyi reddeden ve ikisini de kurtarmak için ölesiye çabalayan Rani de katledilecekti.
Öfkeyle gürleyen kapkaranlık gökyüzüne bakan Tamar, pes etmek istedi.
Ama yapamadı.
Uzun, derin bir iç çekti.
Ardından etrafını saran kıvılcım kasırgası, şekil alarak zarafet dolu bir mızrağa dönüştü.
Tamar dişlerini sıktı. Mızrağı bir koltuk değneği gibi kullanarak ayağa kalktı.
O anda kırılgan bacaklarına saplanan keskin acıyla sarsıldı.
Kemiğin kırılmasının üzerinden altı ya da yedi gün geçmişti. Biraz kaynamışlardı belki ama bir Uyanmış için bile bu süre iyileşmeye yetmezdi. Muhtemelen o azıcık doku iyileşmesini de şu an yerle bir ediyordu ama yine de...
Tamar yattığı yerde ölmeyi reddediyordu.
Hatta hiç ölmeye niyeti yoktu. Rani'nin kendi yüzünden can verecek olması fikri içini öfkeyle dolduruyordu.
Bu yüzden zor bir karar vermek zorundaydı.
Yansıma'yı çağırması gerekiyordu.
O canavarca kurt araştırma ekibini koruyordu ve Tamar onların güvenliğini tehlikeye atmak istemiyordu. Ancak geldiği noktada Yansıma'yı orada tutmanın hiçbir anlamı kalmamıştı.
Çünkü Tamar ölürse o da yok olacak, araştırma ekibi her halükarda korumasız kalacaktı.
Asıl sorun...
Yansıma'yı çağırmanın onları kurtaracağını kimsenin garanti edememesiydi. O bir Yükselmiş Canavar'dı, klanının kendisine bahşettiği bir koruyucuydu. Yükselmiş bir canavar kuşkusuz güçlüydü fakat Uyanmış bir Zirve Canavar'ı alt edebileceğinin kesin bir garantisi yoktu.
Hele ki karşılarındaki, kökeni kadim zamanlara dayanan ve dehşet verici bir güce sahip bu Zirve Canavar iken.
Kurt onları sırtlayıp kaçıramazdı da çünkü Zirve Canavar çok yakındı ve Yansıma belirdiği an dikkatini üzerine çekerdi.
Şanslarını artırmak istiyorsa Tamar'ın da o canavarla savaşırken Yansıma'ya yardım etmesi gerekiyordu. Yara izleri tekrar patlayacak olsa bile yayını hâlâ çekebilirdi.
Çağıracaktı. Başka yolu yoktu.
Yine de duraksadı.
Zirve Canavar'ın ağır ağır yaklaşmasını izlerken sanki bir şey bekliyordu. Belki bir şey olurdu... Bu ucube devi uzaklaştıracak bir mucize gerçekleşirdi. Belki gökten bir yıldırım inip onu yakardı.
Belki de arkadaşatını yüzüstü bırakmak ya da görevini başarısızlığa uğratmak zorunda kalmazdı.
Ama hiçbir şey olmadı.
Zirve Canavar artık ensesindeydi. İzlerini sürmeye devam ediyordu. Gökten bir mucize inmedi, kaderlerinin üzerindeki mühür kalkmadı.
Tamar derin bir nefes alıp Yansıma'yı serbest bırakmaya hazırlandı... Tam o anda, omzuna dokunan bir elle irkildi.
Başını geriye çevirdi.
Rani yanı başında durmuş, sakin gözlerle kendisine bakıyordu.
Geceyi yaran yıldırımlar, kızın kömür karası gözlerinde yansıyor; gözbebekleri sanki kendi iç ışığıyla parıldıyordu.
Bu sıradan kız... Bir şekilde farklı görünüyordu artık.
Şimşeklerin aydınlattığı o karanlıkta Tamar, onda neyin değiştiğini tam olarak kavrayamadı.
Rani hafifçe gülümsedi.
"Sorun yok. Bundan sonrasını ben hallederim."
Bir an duraksadı, ardından gayet doğal bir tonla ekledi:
"Şu kılıcını çağır."
Tamar şaşkınlıkla ona baktı, neler olduğunu anlayamıyordu. Mantığı, Rani'nin aklını kaçırdığını ve bu saçmalıklara kulak asmaması gerektiğini söylüyordu.
Fakat nedense Tamar buna inanmak istemedi. Mantığı bir kenara bırakıp yoldaşına güvenmek yönünde garip, karşı konulmaz bir istek duydu.
Ve uzun bir sessizliğin ardından... Dediğini yaptı.
Yansıma'yı geri çağırıp buraya sürüklemek yerine, o devasa, kaba zweihander'ını var edip Rani'ye uzattı.
Rani minnettar bir baş hareketiyle kılıcı teslim aldı.
Daha önce onu zorla kaldıran kız, şimdi kılıcı sanki gücü birdenbire Tamar'ınkinden farksızmışçasına zahmetsizce tutuyordu.
Rani, Tamar'ın omzuna güven veren bir edayla vurduktan sonra arkasını döndü ve uçurumun kenarından uzaklaştı.
Üzerlerine gelen Zirve Canavar'a doğru yürümeye başladı.
Rain, fırtınanın ortasında elindeki ağır kılıçla rahatça ilerliyordu. Ne yazık ki Uyanmış olmanın verdiği o büyüleyici hazla sarhoş olacak vakti yoktu; hâlâ ölümün kıyısındaydılar. Canavar adım adım yaklaşıyordu.
Ve onu öldürmek zorundaydı... Ki bu neredeyse imkansız bir görevdi.
Rain artık bir Uyanmış olsa bile bu canavar onun için hâlâ ölümcül bir tehditti. Sonuçta çoğu Uyanmış böyle devasa yaratıklarla tek başına savaşmazdı... Rain'in durumu ise çok daha kritikti çünkü o eşi benzeri olmayan bir varlıktı.
Sadece birkaç dakika önce Uyanmakla kalmamış, henüz bir Görünüş'e bile kavuşamamıştı. Kabus Büyüsü'nü taşıyanların aksine, onun gibi doğal yollarla Uyananlar, Görünüşlerini ve Kusurlarını yavaş yavaş, zamanla keşfetmek zorundaydı.
Bu gerçekleşene kadar da savaşta kendisine destek olacak güçlü Görünüş Yetenekleri olmayacaktı.
Elindeki tek şey artan fiziksel gücü, zekası ve Tamar'ın kılıcıydı.
Şimdi bunların yetip yetmeyeceğini görecekti.
Yaklaşan yaratığın tam rotası üzerinde bir noktaya ulaşan Rain, kılıcın ucunu yere indirdi, gardını aldı... Ve heykel gibi dona kaldı.
O lanet canavarı nasıl geberteceği üzerine çok düşünmüştü.
Aslında bunu başarmak o kadar da zor değildi.
Yaratığın kılıcını durduracak delinmez bir kabuğu ya da kalın bir kürkü yoktu. Savunması, esasen ezici saldırı gücünden ibaretti; kollardan oluşan o orman sadece onun piyonlarıydı, yani o kollara zarar vermek ucube yaratığı yaralamıyordu. Ölümcül darbeyi vurmak için doğrudan gövdesine ulaşmak gerekiyordu ancak bunu yapmak için canavarca ellerden oluşan o çığ dalgasını yarmak lazımdı.
Bu da onun gibi biri için imkansıza yakındı.
Fakat...
Canavar artık kördü.
Bu yüzden Rain, hayatını bu kumara yatırmaya karar verdi.
Dehşet verici yaratığın yolunda çıt çıkarmadan bekledi. Tek bir ses bile çıkarmıyordu. Hatta nefesini tuttu, kalbinin atışını bile yavaşlamaya zorladı; fırtınanın kükremesi arasında yaratığın bunu duyması imkansızdı.
En azından Rain'in tek umudu buydu.
O iğrenç Kabus Yaratığı yaklaştıkça, genç kızın tüm dürtüleri arkasını dönüp kaçması için haykırıyordu. Yine de kılını bile kıpırdatmadı.
Çok geçmeden canavar o kadar yaklaştı ki, şimşeklerin aydınlattığı çiroz gibi gövdesinin tüm mide bulandırıcı detayları seçilir hale geldi.
Doğrudan onun üzerine geliyordu... Ama avının bu kadar yakınında olduğunun henüz farkında değildi.
Aniden devasa bir el, Rain'in hemen sağındaki çamura saplandı.
Ardından bir diğeri soluna gömüldü.
Ucube yaratık sürünerek daha da yaklaştı.
O devasa, tiksindirici kafası artık neredeyse tam üzerindeydi. O kocaman ağız, tek bir hamlede onu yutacak kadar yakınındaydı.
Rain karanlık bir tebessümle gülümsedi.
'Yakaladım seni.'
Kollardan oluşan o ormanı yarmakla uğraşmamış, kör canavarın kendi ayağıyla buraya gelmesine izin vermişti.
Ve sonunda hareket etti.
Rain kımıldadığı an, yaratığın kafası aniden ona doğru döndü.
Ama artık çok geçti.
Zweihander çamuru yararak yukarı doğru ivmelendi, adeta patlarcasına yükseldi. Rain bir eliyle çekerken diğeriyle itti, uzun kabzayı bir kaldıraç gibi kullandı. Uyanmış gücü o kadar muazzamdı ki devasa kılıcın jileti bir görüntü bulanıklığına dönüştü.
Saliseler sonra...
Kılıç canavarın çenesine saplandı. Keskin çelik, taşıdığı muazzam güç ve momentumla yaratığın alt çenesini ikiye böldü, dilini koptu, burun boşluğunun narin kemiklerini parçaladı, beynini biçip alnından dışarı çıktı.
Bir salise içinde ucubenin kafası ortadan ikiye ayrılmıştı.
Bir an sonra Rain çoktan geriye doğru sıçramıştı bile.
Zahmetsizce bir düzine metre geriye atladı, çamurun üzerinde bir o kadar daha kaydı.
O sıradaysa sayısız el, Rain'in milisaniyeler önce durduğu yeri hışımla dövmeye başlamıştı. Birazcık bile gecikmiş olsaydı, oracıkta ezilip un ufak olurdu.
Ama bunun bir önemi yoktu.
Çünkü o eller birer piyondan fazlası değildi.
Canavarın kendisi... Zaten ölmüştü.
Devasa beden ağır ağır sallandı, ardından parçalanmış kafasından fışkıran kan nehirleri eşliğinde çamurun içine yığıldı.
İşte böylece, kovalamaç son buldu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.