Büyü fısıldamaya devam ediyor, sesinin zengin dokusu kendi içinde tuhaf bir armoni yaratıyordu. Ortaya çıkan tını dikkat dağıtacak kadar yoğundu. Sunny o tek okla kaç yaratık öldürdüğünü bir an şaşırdı ama görünüşe göre... Görünüşe göre sayı en az yüze yakındı.
Sürü neredeyse tamamen kırılmıştı. Kara Dillerin yarısı ölmüş, kalan yarısı ise farklı derecelerde kavrulmuş ve hasar almıştı. Daha birkaç saniye önce buz gibi olan dağ gölünün suyu adeta kaynıyordu.
Ayrıca şans eseri bir sürü anı da kazanmıştı. Bunların çoğu uyanmış canavarlardan gelmiş olsa bile... Aziz bu gece kesinlikle ziyafet çekecekti.
Tabii hayatta kalırsa.
Sunny daha kendine gelemeden kulağına o tanıdık elektrik vınlaması çalındı. Samara ağır tüfeğini çoktan doğrultmuştu bile. Namlu parladı ve bir sonraki an, büyük bir buz kütlesine tırmanmaya çalışan yaralı bir düşmüş canavarın kafası kanlı parçalara ayrılarak patladı. Bir salise sonra Kim’in karabinası da ateşlenmeye başladı.
Doğru ya...
Başka herhangi bir usta, bir saniyeden kısa sürede yüz güçlü kabus canavarını katletmenin inanılmaz gururunu yaşamak için kendine birkaç saniye ayırabilirdi ama Sunny o kadar şanslı değildi. Hâlâ zamana karşı yarışıyordu ve savaşması gereken tamamen farklı bir canavar sürüsü daha vardı.
Dağ vadisinin o bembeyaz, el değmemiş örtüsü yok olmuştu. Şimdi tek görebildiği, üzerinde kömürleşmiş cesetlerin yüzdüğü kapkara bir su ve can havliyle kıyıya ulaşmaya çalışan, feci şekilde yanmış bir sürü kabus canavarıydı.
Buza tırmanma çabalarından vazgeçip gölün dibinden ilerlemek için derinliklere dalıyorlardı. Elektrik sadece suyun yüzeyinde yayıldığı için Yıldırım Darbesi’ni ikinci kez çağırmak hiçbir işe yaramayacaktı.
Bu tüyler ürpertici manzaraya kısa bir bakış atan Sunny, kafasını çevirip konuştu:
"Dorn, komuta sende. Piçler ağır hasar aldı, buzu kırmaya çalışırken savunmasız olacaklar. Samara en güçlülerini indirsin, Belle ve Luster ile birlikte yukarı çıkanların işini bitirin."
Devasa adam, ona çok tuhaf bir ifadeyle bakarak başını salladı.
"Anlaşıldı. Ama Kaptan... Peki ya sen?"
Sunny kayadan aşağı çoktan atlamıştı.
"Ben de ikinci sürüyle ilgilenmeye gidiyorum!"
Dorn gözlerini kırpıştırdı.
"...İkinci bir sürü mü var?"
Ancak Sunny bunu duymadı bile. Hızlı bir gölgeye dönüşerek karanlığın içinde var gücüyle süzüldü, Aziz’i gönderdiği yere doğru hızla ilerledi.
Dayan, dayan, dayan... Biraz daha dayan Aziz, geliyorum...
Çok geçmeden dağ yamacının dik duvarını aşıp bir an duraksadı ve aşağıya baktı.
Aşağıda, dar bir vadide amansız bir dövüş sürüyordu.
Kabus canavarları; kömür karası tenleri, çökük gözleri ve kıpırtısız yüzleriyle tuhaf bir şekilde uzun boylu insanları andırıyordu. Koyu metalden dövülmüş garip zırhlar giymişlerdi ve silahları yoktu. Yine de Sunny, onların boş ellerinin tek bir dokunuşunun bile sonu olacağını derinden hissediyordu.
Ağızları ise... Dikilerek kapatılmıştı.
"Uluma seslerinin gelmemesine şaşmamalı."
Aziz zaten sessiz bir tipti, bu zavallılar da farksızdı.
Şu anda yozlaşmış canavarların dördünden üçüyle tek başına yüzleşiyordu. Yerde cesetler birikmişti; Yalnızlığın Günahı havada süzülüyor, darbeleri birbiri ardına savuşturuyordu. Ağzı var dili yok iblis o her zamanki temkinli tarzını bırakmıştı; sakin değil, çaresiz bir aciliyetle savaşıyordu. Bunu gören Sunny, bu canlı heykelle Karanlık Şehir’in çorak meydanında ilk karşılaştığı anı hatırlamadan edemedi.
O zamanlar, orijinal Taş Aziz canını dişine takarak kendinden kat kat yüksek rütbeli birkaç yaratığı katletmişti.
Dördüncü yozlaşmış ise dudaklarını delen siyah ipleri koparmaya çalışarak amaçsızca ortalıkta dolanıyordu. Kömür karası kan, o tekinsiz, hareketsiz yüzünün her yerine bulaşmıştı. Yaratığın zihni, lanetli kılıç yüzünden parçalanmış ve tamamen yitip gitmiş gibiydi... Ancak Aziz de yaralanmıştı; oniks zırhının çatlaklarından yakut tozları dökülüyordu.
Yavaş yavaş gücü tükeniyordu...
Biraz ötede Kabus, onlarca düşmüş canavarı geride tutuyordu. Siyah küheylan, demir nalları, vahşi gücü ve kurtsu dişleriyle düşmanları parçalayarak aralarında terör estiriyordu. Gövdesi gölgelerle sarmalanmıştı; karanlık pusun içinden iki kızıl alev öfkeyle parlıyordu. Siyah küheylan adeta korku ve dehşetin vücut bulmuş hali gibiydi.
Ama onun da durumu iyi sayılmazdı. Şimdilik ezici hızı sayesinde düşmanın bir adım önünde kalmayı başarıyordu ancak canavarların Aziz’i arkadan kuşatmasına izin veremezdi. Ne zaman buna yeltenseler, kara at avantajından vazgeçip kendisini sessizlerle süvarisinin arasına siper etmek zorunda kalıyordu.
Böğrü deşilmişti, siyah tüylerinin üzerinde hayaletimsi mavi bir ışıkla parıldayan tuhaf izler vardı. Bu izlerin etrafındaki etler çürümeye başlamış gibiydi.
İki gölge, üçüncü kategori bir kapıdan çıkmış gibi görünen bu korkunç canavar sürüsüyle tek başına başa çıkamazdı. Bu sessiz umacılardan kaçabilirlerdi ama onları yenemezlerdi... Sadece yenilirlerdi. Aziz ve Kabus’un bu kadar uzun süre dayanabilmesinin tek sebebi, doğuştan gelen yetenekleri ile Sunny’nin onlara emanet ettiği anıların kusursuz uyumuydu.
Aziz, yozlaşmışları sürekli zayıflatan ve onlara hasar veren Kırık Yemin’i kullanıyordu. Ayrıca sinsi bir güce sahip, yüce seviye bir silah olan Yalnızlığın Günahı’nı kuşanmıştı. Bu güç, kullanıcısının zihnine hasar verme pahasına çalışıyordu ki Aziz zaten buna bağışıklıydı.
Ruh hasarı ile zihin hasarının birleşimi, onun eşsiz kılıç ustalığıyla birleştiğinde gerçekten muazzam bir güce dönüşüyordu.
Üstelik Yalnızlığın Günahı, düşmanların zihnini zehirleyen Dehşet Alameti büyüsüne sahipti. Bu büyü, Kabus’un sahip olduğu Korku Örtüsü ve Dehşet Lordu yeteneklerinin etkisini artırıyor, siyah küheylanı düşmanları ne kadar çok korkarsa o kadar güçlü kılıyordu.
Geçmişte bu kusursuz sinerji hiç başarısız olmamıştı. Ama bugün yeterli değildi.
Tabii bu, Sunny’nin kendisi işe dahil olmadan önceydi.
Vadiye doğru atılan Sunny, duyularını ileriye doğru uzattı.
Sessiz canavarlar onun gölgelerine zorbalık edecek kadar güçlü olabilirdi...
Ama gölgelerin ustası buraya gelmişken bakalım daha ne kadar dayanabileceklerdi?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.