Sunny, olduğu yerde donakalmış bir halde uzaktaki Büyük Nehir’e dik dik baktı. Yüzünde en ufak bir kıpırtı yoktu.
Ancak zihninin içinde adeta bir fırtına kopuyordu. Ariel’in Mezarı’nda öğrendiği, şahit olduğu ve tecrübe ettiği paramparça gerçekler harekete geçmiş, birbirine çarparak korkunç bir gürültüyle yerlerine oturmaya başlamıştı. İçinde bulundukları Kabus’un akılalmaz gerçeği yavaş yavaş perdesini aralıyordu.
Başından sonuna kadar... her şey...
Birden üzerine yoğun bir korku çöktü.
Gözlerini hafifçe kaydıran Sunny, kendi üzerine kıvrılarak sonsuz bir döngü oluşturan o muhteşem şeridi inceledi.
Koyu kırmızı, canlı mavi, yumuşak eflatun... karanlığın içinde parıldayan yedi güneş...
Bir rüya gibiydi.
Nasıl olurdu? Büyük Nehir nasıl olur da bir daire çizecek şekilde akabilirdi?
Ama bir yandan da... Elbette akabilirdi.
Geriye dönüp baktığında her şey o kadar mantıklı geliyordu ki.
Büyük Nehir’in tasvirinde başından beri bir çelişki vardı. Her zaman sonsuz olarak nitelendirildiği için Sunny daha önce buna pek kulak asmamış, bu kelimenin sadece anlatıma edebi bir hava katmak için seçildiğini varsaymıştı. Ama daha iyi bilmesi gerekirdi. Büyü, kelimelerini her zaman bilinçli seçerdi.
Boğulmuş Çığlık’ın açıklamasında şöyle yazıyordu:
İçinde, gelecekten geçmişe doğru sonsuza dek akan büyük bir nehir barındırıyordu.
Fakat zamandan var olan bir nehir nasıl sonsuz olabilirdi? Geçmiş ucu bucağı olmayan bir şey değildi. Eğer Büyük Nehir gerçekten geçmişe doğru akıyorsa, üzerinde yelken açan herhangi biri eninde sonunda zamanın başlangıcının da ötesindeki o noktaya ulaşırdı; yani tanım gereği sonsuza dek akması imkansızdı.
Tabii bir istisna dışında. Nehrin döküldüğü yer, aynı zamanda doğduğu yerse... Ariel’in Mezarı’nın içinde geçmiş geleceğe bağlanarak tek bir bütün oluşturuyordu. Kanıt tam karşısında duruyordu.
Büyük Nehir’de yaşayan Kabus Yaratıkları’nın geçmişin en uç sınırlarında, yani döküldüğü yerin yakınlarında ve geleceğin en uç noktalarında, yani Sunny’nin ilk geldiği yerde en güçlü olmalarının bir sebebi vardı. Bu iki yer aslında aynı yerdi.
Kaşlarını çatıp başını iki yana salladı.
Hayır, dur bir dakika... Bu hiç mantıklı değil.
Eğer Büyük Nehir sonsuz bir döngüyse ve geçmiş geleceğe dönüyor, hiçbir son barındırmıyorsa... O zaman döküldüğü yer neyin nesiydi? O nehir ağzının varlığı da yadsınamaz bir gerçekti. Sadece Boğulmuş Çığlık ve Zarafetsiz Alacakaranlık Örtüsü’nün açıklamalarında geçmekle kalmıyor, Hakikat Arayışçıları’nın Ariel’in Mezarı’na gelme sebebini de oluşturuyordu.
Dehşet İblisi’nin, Büyük Nehir’in döküldüğü yere sakladığı sırları bulmak için gelmişlerdi...
Kurtulmak istediği o iğrenç gerçeği bulmak için.
Ve ilk Arayıcı Aletheia sonunda onu bulduğunda, Lekelenme doğmuştu.
Büyük Nehir’in tüm varoluş amacı, zamandan önceki bir noktaya, yani tanrıların henüz doğmadığı ve bu yüzden de kontrollerinin dışındaki bir yere ulaşmaktı. En azından Sunny ve Nephis buna inanıyordu.
Öyleyse döküldüğü yer diye bir şeyin olmaması nasıl mümkündü?
Var. Orası gerçekten var.
Sunny gözlerini tekrar o güzel şeridin boyuna çevirdi. Bu mesafeden Büyük Nehir’in akıntısını tam olarak seçemiyordu ama bazı şeyleri görebiliyordu.
Mesela nehrin bir bölümü, devasa kasırgalar doğuran kaynayan bulutlarla kaplıydı. Nehrin bu kısmı Kıyamet Savaşı’nın son günlerine denk geliyordu ve o kasırgalar da savaşın yarattığı zaman fırtınalarıydı.
Aletheia’nın Adası’nın bulunduğu o devasa girdap görüş alanının dışındaydı ancak Sunny, kıvrılan şeridin kırmızı tabakasında küçücük bir nokta gördü. Burası Düşmüş Lütuf’tu. Eflatun tabakanın üzerinde bir başka şehir daha görür gibi oldu. Orası da Alacakaranlık olmalıydı...
Göze çarpan en büyük ikinci sıra dışılık ise Büyük Nehir’in yüzeyinin sisle kaplandığı bir noktaydı. Sis tamamen aşılmaz bir duvar gibiydi ve nehrin oldukça uzun bir kısmını örtüyordu. Yakınındaki zaman akışı bu mesafeden bile huzursuz görünüyordu, bu da yakından bakıldığında tamamen yıkıcı bir güce sahip olduğu anlamına geliyordu.
Sunny birden ensesinden aşağı soğuk terler süzüldüğünü hissetti. Sadece nehrin döküldüğü yer var olmakla kalmıyordu...
Hayır, bu... bu imkansız.
...Oraya zaten çoktan temas etmişti.
Zihninin içinde bir şeyler infilak etti.
Tabii ya...
Uzaktaki Büyük Nehir’e bakarken titrek bir nefes aldı.
Kabus’ta geçirdiği o ilk birkaç günü hatırlıyordu; sisle kaplı bir yerde, derme çatma bir odun parçasının üzerinde sürüklendiği günleri.
O zamanlar durumun garipliği yüzünden oranın neresi olduğunu hiçbir zaman düzgünce sorgulamamıştı. Fakat şimdi düşününce... Büyük Nehir’in genel tuhaflığı göz önüne alındığında bile, o ilk günler özellikle garipti.
O sis, o odun parçası ve sonrasında olanlar...
Aslında Sunny, salının o sisten çıktığını hiç görmemişti. Sadece suyun gürlemesini duymuş, ardından aniden hırçınlaşan akıntı salı ters yüz edince kendini suyun altında bulmuştu. Yüzeye çıktığında ise yedi güneş tepesinde parıldıyordu.
En önemlisi de ne akıntı yönünde ne de tersinde sisten eser yoktu. Etrafında sadece Büyük Nehir’in rüya gibi ışıldayan uçsuz bucaksızlığı uzanıyordu; sanki o sis hiç var olmamış gibiydi. Bir de salının altına kazınmış o çılgınca rünler vardı.
...Sanki akıntıyla aşağı sürüklenmek yerine, oraya zaman ve uzay boşluğundan geçerek gönderilmiş gibiydi.
Ve şimdi Sunny, durumun tam olarak bundan ibaret olduğuna neredeyse adı gibi emindi.
Kabus’un ilk birkaç gününü geçirdiği o sisli yer... nehrin döküldüğü yerin dış sınırıydı. Aynı zamanda Büyük Nehir’in doğduğu yerdi.
Geçmişle geleceğin arasında, zaman kanunlarının büküldüğü ve yıkıldığı bir yerdi. Gerçek nehir ağzına, yani zamanın ötesinde var olan ve Ariel’in sırlarını barındıran o bölgeye giden geçit, sisin bir yerlerinde gizliydi.
Aletheia orayı bulmuştu, Sunny ise akıntıya kapılıp yanından öylece geçip gitmişti. Sal o doğduğu yerin sınırına ulaştığında oradan dışarı fırlatılmış ve geleceğin en uç noktasına, yani yerine geçtiği kişinin Ariel’in Mezarı’na girdiği o zamana denk gelen bölgeye gönderilmişti.
Dur bir dakika...
Sisteki, yani o sınırdaki günlerine dair birkaç detay daha aklına gelince Sunny’yi soğuk bir ter bastı.
Oradayken delilik, çaresizlik ve korkunç saplantılarla dolu kabuslarla boğuşmamış mıydı? Çığlık atarak uyanmamış mıydı?
Hayır, hayır... Bir daha olmaz... Lütfen...
Yalnızlığın Günahı o sisin içinde, açıklanamaz bir şekilde tamamen ete kemiğe bürünmemiş miydi?
Ve Büyük Nehir... bir döngüydü...
Sunny ürperdi.
Korkunç bir önsezi, kalbini buz gibi pençeleriyle kavradı.
Zincir Kıran’ın güvertesinde otururken uzaktaki nehre baktı ve fısıldadı:
"Altı Felaket... bizim gelecekteki hallerimiz değil."
Sunny gözlerini kapattı.
"...Onlar bizim geçmişimiz. Büyük Nehir’in bir önceki döngüsündeki bizleriz."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.