Cassie karanlığın ortasında gözlerini açtı.
Birkaç saniye boyunca, zihnine üşüşen renklerin ve hislerin yoğunluğu yüzünden yönünü şaşırdı.
Fildişi Kule'nin altında uzanıp giden beyaz bulut denizine ve parlak, mavi gökyüzüne bakıyordu. Güneş ışığı tenini okşuyor, hafif rüzgarlar kulağına şarkılar fısıldıyordu.
Sıcak bir hava her yanını sarmıştı; erimiş çeliğin göz alıcı bir parıltıyla ışıldadığı potadan kırmızı kıvılcımlar saçılıyordu. Yorgun bir ses, demirhanenin gürültüsü arasında kaybolup giden yabancı kelimelerle, kadim dilde bir şeyler mırıldanıyordu.
Küçük bir ofise kilitlenmiş, elindeki belgeyi okuyordu. Kağıt dokunulmayacak kadar soğuktu ve taze mürekkep kokuyordu. Uykusuzluktan gözleri bulanıklaşmıştı, yüreği ise paramparçaydı. Belgede yazanlar son derece ağırdı...
Başka yerler, başka insanlar da vardı. Kendini bu yabancıların arasında bulması biraz zamanını aldı.
Dünyada rengi ve şekli olmayan tek yer Cassie'nin kendi zihniydi. Orası karanlık, boş ve sessizdi.
Pijamasının yumuşak kumaşını teninde hissedebiliyor, yatağının sıcaklığını alıyordu. Ama koku bir tuhaftı. Yanlıştı ama bir o kadar da güzel ve tanıdıktı.
Neredeyim ben?
Kaşlarını çattı, ardından hatırladı. Burası Fildişi Kule'deki odası değildi. Gerçek dünyaya dönmüştü ve şimdi kendi odasındaydı.
Evindeydi...
Cassie, Yetenek vasıtasıyla işaretlediği çeşitli insanların bakış açılarının arka plana çekilmesine izin verdi ve kendi algısına odaklandı.
Yataktan kalkıp duş almak için banyoya yöneldi. Odasının düzeni her zaman bıraktığı gibi ve tanıdıktı; her şeyi tam yerine koymaya çok dikkat ederdi. Bu sayede hiçbir yardım almadan, zorlanmadan yönünü bulabiliyordu. Bu karanlık onun için güvenli bir limandı.
Ancak bu durum her zaman böyle olmamıştı. Kusurunu ilk aldığı birkaç hafta boyunca Cassie, vücudu morluklarla dolu bir şekilde ortalıkta gezinmişti.
Ve sonra, o gün dönümü gelip çatmıştı.
Fildişi Kule'de yapabildiklerinden katbekat daha iyi olan kısa ama rahatlatıcı bir duşun ardından gardırobuna gidip giyindi. Kıyafetleri sıkı bir sisteme göre düzenlenmişti; her askıda renkleri belirten dokunsal alfabe etiketleri vardı. Böylece Cassie istediği şeyi hemen bulabiliyordu.
Sonunda hazır olduğunda odasından çıktı ve aşağı kata yöneldi.
Kendi odasının dışındaki alanlarda kendine o kadar da güvenemiyordu. Anne ve babası onun Kusuruna karşı dikkatli olmaya çalışıyordu ama bu durum onlar için hâlâ çok yabancıydı. Kör olduktan sonraki yıllarda Cassie vaktinin çoğunu başka yerlerde geçirmişti. Ailesi buna nasıl alışabilirdi ki?
Etrafta yeri değiştirilmiş bir mobilya ya da dikkatsizce ortalıkta bırakılmış rastgele bir eşya olmayacağından neredeyse emindi. Yine de bir şeye çarpma ya da düşme ihtimali bile içini geriyordu. Cassie kendini kendi evinde bir yabancı gibi hissediyordu.
Bu histen nefret ediyordu.
Elbette buradaki hiçbir şey ona gerçekten zarar veremezdi. Yükselmiş bedeni, sıradan ev kazalarında morarıp incinecek durumda değildi artık ama bugün özel bir gündü. Her şeyin kusursuz olmasını istiyordu.
Cassie biraz tereddüt etti, ardından uyanmış Yeteneğini etkinleştirdi. Dışarıda bu kadar çok odak noktası varken özü hassas bir dengede duruyordu. Kendi kendine yenilenen miktardan fazlasını harcamamaya dikkat etmeliydi; ortada geçerli bir sebep yokken yeteneğini keyfi olarak kullanmak pek de sorumluluk sahibi bir davranış sayılmazdı.
Sadece çok az bir süre için.
Dünya anında değişti.
Cassie merdivenlerin başında duruyordu ama aynı zamanda temkinli adımlarla aşağı iniyordu. Bir adım, iki adım, üç adım...
Cassie ayağını ilk basamağa uzattı ama aynı zamanda dördüncü basamaktaydı.
Cassie dördüncü basamağa ulaştı ama aynı zamanda merdiven sahanlığındaydı.
Eli tırabzanda kayıyordu ama aynı zamanda iki yanında serbestçe duruyordu. Burnuna gelen belirgin bir koku yoktu ama aynı zamanda annesinin şampuanının kokusunu ve... çiçekleri alabiliyordu.
Cassie hâlâ merdivenlerdeydi ama aynı zamanda kaval kemiğinin sert bir şeye çarpmasıyla ani bir acı hissetti, ardından yere düşüp kırılan cam bir vazonun sesi duyuldu.
Daha önce orada böyle bir şey yoktu...
Cassie kenara çekilip o yabancı sehpadan kaçındı, çiçekleri koklamak için hafifçe öne doğru eğildi. Vazo yerinde duruyordu, sapasağlamdı.
Aynı anda dış kapının açılma sesi geldi ve annesinin kokusu daha da belirginleşti.
Cassie kapalı kapıya döndü.
Kapı açıldı ve annesi sokaktan içeri girdi.
"Ah! Bebeğim uyanmış!"
Cassie gülümsedi ve uyanmış Yeteneğini serbest bıraktı. Bunun yerine özünü ileri doğru yönlendirip kendi görüşünün yerine annesininkini koydu. Oda anında görüş alanına girdi; üzerinde taze çiçeklerle dolu güzel bir vazonun durduğu o yabancı ahşap sehpa da oradaydı.
...Kendini de gördü.
Cassie kendi yüzünü görebiliyordu ama annesininkini göremiyordu.
Kaşlarını hafifçe çattı.
Eteğim kırışmış...
"Doğum günün kutlu olsun! İnanamıyorum, güzel kızım artık yirmi yaşına bastı!"
Cassie gülümsedi. Kendini yirmi yaşında gibi hissetmiyordu; sanki iki yüz yaşındaydı.
Daha tek bir kelime edemeden annesi kollarını ona doladı.
"Gelebilmene o kadar sevindim ki! İş her zaman olur ama senin gibi genç bir hanımefendi zavallı yaşlı anne babasını unutmamalı. Bizi daha sık ziyaret etsen ölür müsün sanki? Ah, ne diyorum ben? Ziyaret de ne demek? Burası hâlâ senin evin! Sen burada yaşıyorsun!"
Cassie'nin gülümsemesi genişledi.
"Biliyorum."
"Peki o arkadaşların nerede? Partiye kimsenin gelmeyeceği de ne demek? Leydi Nephis'in işi başından aşkındır anlarım ama ya diğerleri? Sürekli bahsettiğin o genç adam, Sunny? O nerede?"
Cassie bir süre sessiz kaldı.
"...Onun da işleri yoğun."
"Ah, benim bu kızım da fazla iyi niyetli. Benim arkadaşım olacaklar da böyle bir günde gelmeyecekler, onlara dünyanın kaç bucak olduğunu gösterirdim... Bir doğum günü partisini kaçırmanın hiçbir bahanesi olamaz!"
Cassie annesine daha da sıkı sarıldı. Ona normalde sarılacağından biraz daha uzun süre sarılmaktan kendini alamadı.
Çünkü Cassie, birlikte daha kaç doğum günü kutlayabileceklerini çok iyi biliyordu.
Annesinin ne zaman ve nasıl öleceğini biliyordu.
Babasının ne zaman öleceğini de biliyordu.
Hatta kendi ölüm gününü ve nereye gömüleceğini bile biliyordu.
Cassie çok fazla şey biliyordu ve bu yüzden içi sızlıyordu.
Kaderi değiştirmek kolay değildi ve bunun bedelini ödemeden hiçbir şey başarılamazdı.
"Tamam bebeğim, bırak beni de sana çok özel bir doğum günü kahvaltısı hazırlayayım."
Gönülsüzce sarılmayı bıraktı ve içini çekti.
"Bebek değilim artık anne. Zaten uyanmış biriyim."
Annesi kahkaha attı.
"Kim demiş bir uyanmış bebek olamaz diye? Şimdi söyle bakalım, kahvaltıda ne istersin?"
Cassie içindeki hüznü ustaca gizleyerek yüzüne kocaman, parlak bir tebessüm kondurdu.
"Yumurta ve pastırmaya ne dersin?"
Annesi çoktan mutfağa doğru yürümeye başlamıştı.
"Hemen hazırlıyorum! Ama sadece yapay pastırmamız var, sorun olur mu Bayan Uyanmış?"
Cassie, etraftaki eşyalara çarpmamaya dikkat ederek arkasından ilerledi. "En güzeli de o zaten!"
Mutfakta dijital bir saat vardı; annesi geçerken saate göz ucuyla baktığında saat sabahın onuydu.
Cassie sessizce masaya oturdu ve görmese bile yüzünü saate doğru döndü.
Birkaç dakika sonra, mutfağı enfes kokular sardığında derin bir iç çekti ve sanki çok ama çok uzaklardaki bir şeyi görebiliyormuş gibi boşluğa dikti gözlerini.
Gülümsemesi biraz soldu.
Demek başlıyor...
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.