Sınıftaki Gölgeler

Uyanmış Akademisi’nin korunaklı amfilerinden birinde, büyük salon yavaş yavaş öğrencilerle doluyordu. Ancak bu genç kızlar ve erkekler, deneyimsiz uykuculara hiç benzemiyordu. Aksine, çoğunun üzerinde savaş meydanlarında pişmiş gazilere özgü o amansız güven vardı.

Ruhlarındaki sertlik ve keskinlik, rüya aleminden henüz yeni döndüklerini ele veren cinstendi. Tam da bu yüzden, salondaki kalabalığa, ölümün nefesini ensesinde hissedip de pençelerinden sağ kurtulmayı başaran insanlara has o canlı, kıpır kıpır enerji hakimdi.

Onlar artık yeni uyanmışlardı. Kış gündönümünün üzerinden birkaç hafta geçmiş, hayatta kalmayı başaranların büyük kısmı bir insan hisarına sığınarak uyanık dünyaya geri dönmüştü. Şimdi ise yeni hayatlarına ve sorumluluklarına alışmaya çalışıyorlardı.

Bazıları kendi yollarını çizmeyi seçse de pek çoğu bir süre daha Akademi’de kalmaya karar vermişti. Sonuçta buranın müfredatı sadece uykuculara yönelik değildi. Yerleşkenin büyük bir bölümü, uyanmış öğrencilerin sürekli eğitimine ayrılmıştı.

Rüya alemine yapılan o ilk tehlikeli yolculuğun ateş çemberinden sağ çıkmış olmak, öğrenmeyi bırakabilecekleri anlamına gelmiyordu. Hatta karşılaştıkları onca zorluğun ardından, hayatta kalanların çoğu çok önemli bir ders çıkarmıştı.

Ne kadar hazırlıklı olurlarsa olsunlar, bu asla yeterli gelmeyecekti.

Gerçi bu genç uyanmış grubunun dinlemek üzere olduğu ders pek de popüler bir ders sayılmazdı. "Uzun Süreli Seferlerde ve Hisarlar Arası Yolculuklarda Kaynak Yönetimi" adını taşıyan bu dersin ne savaş eğitimiyle ne de görünüş ustalığıyla bir ilgisi vardı. Bu yüzden oldukça kıyıda köşede kalmış, pek ilgi görmeyen bir konuydu.

Salondaki bu büyük kalabalığın sebebi, dersin içeriğinden ziyade kürsüye çıkacak kişinin kimliğiyle ilgiliydi. Gerçek bir yükselmiş ve adı sanı duyulmuş biri olan bu yıldız eğitmen, uyanmış öğrenciler için karşı konulmaz bir çekim merkeziydi.

Rüya aleminin tehlikelerine göğüs germiş, kendi elleriyle sayısız kabus canavarı katletmiş birinden daha iyi kim onlara ders verebilirdi ki?

Ders saati yaklaştıkça öğrenciler amfideki yerlerini aldı ve eğitmenin gelmesini beklemeye başladı.

İçeri en son girenlerden biri, şık sivil kıyafetler içindeki genç bir adam oldu. Üzerindekiler ağırlıklı olarak siyah renkteydi ve hafif gri detaylarla hareketlendirilmişti. Genç adam, uyanmış gençlere şöyle bir göz attıktan sonra amfinin merkezine doğru ilerledi.

Birkaç kişi kafa karışıklığı içinde ona baktı.

Genç adam, diğer öğrencilerin arasına katılmak yerine doğrudan öğretmen kürsüsüne yöneldi ve bir elini uzattı. Herkesin şaşkın bakışları altında, bir anı çağırıyordu!

Daha da tuhafı, bu anı zarif, ahşap bir sandalye şeklinde tezahür etti. Bu tuhaf tip sandalyeyi yere bıraktı, kürsünün arkasına geçip kuruldu ve sanki dünyadaki en doğal şeyi yapıyormuş gibi onlara bakmaya başladı.

Birkaç uyanmış, bu çocukça saygısızlığı eleştirmek için ağzını açtı ama sonra duraksadı. Bu eksantrik öğrenci, sergilediği hürmetsiz tavırla eğitmeni kesinlikle öfkelendirecek olsa da üzerinde dikkat çeken, insanı durup baktıran bir şeyler vardı. Kararsız kalmalarının bir diğer sebebi de onun inanılmaz derecede çekici olmasıydı.

Genç adam pek uzun boylu sayılmazdı ama narin yapısı ve şık giyimi ona bambaşka bir cazibe katıyordu. Pürüzsüz cildi ve kömür karası saçlarıyla adeta zarif bir oyuncak bebeği andırıyordu. Dikkat çekici koyu renk gözlerinde muzip, tatlı bir parıltı vardı.

Aynı zamanda bu gözlerde öyle soğuk bir yön vardı ki ona çok uzun süre bakanların içine bir ürperti çöküyordu.

Sanki etrafındaki gölgeler biraz daha derinleşiyor gibiydi.

Kısa bir süre sonra, ön sıradaki genç kızlardan biri boğazını temizledi ve arkadaş canlısı bir tonla konuştu:

"Hey! Usta Sunless gelmeden önce oradan kalksan iyi olur. Bak, şurada boş bir yer var... Şey... Tam yanımda..."

Genç adam kıza baktı ve hoş bir şekilde gülümsedi.

O sırada yanındaki kız öfkeyle fısıldadı:

"Ne yapıyorsun sen?! Bu usta Sunless, seni aptal!"

İlk konuşan kızın gözleri yavaşça büyüdü, ardından yüzü kıpkırmızı kesildi ve dehşet içinde elini ağzına götürdü.

Amfide bir fısıltı dalgası yayıldı.

"Ne? Bu usta Sunless mı?"

"Ama daha bizim yaşımızda!"

"Tabii ki bizim yaşımızda! Yükseliş mertebesine ulaşması iki yıl bile sürmedi! Neden bu kadar ünlü sanıyorsun?!"

"...Karanlığın ve Işığın Şarkısı dizisinde onu oynayan aktöre hiç benzemiyor! Oyuncu seçimini yapan yönetmen aklını kaçırmış olmalı!"

Tüm bu konuşmaları aynı hoş gülümsemeyle dinleyen Sunny boğazını temizledi. Öğrenciler anında sessizliğe büründü.

"Günaydın, uyanmış dostlarım. Ben yükselmiş Sunless. Bana usta Sunless diyebilirsiniz, ya da sadece usta. Uzun Süreli Seferlerde ve Hisarlar Arası Yolculuklarda Kaynak Yönetimi dersinin ilk oturumuna hoş geldiniz. Aranızda bilenler vardır, bu konuda az çok bir deneyimim var..."

Dinleyiciler arasından birkaç kibar kıkırdama yükseldi, bu da içten içe yüzünü ekşitmesine neden oldu.

Tüh. Zor bir kitle!

Akademi’deki ilk öğretmenlik günü olduğundan, Sunny’nin gerilmesi son derece doğaldı. İnsanlarla dolu bir odada konuşmaktansa, kabus canavarlarıyla dolu bir odada savaşmayı bin kez tercih ederdi.

En azından canavarları öldürüp kurtulabiliyordu!

Sunny bir an duraksadı, ardından devam etti:

"Bu dersler boyunca çeşitli konuları ele alacağız. Ama önce, size bir soru sormama izin verin..."

Öğrencilerine baktı ve gülümsedi.

"Rüya aleminde hayatınızı tehdit eden en büyük tehlike neydi?"

Genel olarak ders, Sunny’nin beklediğinden çok daha iyi geçmişti. Nedense bazı kız öğrencilerin ona biraz fazla dikkatli bakması dışında, bu genç uyanmış grubuna ders anlatırken kendini tamamen rahat hissetmişti.

Sonuçta anlattığı her şey kendi deneyimlerine dayanıyordu; öğrenciler de onun kadar savaş görmüş olmasalar da amatör sayılmazlardı. Her biri ilk kabusu atlatmış, rüya alemine gidip gelebilmişti. Bu yüzden ders, geleneksel bir eğitimden ziyade profesyoneller arasında bir bilgi alışverişi gibi geçiyordu.

Rain ile yaptığı özel derslerle kıyaslandığında bu ona çok iyi gelmişti. Kız kardeşi inanılmaz derecede yetenekli, çalışkan ve onunla vakit geçirmek keyifli olsa da kelimelerle ona anlatamayacağı pek çok şey vardı.

Sunny içini çekerek projeksiyon cihazını kapattı ve boş amfiye göz gezdirdi.

Artık hayatı bundan mı ibaretti?

Grup ikinci kabustan döneli altı ay olmuştu. Bu süre zarfında pek çok şey yaşanmıştı. Daha birkaç hafta önce yirminci yaş gününü kutlamıştı... Değişimlerin bazıları iyi, bazıları ise kötüydü.

İyi tarafı, Rain ile bolca vakit geçirebiliyor, ona kendini nasıl koruyacağını öğretiyor ve yavaş yavaş aralarındaki bağı güçlendiriyordu. Yine de Sunny fazla samimi görünmemeye dikkat ediyordu. Kız dahil hiç kimsenin, kardeş olduklarını bilmesini istemiyordu.

Ayrıca Aiko ile sık sık konuşuyor, Parlak Mağaza'yı küçük ama tıkır tıkır işleyen bir ticarethaneye dönüştürmek için uğraşıyordu.

Ancak yaptığı her şeyin üzerine gölge düşüren büyük bir sorun vardı.

Kâbustan döndüğünden beri Sunny, rüya alemine bir daha adım atamamıştı. Altı ayın tamamını uyanık dünyanın güvenli limanında geçirmişti. Bunun sebebi ise Valor klanıyla arasında gelişen o tuhaf durumdu.

Azize Tyris, Sunny ve Cassie’yi yüce klanın gazabından korumak için elinden geleni yapsa da nüfuzu sınırsız değildi. Ak tüy klanının kendisi de efendileriyle sorunlar yaşıyordu. Sunny’nin öğrendiğine göre, Zincirli Ada’nın yönetiminden el çektirilmiş ve onlara başka bir görev yüklenmişti.

Bu görevin ne olduğunu ise bilmiyordu.

Eğer uyanmış olarak kalsalardı, hem Cassie hem de kendisi çok zor durumda kalırdı. Ancak yükseliş mertebeleri işleri büyük ölçüde değiştirmiş, onlara pazarlık payı kazandırmıştı. Yüce klanlar daha önce onları ortadan kaldırmayı düşünebilecekken, şimdi yaklaşımlarında çok daha temkinli davranıyorlardı.

Tabii bu her şeyin yolunda gittiği anlamına gelmiyordu.

Mesele, hızlıca çözülemeyecek kadar hassas ve karmaşıktı. Bu yüzden müzakerelerin hazırlığı çok uzun sürüyordu. Şimdilik her ikisinin de kendilerini kollaması gerekiyordu.

Mordret’in kaçışında daha fazla parmağı varmış gibi görünen Cassie için durum çok daha kötüydü. Sonuçta Gece Tapınağı’nda görevlendirilmeyi bizzat istemiş, bir süre sonra oradan ayrılıp geri dönerek bu felakete yol açmıştı.

Azize Tyris dışında hiç kimse Sunny’nin ayna canavarıyla olan kapışmasını bilmediğinden, Cassie’nin hisarda kaldığı süre boyunca tutsak prensle temas kurduğuna ve kaçışını planladığına inanmak çok kolaydı... Ya da en başından beri amacının bu olduğunu düşünmek işten bile değildi.

Bunun sonucunda, ateş muhafızları için işler biraz çirkinleşti. Birkaçının ortadan kaybolmasının ardından geri kalanlar abanoz ve fildişi kulelere sığındı; burada ilahi alevlerin okyanusu ve ezici güç onları her türlü tehdide karşı koruyordu. Bela çekmemek için uyanık dünyaya nadiren dönüyorlardı.

Sunny ise tam tersi bir konumdaydı. Usta Jet sayesinde hükümetin himayesinden bir nebze yararlanabiliyordu. Büyük klanlar rüya aleminde ne kadar güçlü olsalar da uyanık dünyada o kadar diş geçiremediklerinden, ona bir süre burada kalması tavsiye edilmişti.

Bu da biraz huzur ve sessizliğin tadını çıkarabileceği anlamına geliyordu.

...Aynı zamanda, yakınlarda aniden bir kapı açılmadığı sürece, kabus canavarlarını avlayıp çekirdeklerini besleyemeyeceği anlamına da geliyordu.

İşte bu... Büyük bir problemdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.