Zorba hâlâ peşlerindeydi; devasa figürü uzakta, ağır ağır ilerliyordu.
Rain zaman kaybetmemeleri gerektiğini kendine hatırlattı. Yine de doğrulacak tek zerre gücü kalmamıştı.
Fakat sorun değildi.
Daha önce düştüğünde de aynı şeyleri hissetmişti, ondan önceki düşüşünde de, daha da öncesinde de…
Hafifçe inleyen Rain oturdu, ardından sendeleyerek ayağa kalktı. Av bıçağını düşürdüğü yere yürüyüp bıçağı yerden aldı ve kın yerleştirdi. Efsunlu hançer için hazırladığı kaba saba kın, keskin bıçağın darbesiyle çözülmeye başlamıştı… Yine de bir iki gün idare ederdi, ki bu bile şu an isteyebileceğinden fazlasıydı.
Sonunda Tamar’a baktı.
"Nasıl… nasıl hissediyorsun?"
Genç soylu sedyede yatmış, güçlükle nefes alıyordu. Hırıltılı solukları hiç iyiye işaret değildi.
"İyiyim. Hızlı iyileşirim. Kanama şimdiden duruyor."
Rain başıyla onayladı.
Kanama durmasa bile yapabileceği pek bir şey yoktu zaten. Tek çaresi, Tamar’ın o inanılmaz dayanıklılığına güvenmekti.
Çamurun içinde yatan alaşım koşuma doğru yürürken, üç Kâbus Yaratığı’nın cesetlerine göz attı. Normalde olsa etlerini ve ruh parçalarını toplardı ama Zorba çok yakındı.
Vakit yoktu.
'Gece çökene kadar dayanmam lazım. Sonra… sonra dinlenebilirim.'
Koşumu giydi ve sedyeyi çekmeye başladı.
Sadece yürümeye devam etmeliydi.
Ve öz akışını kesintisiz sürdürmeliydi.
Hayat eskiden karmaşıktı ama artık çok basitti. Varoluşunun tüm kapsamı bu iki eyleme kadar daralmıştı.
Tamar’ı ölü mahlukların yanından sürükleyerek uzaklaştırdı.
Korkunç yolculuklarına devam ettiler.
Rain adımladıkça ruhunun ince ince değiştiğini hissedebiliyordu. Anaforun kalbinde artık sayısız parlak kristal vardı ve hepsi de ezici baskı altında birbirine sıkışıyordu.
Baskının gittikçe arttığını hissediyordu.
Baskı arttıkça yağmur da şiddetleniyordu. Kesintisiz yağan sağanak, sanki gökyüzü yavaşça ortadan ikiye yarılıyormuşçasına şiddetli bir tufana dönüştü.
Hava şartları bir garipti. Tamar bir keresinde Ay Nehri Ovası’nın güney bölgelerinde bu kadar sık ya da bu kadar çok yağmur yağmadığını söylemişti… Kadim kaleleri buralara yakın bir yerdeydi, yani biliyor olmalıydı.
Dünya ya onlara yardım etmeye çalışıyordu ya da onları öldürmeye. Rain hangisi olduğundan emin değildi, öğrenmek de umurunda değildi.
Tek umursadığı, gece çökene kadar hayatta kalmaktı.
Ve nihayet başardı.
Ancak ne yazık ki, dört gözle beklediği o rahatlama anı gelmedi.
Normalde karanlık çöktüğünde Zorba ile aralarına biraz mesafe koymayı başarırdı. O iğrenç dev günün ilk yarısında uzakta bocalar, ikinci yarısında ise ufkun ötesinde gözden kaybolurdu.
Fakat bu kez silüeti hâlâ görülebiliyordu; çok uzaktan da olsa onları takip ediyordu.
Belki de Rain artık o kadar zayıflamıştı ki yeterli hızı koruyamıyordu; ya da belki de Zorba körlüğe yavaş yavaş alışıyordu. Hatta gözlerinin yavaşça iyileşiyor olması bile mümkündü… Ne de olsa Uyanmış mahluklar, Uyanmış insanlar gibi muazzam bir dayanıklılığa sahipti.
Sıradan bir insan için imkansız görünen şey onlar için çocuk oyuncağıydı.
Her halükarda, dev yaratık fazla yakındı.
Kısa süre sonra zifiri karanlık dünyayı yuttu. Üç ay ve yıldız denizi bulutların arkasına gizlendiğinden, atmosfer eskisinden de boğucu bir hal aldı. Yağmur kesintisiz bir nehir gibi yağıyor, görüş mesafesini daha da düşürüyordu.
Rain kendini yere bıraktı, çamurun içine diz çöktü.
"Duruyor muyuz?"
Tamar sesindeki o kasvetli dehşeti gizleyememişti.
Rain başını yavaşça iki yana salladı.
"Duramayız. Bu gece olmaz."
Zorba çok yakındı, bu yüzden yola devam etmek zorundaydılar.
Soğuk havanın işkence gören ciğerlerini kestiğini hissederek derin bir nefes aldı.
"Işık saçan bir Anı çağır."
Daha önce, ışığın davetsiz misafirleri çekeceğinden korktukları için Anı kullanmaktan kaçınmışlardı ama artık başka çareleri kalmamıştı.
Kısa süre sonra arkasından keskin bir ışık dalgası yayıldı ve etraflarındaki dar bir alanı aydınlattı. Gökten düşen su zerreleri o ışıkla tutuşmuş gibiydi; değerli mücevherler gibi parıldıyorlardı. Çok güzeldi. Rain içini çekti. Ardından yerden kalktı ve yürümeye devam etti.
Güney, hep güney…
Şimdiye kadar ne kadar güneye gitmişlerdi acaba?
Hedeflerine ne zaman ulaşacaklardı?
Önemi yoktu.
Rain arkasındaki ağır sedyeyi güçbela sürükleyerek yürümeye devam etti. Özünü evirip çevirmeyi sürdürdü, ruhunda yankılanan titreşimleri dinledi.
Yorgunluğun da ötesinde bir varoluş evresine ulaşmıştı.
Yine de… en kötüsü artık Zorba’yı göremiyor oluşuydu.
Yaratık çok uzakta da olabilirdi, hemen birkaç yüz metre arkalarında da. Hatta sayısız eliyle şimdiden onlara uzanıyor bile olabilirdi.
'Devam etmem lazım.'
O da öyle yaptı.
Zamanla zihnindeki bütün düşünceler silindi.
Geriye sadece ruhundaki o gittikçe yükselen çınlama kaldı.
Rain, şiddetli yağmurun gittikçe daha da ağırlaştığının farkında değildi. Güçlü bir rüzgar çıktı, suları neredeyse yere paralel uçurmaya başladı. Çok geçmeden kör edici bir şimşek dünyayı aydınlattı ve kulakları sağır eden bir gök gürültüsü gökleri sarstı.
Yağmur öfkeli bir fırtınaya dönüşüyordu.
Soğuk su akıntılarının avurtları çökmüş yüzündeki çamuru yıkadığını hissederek gülümsedi.
Gülüşü biraz ürkütücüydü.
Sonunda şimşekler o kadar sık çakmaya başladı ki çakımların arasında neredeyse hiç boşluk kalmadı.
Gök gürültüleri birleşerek hiç kesilmeyen kükremelerden oluşan devasa bir ilahiye dönüştü. Daha önce gökyüzü yarılıyormuş gibi duruyorduysa, şimdi tamamen çökmekteydi.
Ay Nehri Ovası’nın üzerine muazzam ve heybetli bir fırtına çökmüştü.
Yine de Rain hiçbir şeyin farkında değildi.
Zihninde tek bir düşünce vardı: Atılacak tek bir adım daha.
Ama sonra…
Artık ileriye adım atamadı.
Gücü tükeniğinden değil, adım atacak bir yer kalmadığından.
Rain durdu, önünde bir karış toprak bile kalmadığını son anda fark etti.
Ne çamur vardı artık ne de kayalık bir çıkıntı.
Bunun yerine, dipsiz bir uçurumun kenarında duruyordu.
Kaşlarını çattı.
'Yönümü mü… yönümü kaybedip kanyona mı saptım yoksa?'
Ama hayır, mesele bu değildi.
Çevresinde olup biteni yavaş yavaş kavramaya başladı.
Gürleyen fırtına, kör edici şimşekler, delinmez karanlık… ve aşağılardan bir yerden yükselen, adeta kemiklerine kadar işleyen derin, titreşimli bir uğultu.
Rain uçuruma doğru baktı ve sendeledi.
Tamar’ın sedyesine bağlı olan koşum olmasaydı kenardan aşağı yuvarlanabilirdi.
Genç soylu arkadan seslendi, fırtınanın gürültüsünde sesini duyurmakta zorlanıyordu:
"Rani… Rani, burası…"
Önlerinde Ay Nehri Ovası son buluyordu.
O koca plato aniden kesilmiş; doğudan batıya, gözün görebildiği son noktaya kadar uzanan devasa ve baş döndürücü bir taş duvar oluşturmuştu.
Sayısız kanyon birleşiyor ya da bu dikey uçuruma açılıyor, çoğundan köpüklü su kütleleri fışkırıyordu.
Su akıntıları birleşip aşağı bocalayarak dökülüyor, hayal bile edilemez, sonsuz bir şelale meydana getiriyordu.
Sanki dünya ağlıyordu.
'… Ağlayan Tanrıça.'
Ay Nehri Ovası’nın sınırını oluşturan o büyük şelaleye varmışlardı.
Gözyaşı Gölü çok aşağılarda bir yerdeydi. Keder Klanı’nın yönettiği şehir gölün kıyısındaydı ve kaleleri de hemen yakında, kayalıklara oyulmuş bir halde duruyordu.
Rain’in gözleri ardına kadar açıldı.
Sevinçten değil, dehşetten. 'Biz… biz öldük.'
Arkasına döndü, dünyayı aydınlatacak bir sonraki şemşeği bekledi ve Zorba’nın o korkunç karaltısını gördü.
Mahluk hiç de uzakta değildi.
Devasa kayalıkların dibine inmenin bir yolunu bulacak vakit yoktu. Keder Klanı’nın Kalesi’ni aramak için platonun kenarını keşfedecek vakit yoktu.
Kurtuluşları olması gereken bu korkunç yolculuğun hedefi, artık bir ölüm fermanından başka bir şey değildi.
Çünkü Zorba çok yakındı, peşlerindeydi…
Ve kaçacak başka hiçbir yerleri kalmamıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.