Kanlı Bir Yemin

Sunny ve Nephis, Büyük Nehir’in umursamaz ve kaçınılmaz akıntısına kapılmış halde, bir süre öylece hareketsiz kaldılar. Sunny’nin kalbi ağırlaşmıştı... Taşıyamayacağı kadar ağırdı. Öyle canı yanıyordu ki, çektiği acı neredeyse fiziksel bir hal almıştı. Belki de gerçekten öyleydi.

Zamanla acı köreldi ama o dayanılmaz ağırlık baki kaldı.

Sunny elini yavaşça kaldırıp Neph’in kollarından birini sıkıca kavradı. Kız hala arkasından ona sarılıyordu, bu yüzden yüzünü göremiyordu. Nephis de onun yüzünü göremiyordu; ki böylesi belki de en iyisiydi.

Sunny konuştuğunda, düz seyreden sesi alçak ve ızdırap doluydu:

"Neph..."

Gözlerini uzaklardaki mavi gökyüzüne dikti.

"Neden kimseyi koruyamıyoruz?"

Bir süre cevap gelmedi. Sonunda Nephis sessizce içini çekti.

"Çünkü içine doğduğumuz dünya böyle bir yer değil."

Vücudu hala Sunny’ninkine yaslıyken bir an duraksadı ve ekledi:

"Sen, ben ve tanıdığımız herkes... Biz bir şeyleri kurtarmak için değil, yok etmek için doğduk."

Sunny, kızın haklı olabileceğini düşünerek başını öne eğdi. Yaşadıkları dünya –aslında her iki dünya da– inşa edenlerden çok katillere ihtiyaç duyuyordu. Ait oldukları o karanlık ve zorlu zamanların alameti buydu işte.

Fakat geriye pişmanlık ve yıkımdan başka dönecek hiçbir şey kalmayacaksa, Kabus Yaratıkları’nı katletmenin veya Büyü’nün sınavlarını fethetmenin ne anlamı vardı?

Biraz sonra Neph’in sesini tekrar duydu. Onu tutmaya devam ederek kararsız bir tonla konuştu:

"Yardımı olur mu bilmem ama... Ananke’nin Dokuma’ya dönmek gibi bir niyeti hiç yoktu. En başından beri geri dönmeyeceğini biliyordu."

Sunny’nin gözleri titredi. Hafifçe kıpırdanıp başını çevirdi ve sonunda Neph’e baktı.

"Ne?"

Kız içini çekti.

"Nasıl bir gelecek olurdu ki bu? Geri dönüp sınırsız hayatının geri kalanını sevdiği her şeyin mezarlığında tek başına geçirmek mi? Sadece Dokumacı’nın Çocukları’na... yani bize... yardım etmesi gerektiğine dair o rüya uğruna bu kadar uzun süre dayanabilmişti. Biz gittiğimizde, hayata tutunmak için son sebebi de yok olup gidecekti."

Nephis bakışlarını kaçırdı.

"Dokuma’da topladığımız erzakın üç değil de sadece iki kişilik olmasının sebebi buydu. Geçmişi bize bu kadar iştahla anlatmak istemesinin sebebi de buydu."

Sesi giderek zoraki ve ağır bir hal aldı.

"...Bizi Ayrılık Evi’ne götürmesinin sebebi de buydu. Nehir doğumluların son yolculuklarına çıkmadan önce geldikleri yer orasıdır. Veda etmeden önce sevdikleriyle son bir ziyafet çekmek için."

Neph’in genellikle ifadesiz olan yüzü hafifçe buruştu. Bir an sessiz kaldıktan sonra sakin bir sesle devam etti:

"Ona yemek yaptık, masallarını dinledik ve yol boyunca ona eşlik ettik. Olayların sırası yanlış olabilir ama en azından sonunda yalnız değildi. Onu uğurlamak için oradaydık."

Sunny duydukları karşısında donup kalmıştı, başını öne eğdi.

Erzak...

Nasıl olmuştu da Dokuma’da topladıkları her şeyin Ananke için değil, sadece ikisi için olduğunu anlamamıştı? Bu kadar bariz bir şeyi nasıl fark edememişti?

Belki de Sunny, içten içe bu korkunç gerçeği hep biliyordu. Sadece o yükü omuzlamamak için gözlerini gerçeklere yummuş, acı sonu değiştirmek için yapabileceği hiçbir şey olmasa da "sonra bir çaresine bakarız" diyerek kendini kandırmıştı.

Ananke gitmişti.

Guerdesteki tahtalara bakarken nafile bir çabayla kendini teselli etmeye çalıştı. Kendi kendine, tanıdıkları kadının gerçek Ananke olmadığını söyledi. Elbette işe yaramadı. Her şeyin kadının arzusu doğrultusunda gerçekleştiğini... Dokumacı’nın Çocukları’nın kollarında yok olmanın, Kabus Büyüsü’nün bir rahibesi için hayal edilebilecek en güzel ölüm olduğunu telkin etti.

Tabii ki bu da işe yaramadı.

Sonunda, yorgun kalbini ezen bu yükü hafifletmenin tek bir yolu vardı.

Acıyı öfkeye dönüştürmek.

Sunny, Ananke’yi geri getiremezdi... Ama onu bu sona mahkûm edenlerden kanlı bir intikam alabilirdi.

Deli Prens...

O iğrenç ucube gözlerinin önünde canlandı. Sunny’nin yüzü sertleşti, elleri yavaşça yumruk halini aldı.

O piç hala buralarda bir yerde olabilir.

Gözleri ölümcül bir nefretle parladı.

...Ancak sonra Sunny kendine Altı Bela’nın kim olduğunu, daha doğrusu kim olduklarını düşündüğünü hatırlattı.

Bir süre sessiz kaldıktan sonra uzaklardan gelen bir sesle konuştu:

"Neph. Biliyor musun... Deli Prens’i bir rüyada gördüm."

Kız onu bıraktı ve geriye çekilerek Sunny’nin dönüp ona bakmasına izin verdi. Çocuğun ifadesi çok ciddiydi.

Birkaç an tereddüt ettikten sonra kendini zorlayarak konuştu:

"Onun kim olduğunu bildiğimi... sanıyorum. Altı Bela’dan her birinin kim olduğunu. Onlar biziz... Gelecekteki halimiz. Cassie, Effie, Kai, Jet, Mordret ve ben... Sen hariç bütün ekip."

Sunny, o Yozlaşmış delinin kalıntısının rüyasında ona saldırdığı anı hatırladı. O kaçık sesin defalarca ona katil diye seslenişini.

Katil...

Gözlerini bir anlığına kapatıp sessizce devam etti:

"Çünkü biz seni öldürdük. Sen Yozlaşamazsın, bu yüzden seni öldürmüş olmalıyız. Bu yüzden sadece altı tane Bela var."

İşte oradaydı. Kendine bile itiraf etmekten korktuğu düşünce, artık yüksek sesle dile getirilmişti.

Sunny duygularını bastırmaya çalışarak Nephis’e baktı, nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordu.

Kızın yüzü kıpırtısızdı, o güzel gri gözleri ise her zamanki gibi sakindi. Sunny normalde o ifadesiz maskenin ardındaki gerçek duyguları okuyabilirdi ama bu kez hiçbir şeyi çözemiyordu.

Şaşkın mıydı? İnanmıyor muydu? Öfkeli miydi? Yoksa korkmuş mu mu?

Nephis uzun süre sessiz kaldı.

Sonra doğrudan Sunny’nin gözlerinin içine bakarak sakin bir sesle konuştu:

"Bu harika o zaman."

Sunny gözlerini kırpıştırdı.

Bu... beklediği tepki değildi.

Şaşkınlıkla kaşlarını çattı ve doğru duyup duymadığından emin olmak için sordu:

"...Harika mı?"

Nephis, çok bariz bir şeyi onaylarcasına başını salladı.

"Elbette. Eğer Altı Bela gerçekten bizim gelecekteki hallerimizse, o zaman onlar hakkındaki her şeyi biliyoruz demektir. Bütün güçlerini, bütün zayıflıklarını... Hatta kusurlarını bile biliyoruz."

Dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi.

"Daha önce onlarla yüzleşmek zorunda kalacağımız için endişeliydim ama söylediklerin doğruysa... İşte bu, işleri değiştirir. Eğer düşmanını ve kendini tanıyorsan, yüz savaşın sonucundan da korkmana gerek yoktur. Ama düşman bizzat kendinse... Her şey çok daha basit hale gelir, değil mi?"

Sunny şaşkınlıkla ona bakakaldı.

"Gerçekten de..."

Gerçekten de haklıydı.

Gözleri biraz daha irileşti.

Eğer Deli Prens gerçekten kendisinin gelecekteki bir versiyonuysa –Nephis’in öldüğü bir gelecekten gelen iğrenç bir hortlaksa– o piçi öldürmek için tek gereken öz ismini yüksek sesle söylemekti.

Eğer Yiyici Canavar gerçekten Effie’nin gelecek versiyonuysa, onu öldürmek o korkunç Bela’yı izole etmek ve besine erişimini kesmek kadar kolay olacaktı. Çok geçmeden o Yozlaşmış ucube zayıflayacak ve bedeni kendi kendini tüketecekti.

Eğer Ölümsüz Katliam gerçekten Jet’in gelecek versiyonuysa, tek yapmaları gereken onu uzun süreli bir savaşa çekmek ve o sefil yaratığın kimseyi katledip öz emmesine izin vermemekti. Sonunda ruhu kendi kendine çökecekti.

Eğer Azap gerçekten Cassie’nin gelecek versiyonuysa, gücü kehanet yeteneklerinden ve kader ile vahiylere olan inanılmaz yatkınlığından geliyordu. Fiziksel olarak çok dişli olamazdı... Dolayısıyla, Dokumacı’nın Maskesi onu savunmasız bırakırdı.

Tabii diğer ikisi de vardı. Mordret’in kusuru bilinmiyordu ve Sunny, onun bunu gönüllüce paylaşacağından şüpheliydi. Ancak Hiçlik Prensi, kendi sırlarını açık etmeden Ruh Hırsızı’yla bizzat ilgilenebilirdi.

Bu arada Kai’nin kusuru, savaşta onu devirmek için kullanılabilecek türden bir şey değildi.

Yine de... Altı Bela’dan beşinin nasıl öldürüleceğini bilmek bile muazzam bir sonuçtu. O altı dehşet verici ucube ile gözü kapalı yüzleşmekten katbekat daha iyiydi.

Sunny, o nefretlik Deli Prens’e dönüşme ihtimalinin verdiği korku ve tiksintiyle o kadar sarsılmıştı ki, bu durumun gizli avantajlarını değerlendirememişti.

Gözleri karanlık bir parıltıyla ışıldadı.

Başını kaldıran Sunny, uzun ve etkileyici bir an boyunca sessizce Nephis’e baktı.

Ardından fısıltıyla konuştu:

"Neph... Hadi Deli Prens’i öldürelim."

Sesi yavaş yavaş güç kazandı.

"O sefili ve yanındaki diğer Altı Bela’yı öldürelim. O Yozlaşmışları doğrayalım. Verge’ü yerle bir edelim."

Dişlerini sıktı ve öne doğru eğildi, gözleri karanlık bir öldürme arzusuyla yanıyordu.

"Bu korkunç kabusu fethedelim."

Sunny’nin sözleri bir an havada asılı kaldı, sonra rüzgarla birlikte savrulup gitti.

Nephis bir süre sessiz kaldı.

Ardından gözlerinde beyaz alevler parlayarak gülümsedi.

"...Bu bir yemin olsun."

[Birinci Bölümün Sonu: Zamanın Akıntıları]

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.