Şafak Sökene Dek

Kış Canavarı geldi.

Ve sonra, çekip gitti.

İnsanlığın Antarktika Merkez Bölgesi’ndeki son kalesi Falcon Scott, Kabuslar Zinciri’ne yenik düşmüştü. Yüreklere korku salan o dondurucu fırtına kentin üstünden silip geçmiş, her yeri buzla kaplayarak içerideki tek bir canlıyı bile sağ bırakmamıştı.

Sunny çok eskiden, Karanlık Çağlar döneminde ya da belki de ondan bile önce Antarktika’nın tümüyle buzlarla kaplı olduğunu duymuştu. Burası bitmek bilmeyen kışın, soğuğun ve karın hüküm sürdüğü bir diyardı.

Bozulmuş Titan insanoğlunun bu son yerleşimini de haritadan silip sanki bölgenin tek hâkimi olduğunu kanıtlamışçasına dağlara çekildikten sonra, manzara yine o eski günlerine dönmüştü.

Şehir kar denizinde boğuluyordu. Binalar buzdan zırhlarına bürünmüş halde beyazlığın içinden yükseliyordu. Uçurumların aşağısında okyanusun devasa bir kısmı da donmuştu. Görkemli bir savaş gemisi, hâlâ demirli durduğu buz kütlesine hapsolmuştu; içindeki herkes ölmüştü.

Herkes ölmüştü.

Sunny hariç.

Askerleri ölmüştü. Milyonlarca sivil ölmüştü. Profesör Obel de ölmüştü. Ama kendisi hayattaydı, üstelik tek bir yara bile almamıştı. Sunny uzun süre gölgelerin arasında saklanmış, ancak özü tükenme noktasına geldiğinde dışarı çıkabilmişti.

Şimdi ise bir mezar kazıyordu.

Toprak kaskatı donduğu için işi hiç de kolay değildi. İnziva Günahı’nı çağırmak ve o zarif yeşim bıçağı kazma niyetine kullanmak zorunda kalmıştı. Sunny açtığı sığ çukurun içinde dikilmiş, toprağı hırsla kazımaya devam ediyordu. Hareketleri hızlı ve kararlıydı. Yüzünden süzülen öfke dolu gözyaşları daha yere düşmeden buza dönüşüyordu.

Yalnız da sayılmazdı.

Çukurun kenarında tıpkı kendisine benzeyen belli belirsiz bir figür oturmuş, kasvetli gözlerle onu izliyordu. Sesi bile kendisininkiyle aynıydı.

"Haline de bak."

Sunny dişlerini sıktı, İnziva Günahı’nı görmezden geldi. Lanetli kılıç bir süre sessizce onu seyretti.

Sonunda konuştu:

"Ee, bulabildin mi bari? İnanç dediklerini? Ya da her ne haltın peşinde koşup duruyorsan onu?"

Sunny bu belirsiz figüre ufacık bir bakış atıp kazmaya devam etti.

"Hayır... Tek bir halt bile bulamadım."

Dirseğiyle yüzünü sildi.

"Aslında bu doğru değil. Bir şey buldum. Başından beri haklı olduğumu anladım!"

Sunny kılıcı donmuş toprağa saplayıp gülüverdi.

"İnanç, adanmışlık, ulvi amaçlar... Hepsi süslü zırvalardan ibaret! Hepsi... bomboş. Valor’un Örsü veya Ki Song gibi tiplerin inançları var ve bu inanç yüksek yerlere gelmelerini sağlıyor. Eee, neredeler peki? Ne işe yaradı? Cehennemin hangi dibindeydiler ha?!"

Kılıcı indirdi, gözlerindeki öfkeyle o belirsiz figüre baka kaldı.

"O ulu zatlar yüce inançlarıyla oyunlar oynarken, bizim gibi küçük insanlar acı çekip minicik hayatlarından oluyor. Küçük hayallere sahip olmanın neresi yanlış? Bütün istediğim güzel bir hayat sürmek ve değer verdiğim insanları korumaktı. Bunda yanlış olan ne? Yaşama hakkına sahip olmak için illa devasa bir hedefim, gökleri aşan hırslarım mı olması gerekiyor?!"

Sunny bir an duraksadı, sonra tekrar kazmaya başladı.

"Nedenini söyleyeyim. Çünkü o pislikler düzeni böyle kurdu... İnşa ettikleri dünya bu işte. Arkalarında tek bir hesap soran olmadığı için inançlarının peşinden koşarken milyonları ezip geçebiliyorlar. İnsanlar ne kadar ölürse ölsün, umursamadan kendi küçük savaşlarını sürdürebiliyorlar. Nefret ediyorum. Bundan nefret ediyorum!"

Aniden durdu, ardından hafifçe gülümser gibi oldu.

"Effie... Yanılıyordu. Aslında onu suçlayamam... Nephis’i benim kadar tanımıyor. Dışarıdan bakınca Neph gücünü gerçekten inancından alıyormuş gibi görünebilir. Bir bakıma alıyor da. Ama gerçek çok daha basit. Yani, bunu bana bizzat kendi söyledi."

Yıllar önce Unutulmuş Sahil’deyken Sunny, Nephis’e Büyü’yü neden yok etmek istediğini sormuştu. Cevabı cidden çok basitti...

"Çünkü nefret ediyorum."

Nefret ettiği için...

Büyü’yü yok edecekti çünkü bunu kendisi istiyordu. Ve Büyü’yü yok etmek istiyordu çünkü ondan nefret ediyordu.

Bütün olay buydu.

Sunny bir kez daha gülümsedi, ardından başını iki yana salladı.

"Budala... Amansız bir budalayım ben..."

Mezarın kenarında oturan siluet sırıttı.

"Hiç değilse bir konuda hemfikiriz."

Sunny son birkaç ayı zihninde tartarak kazmaya devam etti. Aradığı inancı bulamamıştı belki. Ama bir bakıma, ne aradığını çözmüştü.

"İhtiyacım yok ki. Neye değer verdiğimi biliyorum, ne istediğimi de. Küçük bir şey olabilir ama bana yeter. Ben kimsem oyum ve olduğum kişi bana yetiyor. Fazlasıyla yetiyor."

Gözlerini belirsiz figüre çevirdi ve tek bir düşüncesiyle onu yok etti.

Ardından mezardan tırmanarak çıkıp açtığı çukura baktı.

Bu mezarın yanında üç mezar daha vardı. Hepsi Sunny’ye başarısızlığının birer abidesi gibi bakıyordu.

Ağır adımlarla, mezarların biraz ötesinde yerde yatan dört cesede doğru döndü.

Kış Canavarı gittikten sonra Belle, Dorn ve Samara’nın bedenlerini toplamak için geri dönmüştü.

Ve sonra, çok da uzak olmayan bir yerde Usta Jet’in bedenini de bulmuştu.

Usta Jet... Sunny onun öldüğü gerçeğini zihnine bir türlü sığdıramıyordu. Kadın her zaman onun yanında olmuştu. İlk Kabus’tan döndüğünde onu karşılayan ilk kişiydi, Akademi’ye giden yolda kılavuzu olmuştu. Unutulmuş Sahil’den döndüğünde de Umut Krallığı’ndan döndüğünde de hep oradaydı.

Evinin satın alma işlemlerinde bile yardım etmişti.

Ruh Biçici onun akıl hocası, yoldaşı ve dostuydu. Sunny için becerinin, gücün ve yılmazlığın simgesiydi. Varoşlardan gelen bir kız bu kadar yükselebildiyse, kendisi neden başaramasındı?

Ve şimdi, o da ölmüştü.

Sunny inanamıyordu fakat inkâr edilecek bir tarafı da yoktu. Hayatsız bedeni tam karşısında, kıpırtısızca yatıyordu. O güzelim mavi gözleri buğulanmış, boş bakıyordu. Dudakları bir daha asla gülümsemeyecekti.

Ruh Biçici Jet artık yoktu.

Sunny’nin içi boşalmıştı sanki.

"Pekala..."

Bir süre hareketsizce durdu, ardından Belle’in yanına yürüyüp onu kucağına aldı ve ilk mezara taşıdı. Sonra aynı işlemi sessizce Samara ve Dorn için de tekrarladı.

Sıra Usta Jet’e gelmişti ama uzun süre onun bedenine yaklaşmaya cesaret edemedi. Yine de eninde sonunda yapılması gerekiyordu.

Sunny kendisi de ölmüş gibi hissederek Jet’in cesedine yaklaştı, onu kaldırmak için eğildi.

Ceset buğulu gözlerle ona baka kaldı ve pürüzlü bir sesle konuştu:

"Ellerini çek üstümden."

Sunny içini çekti.

"Merak etme Usta Jet. Seni güzelce gömeceğim... Henüz etrafta Kabus Yaratıkları yok ama eninde sonunda gelecekler. Yem olmak istemezsin, değil mi? Ben hiç istemem."

Ceset bir an sessiz kaldı.

"...Aklını mı kaçırdın sen Sunny? İndir beni aşağı, kahretsin."

Kafa salladı.

"Evet, evet... Biraz aklımı kaçırdım sanırım. Doğru."

Ruh Biçici Jet’in cesedi gözlerini dikmiş ona bakmaya devam ediyordu.

"Gözlerini kapatsam iyi olacak..."

"Suratına bir tokat daha atayım ister misin? Kendine gel artık, kahretsin!"

Sunny’nin yüzü hafifçe asıldı. Derken aniden cesedi bırakıp geriye doğru sıçradı, kıçının üzerine düştü.

"Ne... Ne?! Usta Jet, sen hayatta mısın?!"

Ceset yerde hareketsizce yatmaya devam etti. Kısa bir duraksamanın ardından, bir cesede yakışacak şekilde boğuk, pürüzlü ve ruhsuz bir sesle konuştu:

"Hayır. Ben ölüyüm."

Sunny dona kalmış bir halde ona baka kaldı.

Aniden cesetten hırıltılı, tıslama benzeri bir ses çıktı. Gülmeye çalışıyordu.

"...En başından beri ölüydüm zaten. Benim Kusur’um bu... 'Ölü olman'. Ama yaratıkları öldürüp özlerini emdiğim sürece en azından canlı gibi görünebiliyorum. Bunu yapmazsam gerçekten yok olup gideceğim."

Güçlükle başını çevirdi, ölü ve buğulu gözleriyle ona baktı.

"Yıllar önce orduya katılmamın asıl sebebi buydu işte. Böylece öldürecek bir şeyleri her zaman bulabileceğimi biliyordum. Şimdi... Sunny... Ah, kahretsin... Doğrulmama yardım eder misin?"

Sunny yavaşça ayağa kalktı, titrek adımlarla öne doğru ilerleyip kadını oturur pozisyona getirdi.

Sonra birkaç kez gözlerini kırpıştırdı:

"Yani... Antarktika’da ölmenin senin için imkansız olduğunu söylemenin sebebi bu muydu? En başından beri hiç canlı olmadığın için mi?"

Ruh Biçici birkaç saniye zorlandı, ardından şehrin dışındaki karlı alanda onu bulduğundan beri ilk kez derin, zoraki bir nefes aldı.

"Evet. Mecazi bir anlatımdı."

İkisi de ne diyeceklerini bilemeyerek bir süre sessiz kaldılar.

Sonra Jet aniden başını çevirdi. Gözleri hafifçe parıldadı.

"Sunny... bak! Şuraya bak."

Neyi görmesini istediğini anlamayarak arkasına döndü. Değişen bir şey yok gibiydi... Mezarlar, kar, yıkılmış şehrin donmuş binaları hepsi aynıydı.

Ancak çok uzaklarda... Ufkun üzerinde beliren soluk morumsu ince bir çizgi, soğuk karanlığın saltanatını kırıyordu.

Ruh Biçici gülümsemeye çalıştı ama beceremedi.

"Güneş doğuyor. Gece... bitti."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.