Çaresizliğin Gölgesinde

Sunny iki gün boyunca güney surlarında kaldı, sessizlik içinde okyanusu izledi. Bu süre zarfında otuz altı kişi sırra kadem bastı. Aralarında Uyanmış olanlar da vardı, sıradan insanlar da. Güvenlik önlemleri giderek daha sert, hatta gaddarca bir hal alsa da Verne kaybolmaların önüne geçememişti. Her şey beyhudeydi.

Ve bu durum, insanın iliklerine işleyen, tekinsiz bir korku yayıyordu.

Sert mizaçlı Usta, bir ara Sunny ile konuşmaya geldi ancak yanından ayrılırken öncesinden çok daha öfkeli ve huzursuzdu.

Kale, kuzeyden gelen bir başka geçici Kabus Yaratığı sürüsünün saldırısına daha göğüs gerdi. Sunny bu kez savaşa katılmadı, olduğu yerde kalmayı tercih etti. Birkaç kayıp verildi.

Uyanmış askerlerin tamamı, bir haftadan uzun süredir uykusuz kaldıkları için bitkin düşmüştü. Uyarıcı bantlar etkisini yavaş yavaş kaybediyordu. Sıradan askerler biraz daha dinlenmiş olsalar da çok daha huzursuzlardı. Hepsi Kabus Büyüsü’ne karşı tetikteydi.

Siviller ise hem yorgun hem de dehşet içindeydi. Bu denli bir stresle başa çıkmak için eğitilmemişlerdi ve kaybolmaların o bilinmez doğası onları paniğin eşiğine sürüklüyordu. Verne’in protokolleriyle sağlanan düzen duygusu ve Aridane’nin yakında varacağına dair umut olmasa, şimdiye dek çoktan darmadağın olmuşlardı.

Kurtarma gemisinin üç veya dört gün içinde gelmesi bekleniyordu.

Sunny, derin düşüncelere dalarak sessizlik içinde suya bakmaya devam etti.

Hafif ayak sesleri duyunca yan gözle baktı ve soğuktan titreyerek ona yaklaşan Beth’i gördü.

“Hey... Usta Sunless.”

Kaşlarını çattı.

“Selam.”

Genç kadın bir süre sessizce ona baktı, sonra dişlerini sıktı.

“Ne yapıyorsun sen? Günlerdir bu surda çakılıp kaldın! Son saldırıyı bile görmezden geldin!”

Sunny başını hafifçe yana eğdi. Cevap verdiğinde sesi bir tuhaf geliyordu:

“Araştırıyorum.”

Beth inanmayan gözlerle ona dik dik baktı.

“Hiçbir şey yapmıyorsun ve bunun araştırmanın bir parçası olduğuna inanmamı mı bekliyorsun? Lütfen! Hem sen hem de Verne tam bir fiyasko çıktınız! Bunca insan yok oldu ve ikiniz tek bir ipucu bile bulamadınız!”

Tam o sırada surun üzerinde bir başka kişi belirdi. Beyaz önlüklü, olgun, yüzünde huzurlu bir ifade olan bir kadındı. Sunny ve Beth kadına yol vermek için kenara çekildiler. Kadının sessizce korkuluğun üzerinden tırmanıp kendini aşağı bırakmasına hiç aldırış etmediler. Okyanusun dalgalanan karanlığı kadının gözlerine yansıyordu.

Aşağıdaki kayalara çarpan vücudun sesiyle Sunny hafifçe kaşlarını çattı ve başını salladı, o anı anında zihninden sildi.

“Neye istersen ona inan.”

Beth bir süre ona hışımla baktı, sonra içini çekip arkasını döndü.

“...Özür dilerim. Zaten bir önemi yok. Yardım gelene kadar birkaç gün daha dayanmamız gerekiyor. Ama... Profesörü koruyacağına söz vermiştin. Yine de onu tek başına bırakıp bu surun tepesinde oturuyorsun. Bu kabul edilemez.”

Tanrılar aşkına, bu kız ne kadar sadık olabilir? Profesör aşağı, profesör yukarı... Bir kez olsun kendini düşünemez mi? Kendisi de tehlikede!

Gözlerini devirdi.

“Onu yalnız bıraktığımı kim söylüyor? Beth... Bu karmaşa başladığından beri Profesör Obel’i de seni de günde yirmi dört saat, her an izliyorum.”

Kız gözlerini kırpıştırdı.

“Ne... Ne dedin? Nasıl?”

Sunny alayla güldü.

“Benim asıl uzmanlık alanım gözcülüktür. Gölgelerim nereye giderse, gözlerim oradadır. Onlardan biri profesöre göz kulak oluyordu... Saldırıya uğradığınızda güvenli odaya bu kadar çabuk nasıl gelebildim sanıyorsun?”

Beth bir süre ona baktı. Sonra aniden yanakları kıpkırmızı kesildi.

“G-günde yirmi dört saat mi? Ne biçim bir sapıksın sen...”

Sunny elini yüzüne vurdu.

“Sabır ver! Kendini bu kadar önemseme. Bunca rezalet yaşanırken sıradan kızları dikizlemeye vaktim olduğunu mu sanıyorsun? Mesele şu ki, Profesör Obel elimden geldiğince güvende.”

O sırada bir kişi daha surun tepesine tırmandı ve kendini aşağı bıraktı. Sunny hafifçe ürperir gibi olsa da ikisi de ona tek bir bakış bile fırlatmadı.

Beth bir şey söylemek için ağzını açtı, sonra tekrar kapattı. Uzun bir sessizliğin ardından nihayet birkaç kelime kekeledi:

“Peki... güzel. Ben gideyim o zaman.”

Sunny başıyla onayladı.

“Tamam.”

Sonra aniden ona seslendi:

“Bekle... Benim askerlerimi tanıyor musun? Dorn adında iri yarı bir adam var. Buraya gelmesini söyler misin?”

Beth kaşlarını çattı, sonra başını sallayıp bir an önce soğuktan kaçmak için aceleyle uzaklaştı. Sunny içini çekti.

Çok geçmeden Dorn geldi. Kaptanının neye ihtiyacı olduğunu anladıktan sonra gözden kayboldu ve bir süre sonra yanında kayıt ekipmanı ile geri döndü. Bu kameralar biraz eskiydi ama tam da bu yüzden modern olanlardan daha güvenilirlerdi.

Birlikte kameraları sura kurdular ve kayıt ekipmanının bağlı olduğu terminalin ekranına gözlerini diktiler.

Bir gün daha geçti. Yirmi kişi kayboldu.

Geçişleri kameralar tarafından kolayca kaydedilmişti ancak Sunny ve Dorn kayıtları incelerken bunda garip bir durum görmüyor gibiydiler.

Verne’in Uyanmış askerlerinden biri nöbet yerinde bayıldı, ya da belki de ayaktayken uyuyakaldı. Çapasının kopma ihtimali düşük olsa da olan tam buydu. Asker sekiz saat, hatta on altı saat geçmesine rağmen Rüya Alemi’nden dönmedi. Bir süre sonra vücudu neredeyse fark edilemez ama tekinsiz ve korkutucu bir değişim geçirdi.

Artık bir Boşluk olmuştu.

Vücudu tıp merkezindeki kapalı bir odaya yerleştirildi.

Sivil personelden birkaç kişi şiddetli bir kavgaya tutuştu ancak nöbetçiler tarafından birbirlerinden ayrılarak izole edildiler ve sakinleştirici iğne vuruldu.

Başıboş bir Kabus Yaratığı kaleye çok yaklaştı ve kurşun yağmuruyla paramparça edildi. Taretlerin yeri göğü inleten gürültüsü tesisteki herkesi ürpertti.

Bir gün daha geçti. Yirmi iki kişi kayboldu.

Ay çoktan gitmişti ama Sunny ve Dorn hâlâ surun üzerinde okyanusu gözetliyorlardı.

Orada dikilirken Sunny önce karanlık dalgalara, sonra kameralardan gelen yayını gösteren ekrana baktı... ve tekrar soğuk kara suya döndü.

Sonunda ensesini kaşıdı, veri depolama aygıtını terminalden söküp Dorn’a döndü.

“...Burada işimiz bitti. Gidelim.”

Cevap beklemeden arkasını döndü ve güvenlik merkezine doğru yöneldi. Sunny yerleşkenin içinden geçerken birçok kişi ona baktı. Bazıları korkmuş, bazıları öfkeli görünüyordu. Bazılarıysa tamamen hissizleşmişti.

Herkes tükenmişti.

Güvenlik merkezine vardığında Sunny, Verne ve Profesör Obel’i karanlık ve yorgun yüz ifadeleriyle sessizlik içinde otururken buldu. Yaşlı adam her zamankinden daha kırılgan ve kadim görünüyordu.

Sunny, depolama aygıtını önlerindeki masaya bıraktı.

Verne bir an ona baktı, sonra başını kaldırdı. “Neden buradasın?”

Sunny oturdu ve ellerini ısıtmak için birbirine sürttü. Dudaklarında karanlık, meşum bir gülümseme belirdi.

“...Araştırmam tamamlandı. İnsanların neden yok olduğunu biliyorum.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.