Olaylı geçen gecenin ardından Sunny, moralini iyice düzeltmiş bir hâlde yurttan ayrıldı. Dışarıdaki dondurucu soğuk kemikleri sızlatıyordu belki ama vücudundaki morluklara iyi geldiği kesindi. Islık çalara kışlalara doğru adımladı. Yürürken gölgelerinden birini surlara yolladı, oralarda işlerin yolunda olup olmadığını kontrol etmek istedi.
Askerlerin bu felaket soğuk yüzünden her zamankinden çok daha perişan bir hâlde olması dışında durum kontrol altında görünüyordu. Birbirinden kopuk Kâbus Canavarı sürüleri kendilerini surlara vuruyordu. Aralarında irili ufaklı olanlar vardı elbette fakat ordunun başa çıkamayacağı bir şey değildi.
Şimdilik her şey yolunda gibiydi.
Sunny’nin her yeri hâlâ sızlıyordu ama en azından artık aksamadan yürüyebiliyordu. Kışla epey uzaktaydı fakat acele etmesini gerektirecek bir durum yoktu. Şehri seyrederek ilerlediği bu nadir huzur anının tadını doyasıya çıkardı.
Falcon Scott... artık çok daha boş bir şehirdi. Birinci Ordu, bir mucizeyi gerçekleştirip iki yüz milyon sığınmacının büyük kısmını tahliye etmeyi başarmıştı. Şehirde bu sayının onda ikisinden bile az insan kalmıştı. Bu kadarcık kalabalık, şehre o eski yoğunluğunu vermeye yetmiyordu. Onca insan bu iş uğruna savaşmış, canını feda etmiş olsa da Sunny bu boşluğun kendi çabalarının doğrudan bir sonucu olduğunu düşünmekten kendini alamıyordu.
Emeğinin karşılığını görmek güzeldi.
Nephis’in bazen anlatmayı sevdiği o antik kahramanlar arasında, On İki Görev’i tamamlayan Herakles adında biri vardı. Sunny, o adamın bu lanet şehri savunmak hakkında ne düşüneceğini merak etti.
Anlatılanlara bakılırsa Herakles, yalnızca fiziksel yönden güçlü bir Unsura sahip bir Uyanmış’tan fazlası değil gibiydi. Belki biraz güçlü bir Yükselmiş de olabilirdi. Muhtemelen Falcon Scott’ın cehennemden farksız bir kâbus olduğunu düşünür, kuşatmanın ilk birkaç gününde de can verirdi.
Yürümeye devam ederken gökyüzünden hızlı bir karaltı süzüldü ve omzuna ansızın siyah bir karga kondu. Karga bir an ona dik dik baktı, ardından gakladı:
“San-ni! San-ni!”
Sunny ona soğuk bir bakış attı.
“Ne var?”
Yankı kanatlarını çırptı.
“Gel! Gel!”
Ardından omzundan havalanıp hükümet binasına doğru gözden kayboldu.
Sunny kaşlarını çattı, içinden lanet okuyarak gölgelerin arasına daldı. Anlaşılan güzel ruh hâli pek uzun sürmeyecekti.
İnanılmaz bir hızla öne doğru kaydı, göz açıp kapayıncaya kadar bina kompleksine vardı. Muhafızlı kapıların yakınındaki karanlıktan sıyrıldı. Güvenlik görevlilerinin kimliğini doğrulaması için birkaç saniye bekledi. Artık hemen herkes yüzünü bildiği için bu tamamen gereksiz bir prosedürdü. Sonra da içeri girdi.
Hızla yer altına inip Düzensizler’in genellikle toplandığı toplantı odasına doğru yöneldi. Ancak odaya yaklaştığı sırada aniden güm diye şiddetli bir ses duyuldu. Duvarlar hafifçe sarsıldı, tavandan tozlar döküldü.
Bu da neydi böyle?
Tedirginlik içinde içeri girdiğinde Usta Jet’i sırtı kendisine dönük dururken buldu. Kadının önündeki zırhlı alaşımdan yapılma duvar biçimsizleşmiş, yumruğunun çarptığı noktadan dışarı doğru bir çatlak ağı yayılmıştı.
Ruh Biçici bir an hareketsiz kaldı, sonra ona döndü. O her zamanki sakin yüzü, koyu ve fokurdayan bir öfkeyle kasılmıştı.
Sunny bunu görür görmez yüreği ağzına geldi. Usta Jet’in kendini bu şekilde kaybettiğini daha önce hiç görmemişti.
Derin bir nefes alan kadın bir an gözlerini yumdu, ardından konuştu:
“Sunny. Geldin mi... güzel.”
Sunny önce hasarlı duvara, sonra ona baktı. Omurgasından aşağı soğuk bir ürperti inerken kendini toparlayıp sordu:
“Ne oldu?”
Jet uzunca içini çekti. Konuştuğunda sesi buz gibi ve kasvetliydi:
“...Tyris. Sonunda bir dövüşü kaybetti.”
Hiç vakit kaybetmeden Beyaz Tüy klanının karargâhına doğru yola çıktılar. Asansör onları hükümet kompleksinin giriş katına çıkarırken Sunny sesini sakin tutmaya çalışarak sordu:
“Dövüşü kaybetti de ne demek? Yaşıyor mu?”
Jet dişlerini sıktı.
“Bilmiyorum. Yarım saat önce bir şeylerin ters gittiğine dair haber geldi. Sen gelmeden hemen önce Roan bana kişisel bir mesaj attı... ama detaya girmedi.”
Sunny’nin yüzü düştü. Jet’in tek bilgi kaynağı Usta Roan ise bu, Ordu Komutanlığı’nın durumu şimdilik bir sır olarak tutmayı seçtiği anlamına gelirdi. Ordu Komutanlığı Ruh Biçici gibi birinden bile sır saklıyorsa işler hiç iyi değil demekti.
Yer altı kompleksinden çıkıp Beyaz Tüy karargâhına doğru koştururlarken Sunny tekrar ürperdi. Dışarının daha da soğuduğunu fark etti. Az önce soğuk pek umurunda değildi ama şimdi hava sıcaklığındaki bu düşüş kötü bir kehanet gibi hissettiriyordu.
Lanet olsun, lanet olsun, her şeye lanet olsun...
Karargâhtaki muhafızlar talimat almış olmalıydı ki Sunny ile Jet varır varmaz tanıdık genç bir kadın belirdi ve onlara rehberlik etmek üzere öne düştü. Sunny, kadının Yutucu Bulut ile olan savaştan sağ çıktığını görünce kısa bir an rahatladı fakat ardından düşünceleri yeniden kasvetli ve karmaşık bir hâl aldı.
Sunny gerçekten... sarsılmıştı.
Aziz Tyris’i düşünmeden edemiyor, içten içe onun hayatta kalması için dua ediyordu. Aynı zamanda onun düşüşünün tahliye için ne anlama geleceğini kafa yormak zorundaydı. Kış Canavarı’nı durduracak kimse kalmadığına göre şehre ne olacaktı?
İki ayrı kaygı zihninde birbiriyle yarışıyor, yüreğine korkunç bir yük bindiriyordu.
Sonunda karargâhın derinliklerinde, tecrit edilmiş bir odaya vardılar. Genç Uyanmış, kapıya ızdırap dolu bir bakış atıp kenara çekildi ve girmeleri için işaret etti. İçeride, merkezinde tıbbi ekipmanlar ve yalnız bir ameliyat masası duran boş bir salon vardı. Masa ve etrafındaki zemin kanla kaplıydı. Üzerinde ise... Aziz Tyris yatıyordu, gözleri kapalıydı.
Sunny, kadının göğsünün yavaşça yükselip indiğini görünce derin bir nefes alarak rahatladı. Gökyüzü Dalgası hâlâ nefes alıyordu... Hâlâ hayattaydı...
Yine de bir cesetten farksız görünüyordu.
Bütün vücudu kan içindeydi ve ağır donuk yaralarıyla kaplıydı. Tyris bilincini kaybetmişti, kesik kesik nefes alıyordu. Yüzü korkunç derecede solgundu, dudakları morarmıştı. Üstelik bu durum... şüphesiz Beyaz Tüy klanının şifacıları onunla ilgilendikten sonraki hâliydi. Sunny, o korkusuz Aziz’in az önce nasıl göründüğünü hayal bile edemiyordu.
Roan onun başında duruyordu ve durumu karısından pek de iyi sayılmazdı. Yutucu Bulut’u şehre doğru çekerken ağır yaralanmıştı. O karizmatik Usta hâlâ toparlanabilmiş değildi. Bir kolu askıda cansızca sarkıyor, o her zamanki canlı yüzü karanlık ve ruhsuz görünüyordu.
Sunny ile Jet içeri girdiğinde Roan bakışlarını yavaşça karısından ayırıp onlara donuk bir bakış attı. Ruh Biçici dişlerini sıktı.
“Roan. Ne oldu lan burada?!”
Adam birkaç saniye onlara baktı, ardından yeniden Aziz Tyris’e döndü.
“Açık değil mi? Kaybetti. Aslına bakarsanız o canavarı bu kadar süre tutabilmiş olması bile bir mucize. Hayatta kalması da ayrı bir mucize.”
Bir süre sessiz kaldı, ardından ruhsuz bir sesle ekledi:
“Ama siz yanlış soruyu soruyorsunuz.”
Usta Jet’in buz mavisi gözleri hafifçe büyüdü. Duraksadı, sonra soğuk bir sesle sordu:
“...Peki bundan sonra ne halt olacak?”
Roan başını öne eğdi. Sonra sırtını dikleştirdi ve tekrar onlara baktı.
“Bence biliyorsunuz.”
Gözleri umutsuz ve yorgundu.
“Kış Canavarı geliyor ve onu durduracak kimse yok. Her şey bitti. Belki yarın, belki öbür gün... Bu şehirde kalan herkes ölecek. Üzgünüm Ruh Biçici... Bizim klan olarak yapabileceğimiz başka bir şey kalmadı.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.