Sunny’nin zihni kısa bir an için bomboş kaldı. Sırtüstü gerileyerek üstünde heybetle dikilen o tanıdık karartıya baktı.
Verne… Bu kesinlikle Verne’dü. Hiç şüphe yoktu.
Ya da en azından Verne’ün cesedini kukla gibi kullanan bir şeydi.
Gölgesi, bir insanın taşıması gerekenden çok daha devasa, çok daha korkunçtu.
Ölü ustanın boş bakışları Sunny’nin üzerindeyken, yüzü bir maske gibi kıpırtısız duruyordu. Arkasındaki karanlık dalgalar çalkalandı ve sudan yeni karaltılar yükselmeye başladı. Erkekler, kadınlar… Onlarca, hatta yüzlerce beden. Gözleri karanlıkta boğulmuş, sessiz ve duygusuz bir ölüler ordusu gibi öne doğru yürümeye başladılar.
Gölgelerinin hepsi bozuktu.
Bunlar, Sunny’nin LO49’da ölüme terk ettiği insanlardı. Okyanusun çalkantılı yüzeyine deşetle bakarken hepsini tek tek tanıdı.
Korkunç mahluk… Dehşet’in kendisiydi bu.
Kendisindeki bu felç etkisini kıran, tuhaf bir şekilde lanetli kılıcın aşağılayıcı kahkahası oldu.
Bak, Işıktan Yoksun… Günahların peşini bırakmıyor!
Sunny kendine gelerek ürperdi.
Ne günahı be piç? Onları kurtarmak için elimden gelen her şeyi yaptım ben!
O sinsice ses bir kez daha güler gibi oldu, ardından sözleri zehir damlaları gibi fısıltıyla döküldü:
Zayıflık da bir günahtır, seni acınası solucan… Hem de günahların en büyüğü…
Sunny hırlayarak ayağa fırladı. Saliseler içinde durumu değerlendirmeye çalışırken kaskatı kesilmişti.
Zorba’yı kovaladıktan sonra kendisini şehrin arka tarafında bulmuştu. Okyanus ile Falcon Scott’ın kuzey surları arasında sarp kayalıklar yer alıyordu. Yani kıyıdaki hiçbir şey savunma silahları tarafından parça pınçık edilmeden oradan kaçamazdı… Tabii Birinci Ordu güçlerinin çoğunun şu an surların güneyinde, Yutan Bulut’la boğuştuğu gerçeğini saymazsak.
Yine de liman kalesi hemen yakınlardaydı ve kendi muhafız birliği tarafından korunuyordu. Kan Dalgası ile Gece Hanedanı’nın uyanmış savaşçıları da oradaydı; demirlemiş gemileri koruyor, mültecilerin bindirilmesini idare ediyorlardı.
Kayıtsızca hareket eden bin kadar ceset, limanın savunmasında gedit bile açamazdı. Dehşet’in kendisine gelince…
Bu düşünce Sunny’nin zihninden geçtiği an, damarlarındaki kanı donduran bir manzarayla karşılaştı. LO49’un boğulmuş sakinlerinin yavaşça ilerleyen karaltılarının ardında, siyah sular fokurdayıp kaynamaya başladı. Dalgaların arasından daha fazla köle yükseliyordu. İblisler… Sayısız iblis… Hepsi aynı sessiz, ürpertici bir duyarsızlıkla kıyıya vuruyordu.
Gayriihtiyari bir adım geriledi, ardından kendini toparlayıp Teselli Günahı’nı havaya kaldırdı.
Dehşet’in kölelerinin limana ulaşmasına izin verilemezdi. Şu an orada yüz binlerce mülteci vardı, hatta daha fazlası gemilere bindirilmişti bile. Bereket versin ki Falcon Scott’a çıkan asansör platformları boştu; tahliye işlemi Yutan Bulut yüzünden kısa süreliğine durdurulmuştu.
Metropolün savunucuları da bu yeni tehdidi fark etmişti. Yukarıdan düşen güçlü ışık huzmeleri, bu sessiz güruhu aydınlattı. Bir salise sonra, üzerlerine bir mermi sağanağının yağması gerekiyordu…
Ama yağmadı.
Işıldaklar sanki hiçbir şey görmemiş gibi kayıp gitti. Ağır mühimmatların yok edici bombardımanı yerine, sadece tek tük tüfek sesleri duyuldu.
Liman kalesinin surlarındaki silahlar da suskundu.
Sunny’nin sırtından aşağı soğuk bir ter damladı.
Lanet…
Düşüncesini bitirmeye fırsat bulamadı.
Verne, insan olduğu zamanlardaki hızını katbikat aşan bir süratle aniden ortadan kayboldu. Sunny gelen saldırıyı savuşturmak için hamle yaptı ama tepki vermekte geç kalmıştı. Yediği korkunç darbeyle geriye doğru fırladı, ciğerlerindeki bütün hava boşaldı. Bütün soğukluk göğsüne yayılırken yere çakılıp yuvarlandı.
Lanet olsun…
Düşmanın gücünü, Dehşet’in eline düşmeden önceki hallerine bakarak biçmekle büyük hata etmişti. Bu yaratık onlara ne yaptıysa… Onları dönüştürdüğü şey… Eski hallerinden çok daha tehlikeliydi.
İhmalkar bir budalaysın, değil mi?
Nefes almakta zorlanan Sunny dişlerini sıktı. Gerçekten de öyleydi… Lanetlenen kasaba halkının doğaüstü bir güç sergileyebildiğini zaten biliyordu. Köleler neden farklı olsundu ki? Hatta geçirdikleri değişim çok daha büyük olmalıydı.
Bir usta, yüz kadar uyanmış, bine yakın sıradan asker, birkaç yüz sivil… Ve Dehşet tarafından kontrol edilip dönüştürülmüş sayısız iblis.
Üstelik herkes onların varlığına kör gibiydi.
İşler hiç iyi gitmiyordu…
Uzun zamandır ilk kez damarlarında gerçek bir korku hisseden Sunny, kendisini bir kez daha ayağa kalkmaya zorladı ve o içi boşalmış gözlerden oluşan güruha baktı.
Hayır, herkes değil…
Savunmacıların çoğu Dehşet’in kölelerini görmezden geliyor gibi görünse de, bazıları hâlâ tüfeklerini ateşliyordu. Bu da yaratığın lanetinin mutlak olmadığını gösteriyordu. Etrafta bu kadar çok insan varken gücü bir yere kadar yetiyordu.
Gücünün bir sınırı vardı. Yani yenilmesi mümkündü.
Arkasından taşa sürtünen bir metal sesi geldi. Geride kalan Sunny, Dale’in kalkanını kaldırmış, kanlar içinde kendisine doğru yaklaştığını gördü. Kalbi bir an duracak gibi oldu.
"Dale! Onları görüyor musun?!"
Ağır zırhlı usta başını hafifçe çevirdi, miğferinin siperliğindeki yarıktan karanlık görünüyordu. Ses tonu boğuk çıkıyordu:
"Neden bahsettiğini sanıyorsun?"
Sunny’nin umutları suya düştü ama Dale devam etti:
"Okyanustan karaya vuran binlerce yaratığı nasıl görmeyebilirim? Tabii ki görüyorum. Asıl soru, surlardaki silahlar neden hâlâ suskun?"
Sudan daha fazla iblis çıkıyor, kıyıyı adeta bir sel gibi kaplıyordu. Sunny gözleriyle Verne’ü buldu ve ölü ustanın da doğrudan kendisine baktığını fark edince ürperdi.
"Bu LO49’daki Dehşet! O lanet yaratık insanların zihniyle oynuyor! Bir an önce…"
Ölüler ordusu birdenbire durdu. Binlerce kafa aynı anda tek bir noktaya döndü, sayısız boş göz tek bir yere kilitlendi…
Sunny’ye.
Bütün vücudu titredi.
...Sanırım beni de tanıdı.
Sürü bir anda ileri atıldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.