Kara Kafatası civarına çıkan Kabus Kapısı'nın konumu her şeyden önemliydi. Şu an için Mordret dışında hiç kimse Hisar Kapısı'na çıpa atmamıştı; bu yüzden o Kabus Kapısı hâlâ oraya ulaşmanın tek uygulanabilir yoluydu.
Eğer geçit Doğu Antarktika’nın ıssız yabanındaysa, iki büyük klan arasındaki savaş kuşatma altındaki başkentlerden ve sivil halktan uzakta patlak verecekti.
Ama ya bir şehrin içindeyse...
Rasyonel düşün.
Sunny, bir yandan kalenin koridorlarında ilerlerken bir yandan da durumu tartıyordu.
Kabus Kapısı eğer bir başkentin içindeyse yapabileceği pek bir şey yoktu. Sayısız sivilin hayatı ölümcül bir tehlikeye atılacak, hatta belki de doğrudan sönecekti. Sunny'nin elinden gelenin en iyisi, bir şekilde hasarı hafifletmeye çalışmaktan ibaret kalacaktı.
Öte yandan, eğer yabanın ortasındaysa... O zaman hiçbir şey yapmasına gerek kalmazdı.
Sorunları kendi kendine çözülürdü. Valor ve Song birbirlerini diledikleri kadar boğazlayabilirdi.
Yanlış.
Böyle düşünmek dar görüşlülüktü. Elbette büyük klanlar nefret edilesi pisliklerden ibaretti ama en azından görünüşü kurtarmak adına Doğu Antarktika’nın devasa bir bölümünü savunma sorumluluğunu da üstlenmişlerdi. Özellikle titanlar gibi yüksek öncelikli hedeflerle uğraşırken onların gücü hayatiydi; zira kıtada bulunan yedi Azizden altısı Alanlara mensuptu.
Hepsi birbirini öldürüp giderse ne olurdu?
Hiç iyi şeyler olmazdı...
Sayısız mülteci zaten tahliye edilmişti ancak milyonlarcası hâlâ buradaydı. Eğer Tahliye Ordusu’na birkaç ay daha vakit verilseydi —Uyuyanlar lejyonunun Uyanış sürecini tamamlamasına yetecek kadar bir süre— işler çok farklı olabilirdi.
Fakat o lanet olası kaçık Mordret bunu imkansız kılmıştı. Bu yüzden büyük klanların gücü hâlâ çok önemliydi.
Sunny’nin midesi bulandı. Büyük klanların bu kadar iğrenç olmalarına rağmen aynı zamanda onlara ihtiyaç duyulması gerçeğinden derin bir huzursuzluk duyuyordu. Gerekli bir kötülük gibiydiler.
Böyle düşünmek kendini kirli hissetmesine neden oluyordu. Sanki ilkelerinden taviz veriyormuş gibi geliyordu.
Yıkım İzi ve hükümetin geri kalanı da böyle mi hissediyordu?
Boş ver şimdi bunları. Peki ben ne halt edeceğim?
Görünen o ki Mordret sayesinde Valor ve Song kuvvetleri arasında kanlı ve yıkıcı bir topyekûn savaş artık hem çok yakın hem de kaçınılmazdı. Birbirlerini tamamen haritadan silebilirlerdi ki bu en kötü senaryoydu; çünkü o zaman kıtada kol gezen sayısız Kabus Yaratığı'na karşı mültecileri savunacak kimse kalmayacaktı.
Bu durumda, en iyi sonucu elde etmesi için tek bir yol vardı.
Eğer savaşı engellemenin hiçbir yolu yoksa, bir tarafın zafer kazanması için elinden gelen her şeyi yapmalıydı... Hem de öyle sıradan bir zafer değil. Pirus zaferi, karşılıklı yok oluştan farksız olurdu. Ancak ezici bir galibiyet taraflardan birinin kayıplarını en aza indirebilir, böylece tahliye çalışmalarında fark yaratacak kadar savaşçının hayatta kalmasını sağlayabilirdi.
Dur... bir saniye...
Sunny aniden donakaldı, yüzü normalden bile daha solgun bir hal aldı.
Gözleri fal taşı gibi açıldı.
Elleri titriyordu.
...Sonra, yavaşça, yüzünde pek de sağlıklı görünmeyen bir gülümseme belirdi.
Mühürlü strateji odasında saklanan gölgesi aracılığıyla, orada durup Morgan’ın anlattıklarını sessizce dinleyen birine baktı.
Siyah çelikten işlenmiş karmaşık bir zırh kuşanmış, gümüş saçlı ve soğuk gri gözlü genç bir kadına.
Nephis’e baktı.
Sunny yavaşça nefesini verdi.
Demek kastettiğin buydu ha?
Zamanında, büyük klan Valor’un o görkemli balosunda ona söylediği şey tam olarak bu değil miydi?
Onun peşinden, o emrettiği için değil, kendisi istediği için gidecekti... Hem de yüzünde bir gülümsemeyle.
Kaderlerinin birbirine kördüğüm olduğunu söylemişti.
O gün Sunny, Nephis’i reddetmiş ve Valor Klanı’nın kucağına onunla birlikte atılmayı kabul etmemişti. Bunun yerine Birinci Tahliye Ordusu’na yazılıp Antarktika’ya gelmişti.
O günden beri neler neler olmuştu...
Ve yine de işte buradaydı; büyük klan Valor’un sancağı altında onunla omuz omuza savaşmayı, büyük klan Song’a karşı yürüttükleri o günah dolu savaşta onlara yardım etmeyi planlıyordu.
Tamamen kendi hür iradesiyle.
Sunny elini boynuna götürdü, sanki orada bir köle tasması olup olmadığını kontrol eder gibiydi.
Neydi bu kursaktaki acı tat?
Dudaklarından ruhsuz bir kahkaha döküldü. Güler
Birkaç an sonra Sunny başını iki yana sallayıp yoluna devam etti.
Zaten ne fark eder ki?
Neph'in haklı olduğunu kanıtlamak elbette onda buruk bir isteksizlik yaratıyordu. Ama sadece gururu incindi diye tantana çıkarıp kararını değiştirmek acınası bir çocukluk olmaz mıydı?
Hem ne zamandan beri gurur sahibiydi ki?
Hoşuna gitse de gitmese de, Kabus Zinciri'nden mümkün olduğunca çok sivilin sağ çıkmasını sağlamak gerçekten de en büyük arzusuydu.
Bu yüzden, eğer bu amaca ulaşmak için Valor Klanı'nın Song Klanı ile olan savaşına yardım etmesi gerekiyorsa, bunu yapacaktı.
Elbette Song’un Valor’u yenmesine yardım etme ihtimali de vardı. Onun gözünde biri diğeri kadar aşağılıktı, bu yüzden hangi tarafı destekleyeceğinin Sunny için bir önemi yoktu.
Ancak halihazırda bir şekilde Valor kuvvetlerine dahil olmuştu ve bu durum işini kolaylaştırıyordu. Nephis, Cassie ve Ateş Muhafızları da buradaydı; diğer tarafa geçmek onların ölümlerine neden olmak demekti.
Doğrudan ya da dolaylı olarak, bu Sunny'nin istediği ya da yapmaya gönüllü olacağı bir şey değildi.
Yani Valor’a mahkum kalmıştı.
...Tabii, onun müdahalesinin bir fark yaratıp yaratmayacağı bile büyük bir soru işaretiydi. Ama en azından denemeliydi.
Elinden gelenin en iyisini yapmalıydı.
Sunny, yavaş yavaş gürültüyle dolmaya başlayan liman kalesinde ilerledi. Yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı.
Çok komik değil mi ya?
Yalnızlık Günahı'nın bu şakayı takdir etmek için yanında olmamasına aniden üzülmüştü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.