Sunny zamanın akıp gitmesinden korkarak Kaynak’a doğru son sürat yol alıyordu. Ne ironik bir durumdu aslında...
Cassie ile yaptığı o kader belirleyici konuşmadan önce, grubun Verge savaşı’ndan nasıl sağ çıkacağı konusunda gergin ve endişeliydi. Şimdiyse orayı çok çabuk yerle bir edecekler diye ödü kopuyordu.
Daha önce Nephis için endişelenirken, artık ona karşı temkinliydi. Kendi kaderi, daha doğrusu kaderinin olmayışı, Değişen Yıldız’ın o canavarımsı İlk Arayıcı’ya saldırısının ne kadar amansız ve vahşi olacağına bağlıyken, o artık kaçınılmaz bir güç gibi görünüyordu gözüne. İnsan zihni tuhaf bir mekanizmaydı işte. Kişinin arzularına göre renk değiştiriyor, aynı şeyi şartlara bağlı olarak tamamen farklı gösterebiliyordu. Bu yüzden Sunny acele etmeliydi. Şafak tacı’nın yardımıyla akıntıyı yararak tekneye yön verdi. Zarif tekne, suyun üzerinde süzülüyormuşçasına inanılmaz bir hızla ilerliyordu. Verge kıyıları çoktan gözden kaybolmuştu ve önünde Büyük Nehir’in uçsuz bucaksız uzantısından başka hiçbir şey yoktu.
Zamanın şafağında, buradaki hava bile bir başkaydı. Sular tekinsiz ve tehlikelerle doluydu. Artık Cassie yanında olmadığı için Sunny tehlikenin nerede pusuda beklediğini bilemiyordu. Bu yüzden gölge duyusu vasıtasıyla algılarını son sınırına kadar genişleterek elinden geldiğince tetikte kaldı. Bu tedbiri, hayatını bir kereden fazla kurtardı. Tanrılar Çağı’nın şafağına denk gelen geçmişin bu uzak sınırları, sadece tuhaf ve ölümcül tehlikelerle değil, aynı zamanda her türlü tüyler ürpertici kabus canavarı ile doluydu. Büyük Nehir’in bu kısmı, Sunny’nin daha önce karşılaştığı ve az kalsın bedenini dişleyecek olan Turkuaz Yılan, Kara Kaplumbağa, Karanlık Kelebek ve sayısız diğer canavarın kol gezdiği o uzak geleceğin sınırları kadar tehlikeliydi. Burada da devasa kabus canavarları vardı ve Sunny’nin onca gelişimine rağmen her biri ondan katbekat daha güçlüydü. Çoğu ondan daha hızlıydı ve algıları çok daha uzaklara uzanıyordu.
Bu yüzden Sunny sürekli bir ölüm kalım mücadelesi veriyordu. Bu iğrenç canavarlardan kaçıp kurtulması bile imkansızdı ama neyse ki çoğundan, hatta belki de hepsinden üstün olduğu tek bir yönü vardı.
Esneklik ve neredeyse her duruma uyum sağlayabilme yeteneği. Anlaşılmaz bir varlık onu suyun altına çekip yutmak için derinliklerden yükseldiğinde, Sunny gölgeleri çağırıp dev bir kelebeğe dönüşüyor ve altı uzun bacağıyla tekneyi havaya kaldırıyordu. Gökyüzünden korkunç bir canavar süzüldüğünde ise oniks yılanına dönüşüyor, tekneyi ağzında saklayıp derinliklerde güvenli bir sığınak arıyordu.
Bürünebileceği başka formlar da vardı ve her biri kendi yolunda ona kolaylık sağlıyordu. Elbette bu kabuğu korumak muazzam miktarda öz tüketiyordu. Sunny, öz rezervlerini tüketmekten korktuğu için çoğunlukla teknede kalıyor ve onu olası tehlikelerden eliyle uzaklaştırarak yönlendiriyordu. Yine de sadece o ilk gün, birkaç kez ölümle burun buruna geldi.
Bir an altındaki su aniden kaynamaya ve inanılmaz bir hızla hareket etmeye başladı; neredeyse tekneyi alabora edecekti. Sunny, dengeyi sağlamak için hemen Saint’i çağırıp onun ağırlığını kullandı fakat bu, felaket sadece başlangıcıydı. Büyük Nehir’in gözün görebildiği kadarki devasa bir bölümü aniden azgın bir girdaba dönüştü. Akıntının hızı o kadar korkunçtu ki, güçlü dalgaların darbesiyle teknenin gövdesi neredeyse parça pinçik olacaktı. Tekne yana doğru savruluyor, girdabın derinliklerine doğru sürükleniyordu. Kendini ve teknesini kurtarmak için çırpınan Sunny, Gölge Feneri’nin kapı kısmını açıp gölgeleri çağırdı ve Karanlık Kelebek formuna büründü. Devasa kanatları çırpınarak onu havaya fırlattı. Altı bacağıyla tekneyi kavrayıp azgın suların içinden yukarı çekti. Neyse ki yeterince hızlıydı. Havaya yükseldiğinde, Büyük Nehir’in akıntısını bir ölüm tuzağına çeviren o yıkıcı dalgalanmanın sebebini görebildi. Gördüğü an, ruhu ürperdi.
Dalgaların altında, bir ufuktan diğerine uzanan, devasa ve akılalmaz bir ağız gizliydi. Neredeyse tekneyi parçalayacak olan o korkunç girdap, bu devasa çenelerin açılıp muazzam miktarda suyu içine çekmesiyle oluşmuştu. Büyük Nehir’in koca bir bölümü, gövdesi neyse ki görünmeyen o su altı devinin korkunç boğazında yok olup gidiyordu.
Sunny arkasına bile bakmadan gökyüzüne doğru kaçtı.
Başka bir seferinde, uzaklardaki havanın sanki sıcaktan titrediğini fark etti. Ancak Sunny kaçınamadığı bu tuhaf bölgeye yaklaştıkça, ortada hiçbir sıcaklık olmadığını anladı. Hava da titremiyordu. Aksine, akıntının üzerinde, güneş ışığının arasında gizlenmiş ve neredeyse görünmez olan uzay boşluğu yarıkları vardı. Eğer sezgileri alarm vermeseydi, dünyadaki bu gizli çatlakları hiç fark etmeyebilirdi. Ancak onları fark edip de kırık alanların kıvrımlarında neyin gizlendiğine bakmaya çalıştığında, kendisine açlıkla bakan milyonlarca karanlık göz gördü. Akıntı, tekneyi doğrudan bu çatlaklarla dolu nehir bölgesine sürüklüyordu. Dehşet içinde kalan Sunny, oniks yılanı formuna bürünerek derinliklere daldı; o yarıklarda gizlenen aç uçurumun gözlerini dikip bakmasından kaçmayı umuyordu. Fakat alan dalgaların altında da kırılmıştı. Sadece orada gözler yoktu. Bunun yerine, o parçalanmış boşlukta gizlenmiş, hepsi parçalanmış, bükülmüş ve kısmen kemirilmiş korkunç kabus canavarlarının sayısız cesedi duruyordu. Basınç, deniz yılanının o güçlü kabuğunu neredeyse yok edecek kadar ezici bir hal alana dek karanlığın daha da derinlerine dalan Sunny, bu dehşetten de kaçmayı başardı.
Ama önünde daha nicesi vardı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.