Sunny zaman algısını yitireli çok olmuştu... Tabi bu hiddetli uçurumda zaman diye bir kavram hâlâ mevcutsa. Rüzgarın uluması ve dehşet verici gök gürültülerinin kükremesi, kulaklarını çınlatan sağır edici bir kakofoniye dönüşmüştü. Kaynayan sis ve su selinde görme yetisini neredeyse tamamen kaybetmişti. Ciğerleri yanıyor, kasları her an kopacakmış gibi geriliyordu.
Sırf fiziksel zorluklarla bir yükselmişi bu denli acınası bir hale getirmek kolay değildi. Fakat işte buradaydı, ölmek üzereymiş gibi hissediyordu. Geçen her saatte... ya da belki dakikada... Sunny, tükenen gücünü takviye etmek için gitgide daha fazla öz harcıyordu.
Küçük tekne hâlâ hırçın akıntıyla sürükleniyor, devasa dalgaların arasında adeta dans ediyordu. Dünya sis ve karanlığa bürünmüştü. Bileklerine kadar gelen suyu dışarı boşaltmaya devam ediyordu. Ananke’nin ona verdiği tahta kepçe bir süre önce kırılmış, yerini demir bir kaseye bırakmıştı.
Daha ne kadar sürecek?
Sunny kendine neyi sorduğundan bile emin değildi. Fırtınadan kurtulmalarına mı ne kadar kalmıştı, yoksa boğulmalarına mı? Her ne olursa olsun, sabit, hareket etmeyen bir yere yığılıp kalmayı ve dinlenmeyi arzuluyordu. Bu istirahat sonsuza dek sürecek olsa bile.
Güverte aniden yukarı şahlanınca dengesini kaybedip düştü ve kafasını vurdu. Bir an için gözlerinin önünde yıldızlar çaktı. Ama o yıldızlar bile lanetli fırtınanın ortasında vahşice savrularak dans ediyordu.
Sorularının cevabı yoktu. Özünün ne kadar hızlı dolduğuna bakarak zamanı ölçmeye çalışmış, Şafak ve Alacakaranlık vakitlerini Alacakaranlık Tacı’nın ona fısıldayacağını ummuştu. Ancak bu yüce hatıra bile bozulmuş zamanın kararsızlığına yenik düşmüştü. Hiçbir mantık ya da sebep olmaksızın bir aktive oluyor, bir sessizlik içine gömülüyordu; etraflarındaki ölümcül fırtına kadar tuhaf ve kaotik davranıyordu.
Sunny’nin tek bildiği, o karanlık duvardan içeri gireli en az bir... belki de iki gün olduğuydu. Gerçi hissettiği sonsuzluk gibiydi.
Sunny ve Nephis için zamanın akışını ölçebilecekleri tek gösterge Ananke idi. Gerçi... bu durum başlı başına en korkutucu şeylerden biriydi.
Genç rahibe hâlâ tekneye dümencilik yapıyordu; omuzları çökmüş, küreğe ancak tutunabiliyordu. Fakat görünüşü değişmişti. Daha önce yirmilerine merdiven dayamış bir genç kız gibi dururken, şimdi en fazla on iki yaşlarında bir çocuk gibi görünüyordu.
Ananke zaten minyon bir kadındı ama şu an bedeni daha da küçülmüştü. Üzerindeki koyu renkli pelerin, kıvrımları arasında kaybolup giden narin bedeni için neredeyse komik denecek kadar büyük duruyordu.
Buna rağmen görevinden asla ödün vermiyor, Büyük Nehir’in dehşet verici gazabına karşı küçük teknelerini yüzdürmeye devam ediyordu.
Rahibenin birkaç yüz yaşında olduğunu bilmesine rağmen Sunny, Nephis ve kendisinin işkence gördüğü bu cehenneme karşı direnen bir çocuk görünce kalbinin sıkıştığını hissediyordu.
Kahretsin, kahretsin, kahretsin...
Güverteden doğrulup dişlerini sıktı ve suyu dışarı atmaya devam etti. O ne kadar yavaşlarsa tekne o kadar ağırlaşacak... ne kadar ağırlaşırsa tehlike o kadar artacaktı.
Yaşlı teknenin fırtınanın bu acımasız gaddarlığına hâlâ dayanıyor olması zaten bir mucize idi.
Bu şekilde daha fazla devam edemezdi.
Sadece teknenin ahşap gövdesi her an parçalanabileceği için değil, aynı zamanda zaman fırtınasının kaotik doğası etraflarında giderek daha tekinsiz ve vahşi bir hal aldığı için.
Ananke’nin teknenin etrafında oluşturduğu stabilite balonuna rağmen bunu hissedebiliyorlardı. Sunny, sisin içinde garip siluetler gördüğünü sandı. Bazen de kendi bedeninin ve zihninin bir salise için değiştiğini, sonra eski haline döndüğünü hissediyordu.
Aynı şey Nephis’in de başına geliyordu. Gördükleri hayal miydi emin değildi ama kızın figürü ve yüzü zaman zaman değişir gibi oluyordu. Gümüş rengi saçları sürekli farklı uzunluklardaydı. Güzel yüzü bir an normal görünüyor...
Hemen ardından, saniyenin küçük bir kesrinde boğulmuş bir cesedin solgun çehresine bürünüyor ya da tanınmayacak kadar yanıp kömürleşiyordu.
Gözlerini kırptığı anda değişimler kayboluyor ve Nephis her zamanki haline dönüyordu.
Sunny ürpererek, kızın ona baktığında ne gördüğünü düşündü.
Yüzünün sayısız yara iziyle kaplandığını, parçalanmış etten bir delilik maskesine dönüştüğünü mü görüyordu? Gözlerinin dipsiz bir cinnetle dolup taştığını mı?
Fakat zaman fırtınasının en korkunç yanı bu bile değildi.
En korkuncu... Sunny’nin sanki Büyü onunla konuşuyormuş gibi, tanıdık bir sesin fısıldadığı belli belirsiz yankıları duyabiliyor olmasıydı.
Hatta o sesler bile anlamsız, çarpık ve tanınmayacak kadar bozuk geliyordu; sanki Kabus Büyüsü bile bu dehşet verici felaketin etkisinden kaçamamıştı.
Büyü’nün etkisiz kaldığını daha önce sadece bir kez görmüştü... Umut tarafından yaratılan Kızıl Kolezyum’da. Ananke’ye göre zaman fırtınaları, iblisler ve tanrılar arasındaki son savaşın yankılarıydı. O halde Kabus Büyüsü’nün otoritesinin sarsılması o kadar da şaşırtıcı mıydı?
Nihayetinde, gücünün mutlak olmadığını zaten biliyordu.
Bitkin bedenini zorlayarak ve bu korkunç afetin amansız saldırısına karşı direnmeye çalışarak kasırganın sert darbesine göğüs gerdi ve bir kase suyu daha denize boşalttı.
Mutlak...
Bu cehennemi boranın ortasında aklına bir fikir geldi. Bir an dona kaldı, çaresizce nefes almaya çalışıyordu.
...Kabus Büyüsü, Dokumacı’nın kendine has mutlak bir kanun yaratma girişimi miydi?
Bu düşünceyle o kadar sarsılmıştı ki bir an için fırtınanın dindiğini sandı. Sanki rüzgarın uluması kesilmiş, etrafını sağır edici bir sessizlik kaplamıştı.
Hayır...
Ne?
Fırtına gerçekten dinmişti.
Parlak bir ışık aniden Sunny’nin gözlerini delip geçti; tıslayarak eliyle gözlerini kapattı.
Güvertenin şiddetli sarsıntısı da durulmuştu.
Kurtulduk mu... kurtulduk mu yani?!
Sunny elini indirdi ve ufka baktı.
Sonra yorgunlukla güverteye yığıldı.
Önlerinde, kusursuzca durgun, uçsuz bucaksız bir su kütlesi uzanıyordu. Sadece huzurlu değildi... Resmen kıpırtısızdı.
Üçüncü Kabus’a girdiklerinden beri ilk kez, Büyük Nehir durulmuştu.
Berrak masmavi gökyüzünden dökülen parlak güneş ışığı, bu rüya gibi manzarayı aydınlatıyordu. Arkalarında zaman fırtınası kara bir duvar gibi yükseliyordu. Önlerinde, çok uzaklarda... yine aynı karanlık örtü vardı. Devasa bir durgun su çemberini, gazap içinde kaynayan tekinsiz bir bariyer gibi kuşatmıştı.
Durgun su çemberinin kendisi ise kusursuzca düz bir aynayı andırıyordu. Yansıyan güneş ışığıyla öyle parlıyordu ki sanki ışıl ışıl bir yıldızın yüzeyinde süzülüyorlardı.
Sunny gözlerini yumdu, sonra iki eliyle yüzünü kapattı.
Hayır. Hayır, hiçbir şeyden kurtulmadık.
Sadece fırtınanın gözüne ulaştılar.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.